25.4.13

Alacakaranlık Serisinin Yaratıcısından Yeni Bir Film Uyarlaması: The Host / Göçebe

Hoşumuza gitsin gitmesin Stephenie Meyer'ın yakın dönem popüler kültüründeki etkisi aşikar. Alacakaranlık serisi, hem kitap satışları hem de film adaptasyonlarının getirdiği gişe başarısıyla sadece Meyer'ı zengin etmekle kalmadı, başımıza bir de Grinin Elli Tonu isimli fanfiction'dan bozma bir seriyi daha peyda etti. Şimdi bir başka büyük Hollywood stüdyosu o seriyi filme uyarlayıp Meyer'ın yarattığı pastadan payını almaya çalışadursun, bir yandan da her gün "Christian Grey'i kim oynayacak?" tartışmalarına bir yenisi daha ekleniyor. Tüm bunlar olurken Meyer da boş duruyor sanılmasın, Twilight filmleri ile sıfatlarına bir de prodüktörü ekleyen Meyer, kendi yazmadığı kitap uyarlamalarının da prodüksüyonuna el altmış durumda. Twilight serisi dışında tek kitabı olan The Host, bizdeki adıyla Göçebe de yakın zamanda yine kendisinin prodüktörlüğünde gösterime girdi. 
Şu yazımda buraya yazdığım yazıları güncel tutamadığımdan yakınmıştım biliyorsunuz. Sanırım yine Meyer'in popülerliğinden olacak, Göçebe internete biraz erken düştü ve bizde de gösterimdeyken izleyebildim. Yoksa bu sefer merakım bile beni filmi sinemada izlemeye itemezdi sanırım, çünkü itiraf edeyim download linkini görene kadar film aklımın ucundan bile geçmemişti. 
Twilight serisini okumuş, ilk ve üçüncü filmlerini de beğenmiş, oyuncularının kariyerlerini (özellikle de Kristen Stewart ve Robert Pattinson'ın) merakla gözlemleyen biri olarak The Host'u birkaç sene önce okumayı denemiştim. Her ne kadar konsept olarak çok yaratıcı bir fikirden yola çıkılmış gibi görünse de Alacakaranlık serisine de hakim olan gereğinden fazla ayrıntılı tasvirler ve aşk obsesyonu beni yıldırmış, ana karakter Wanda'nın sesinin Bella Swan'a yakınlığı rahatsız etmişti. Dolayısıyla filmi hikaye hakkında az çok bilgi sahibi olarak izlemeye başladığımı söyleyebilirim. 



Filmin konusunu özetlemek gerekirse.. İnsanoğlunun fazla şiddet eğilimli olduğunu düşünen pasif ve barışçıl bir parazit uzaylı ırkı dünyayı ele geçirmiştir. Bu ırk insanların vücutlarına yerleştirilerek yaşayan ölümsüz "ruh"lardan oluşmaktadır. Bu ruhlardan biri olan Wanderer, kısaca Wanda, uzaylılar tarafından ele geçirilmek yerine intihar etmeyi seçen Melanie Stryder'ın vücuduna yerleştirilir. Ancak Melanie, Wanda'nın bilincine tamamen yerleşmesine izin vermez, anılarının bir kısmını ondan saklar ve zaman zaman hareketlerini kontrol etmeye başlar. Bu durum, Melanie'nin de dahil olduğu isyankar son insan grubunun da ele geçirilmesini sağlamaya çalışan Seeker'ı (Diane Kruger) rahatsız eder. Bu arada Wanda, Melanie'nin anıları ve kafasındaki sesi sayesinde onun kardeşi Jamie ve sevgisi Jared'i sevmeye başlamıştır ve onlara ulaşma umuduyla çöldeki barınaklarını bulmak için yola çıkar. Melanie'nin amcası Jeb tarafından çölde yarı ölü halde bulunup barınaklara getirildiğinde Melanie'yi ele geçirilmeden önce tanıyan kitle tarafından büyük bir nefretle karşılanır. Ancak Melanie'nin onun içinde hala yaşamaya devam ettiğini anladıklarında ve Wanda'nın iyiliği ve saflığını gördüklerinde her şey değişir ve iyice karmaşık bir hal alır. Wanda'nın yardımıyla hayatları kurtulan, yiyecek bulan ve sonunda dünyayı parazit uzaylılardan arındıran insanlar, Wanda ve Melanie arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. 
Kulağa son derece orijinal ama bir yandan da garip ve film formatında işlenmesi zor gelen bu hikaye, Stephenie Meyer'in aşk üçgeni takıntısıyla olduğundan daha da garip bir hal alıyor. Melanie ve Wanda arasındaki tek vücut içinde gerçekleşen iletişim, filmde ana karakterimizi neredeyse bir şizofren olarak çizer ve istemdışı bir komedi unsuruna dönüştürürken, Melanie'nin Jared ile olan ilişkisi üzerine bir de barınaklarda yaşayan insanlardan Ian ile Wanda arasında başlayan ilişki işin içine dahil olunca işleri iyice karıştırıyor. Aynı vücutta iki bilinç / ruh, bunlara ayrı ayrı aşık olduğunu iddia eden iki adam.. Bu aşklar üzerinden paylaşılan tek bir vücut. Kulağa neredeyse hastalıklı geliyor değil mi? Bunlar hikayenin kendisinde olan (ve de altı çizilmesi gereken bir ruh beden ayrımını içeren) problemler. Uyarlamadaki sıkıntılara geri dönersek..


Öncelikle film 2 saati aşkın bir film olmasına rağmen Melanie ve Jared arasındaki ilişki izleyiciyi bu çiftin hikayesini önemsemeye itecek kadar derinlikli değil. Kitaptan hatırladığım kadarıyla Wanda Melanie'nin anıları sayesinde Jared ile olan ilişkileri hakkında bilgi sahibi oluyor ve bu ilişkiye çok daha fazla yer ayrılıyor, Melanie'nin Wanda'nın bilincine yenik düşmemesinde ve bu anlamda özel olmasında bu ilişki büyük bir rol oynuyordu. Ancak filmde bu ilişkinin geçmişi yine istemdışı komik bir durum yaratan birkaç yağmur altında öpüşme,  ateş başında öpüşme sahnesinden ibaret. Wanda ve Ian arasındaki ilişkinin gelişim zamanlaması ise çok daha iyi ayarlanmış ve başarılı. Ancak bu ikilide de, Ian'ın hislerinin Melanie'ye mi yoksa Wanda'ya mı yönelik olduğunu açıkçası Stephenie Meyer'in vıcık romantizminden nasibini almamış bir izleyici olarak ben çok sorguladım. Belki uzaylı bir ruha aşık olmak mümkün olan bir şeydir ve problem bendedir, bilemeyeceğim :)) Bu, bu konu filmde sorgulanmıyor diye düşünmeye itmesin sizi, aksine Wanda ve Ian arasında sıkça konuşuluyor. Yine de ben bu konuşmaların içeriklerini gerçekçi bulamadım ne yazık ki. Yine bu konuyla bağlantılı olan bir sıkıntı da filmin sonlarına doğru kendini gösteren "Melanie mi Wanda mı?" sorusu. Wanda, Jeb ve diğerlerine parazit ruhları ve işgal ettikleri bedenleri öldürmeden birbirlerinden nasıl ayıracaklarını gösterdikten sonra başka bir vücut bulmak için Dünya'dan ayrılacağını açıklıyor. İnsanlar onu çok sevdikleri için bu kararına karşı çıkıyorlar, karşı çıkanlar arasında Melanie'nin kendisi de var. Ian'ın karşı çıkması yine bir derece anlaşılabilirken bu duruma herkesin (Jamie, Jared de dahil) bu kadar karşı çıkması açıkçası bana "Buradaki hastalıklı durumun farkında olan sadece ben miyim?" sorusunu sordurttu. Bu konu kitapta nasıl işleniyor bilmiyorum ama, böylesine bir kendini feda etme, sırf "ruhu" temiz diye vücudunu ele geçirmiş bir uzaylıyı kendinden önemli görme durumunun nasıl "inandırıcı" varsayıldığını ben açıkçası anlamlandırabilmiş değilim. Ian'ın ruhlardan birini avucuna alıp gülümsediği sahne bile (ruhların görünümü hikayenin romantizmi bozulmasın diye gizemli ve mistik bir hale getirilmeye çalışmış ama komik görünmenin ötesine geçememiş bence) bana bu bölümler kadar "Pes!" dedirtmedi açıkçası. 


Saydığım Stephenie Meyer kaynaklı sıkıntıların dışında filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Hangi stüdyo tarafından çekildiğini araştırmadım ama Summit'in Twilight filmlerine hakim olan ucuzluğun bu filmde bulunmadığını söyleyebilirim. Özel efektler kesinlikle Twilight prodüksiyonlarının gömlek gömlek üstünde. Ana karakterleri oluşturan üçlü de yine Twilight serisi ile karşılaştırıldığında son derece başarılı performanslar sergiliyorlar. Burada Oscar adayı Saoirse Ronan'ın Wanda/Melanie ikilisini, Diane Kruger'ın ise Seeker'ı canlandırmasının ve senaryonun ve yönetmenliğin Oscar adayı Andrew Niccol tarafından üstlenilmesinin büyük bir rolü var elbette. Stephenie Meyer, best-seller listelerinden inmeyen bu tek romanı da üçlemeye dönüştürmek istediğinden bahsetmiş, ancak kitabın akıbeti ne olursa olsun film uyarlamasının devamının geleceği pek parlak görünmüyor. IMDB'deki verilere göre Göçebe bütçesini bile karşılayamamış durumda ve uluslararası pazardaki durumu da pek parlak değil. Eğer DVD satışlarında beklenmedik bir patlama yaşanmazsa bir başka Göçebe filmi görmeyeceğimiz şimdilik garanti gibi. 

Follow on Bloglovin

Bloglovin' nedir? Neden Kullanmalısınız?

Her Şey Aydınlandı'yı düzenli olarak takip edenler blogdaki yenilikleri fark etmişlerdir. Bu yeniliklerden biri de sağ tarafta görebileceğiniz Bloglovin' ikonu. Bu yazıyla, sıkı blog takipçisi bir arkadaşım sayesinde haberdar olduğum Bloglovin' nedir ne değildir, ne işe yarar size biraz bahsetmek ve sizi de kullanıcıları arasına katmak niyetindeyim :)
Öncelikle, bildiğiniz gibi Google Reader Temmuz ayında kapanıyor, yani sevdiğiniz ve güncellemelerinden haberdar olmak istediğiniz blogları artık blogger ana sayfasından takip edemeyeceksiniz. Bu zaten sayılı blog takip eden ve onların da adreslerini ezbere bilenler için çok önemli bir gelişme olmayabilir. Ama çok blog takip eden ve her birini aklında tutmak istemeyenler için can sıkıcı bir gelişme. Bir de bunun devamlı yeni yazı var mı açıp kontrol etme derdi olacak bu durumda tabii :) İşte Bloglovin' sizi tam da bu sıkıntılardan kurtaracak bir site. Kullanması son derece kolay, yapmanız gereken tek şey www.bloglovin.com adresinden üye olmak ve takip etmek istediğiniz blogların adreslerini search kutucuğuna girerek follow'a tıklamak. Eğer Google mail adresinizle üye olursanız Bloglovin' sizi bu dertten de kurtarıyor ve Reader ile takip ettiğiniz blogları sizin için takibe alıyor. Şahane değil mi? Bundan sonrasında da okumak istediğiniz tüm blogların yeni güncellemeleri mail adresinize günlük olarak düşüyor. Ayrıca Bloglovin.Com'dan da bu güncellemeleri takip edebiliyorsunuz. Bunların yanı sıra beğendiğiniz blog yazılarını like'lama, kendi blogunuza arkadaşlarınızı davet etme, blogunuzun size ait olduğunu Bloglovin' üyeliğiniz ile kanıtlama gibi güzel özellikleri de var. Nasıl yapacağım ben bunların hepsini diyenler için Değmesin Yağlı Boya güzel bir açıklama yazısı yazmış. Buyurun buradan okuyun.
Kısacası diyeceğim odur ki, eğer sıkı bir blog okuyucusu iseniz ve Her Şey Aydınlandı'yı Reader üzerinden takip ediyorsanız Bloglovin'e mutlaka üye olun ve bizi aşağıdaki ve yandaki görsele tıklayarak takibe almayı unutmayın!

Follow on Bloglovin

24.4.13

Avustralya Bağımsız Müzik Sahnesinden Heyecan Verici Bir İsim: Ali Barter

Yine bir başka Avustralyalı Chet Faker sayesinde tanıştım Ali Barter ile. Chet Faker, burada kendi yazısını çoktan hak etmiş, çokça ve severek dinlediğim bir isim ama Melbourne'lu Ali Barter'ın BandCamp'ten sürekli dinlediğim EP'si Trip şimdilik ağır bastı ve karşınızdayım :)
Ali Barter Budist bir anne ve Katolik bir baba tarafından bir Yahudi mahallesinde yetiştirilmiş ve Metodist bir okulda eğitim görmüş. Müziğin sunduğu bu dinlerdeki aidiyet duygusuna yakın duyguyu çok sevdiği için bir süre dünyayı gezdikten sonra aktif olarak şarkı yazmaya ve sahneye çıkmaya başlamış. Etkilendiği isimler arasında Patsy Cline, Sarah Blasko, Cat Power gibi isimler var ama Cat Power'a olan hayranlığı hem Facebook hem de Youtube sayfasında daha bir ön planda. İlk EPsi Trip bu isimlerden ve karşılaştırıldığı isimlerden biri olan Laura Marling'den çok daha synth ağırlıklı bir çalışma olsa da, EP'nin son şarkısı Marigold folk'a yakınlığını açık ediyor.


Trip'in Avustralya radyolarında en çok çalınan ve kesinlikle dikkati ilk çeken şarkısı Run You Down. Barter'ın Instagram'ından anladığım kadarıyla bu şarkı için bir video da hazırlanmış ve yakında bize en azından Youtube üzerinden ulaşacak. Bir yandan da Avustralya'da turlamaya ve bu yıl içerisinde yayınlamayı düşündüğü ilk uzun çaları üzerinde çalışmaya devam eden Barter'ın müziğinde electro, folk ve dream pop'un etkilerine eşit derecede rastlamak mümkün. Albümünde bunlardan birini benimseyip benimsemeyeceği ya da Trip'te olduğu gibi farklı türleri farklı şarkılara mı yayacağı benim için şimdilik müziği ile ilgili en büyük merak konusu. Her halükarda Trip'te sergilediği akustik gitar ve synth ağırlıklı, güzel vokalli kırılgan aşk şarkılarına yenilerini eklediği sürece kendisini takip etmeye devam edeceğimden eminim :) 

Ali Barter'ın Trip'ini BandCamp sayfasından dinleyebilir ve satın alabilirsiniz. 
Large Noises için kaydettiği canlı Marigold performansını da aşağıda izleyebilirsiniz.

21.4.13

20 Nisan 2013 Marissa Nadler İstanbul Konseri

Sevdiği isimlerin mümkün mertebe az insan tarafından bilinmesini isteyen hayranlar vardır ya hani? Ben onlardan değilim sevgili okurlar. Sevdiğim sanatçılar sevildiklerini, desteklendiklerini bilsinler, sevdikleri işleri yaparken geçim derdine düşmesinler istiyorum ben :) O yüzden de bu konuda çok misyoner bir tavrım var, devamlı etrafımdakilere bu isimleri tavsiye ediyor, onları da kendi tarafıma çekmeye çalışıyorum. Sırf bu sebeptendir ki dünkü Marissa Nadler konserine katılımın az olmasına üzüldüm.
Benim gibi Nadler'ı Little Hells albümü ile tanıyıp sevmiş üç arkadaşım ile 15 dakikalık bir gecikmeyle vardık Salon İksv'deki konsere. Salon'un en başarılı taraflarından biri de konserlerinin duyurdukları saatte başlaması. Yani "Nasıl olsa geç çıkarlar," diye oyalanıp İksv'ye geç gitmemek lazım, benden söylemesi. Biz görevlilerin "Daha ikinci şarkıda," rahatlatmalarıyla aceleyle içeri girdiğimizde anladım ki gerçekten de bir avuç izleyiciyle geçecekti konser. Nadler İstanbul'a her daim gelinmeyeceğinin farkındalığıyla bir buçuk saatlik ve karma bir setlist hazırlamış. Sahnedeki hali tavrı, daha önce performanslarıyla ilgili okuduklarıma son derece yakın bir şekilde utangaç ve sıkılgan. Çok fazla seyircilerle göz göze gelmemeye çalışıyor, şarkı aralarındaki diyalog kurma çabaları her söylediğinden pişman olmaya benzer bir utangaçlıkla dolu :) Çoğu zaman utanıp eliyle yüzünü kapıyor, şarkı öncelerinde gerginliğini yatıştırabilmek için derin derin nefes alıyor. Bunlar size sahnede izlemeye değer bir performans sergilemediğini düşündürtmesin. Tüm gerginliğine rağmen mükemmel bir enstrüman kabiliyeti ve sesi var Marissa'nın. Abartı olacak belki ama albümleri canlı performansının gerçekten gerisinde kalıyor bu anlamda. Dün 3 gitarla sahnede tek başınaydı ve çoğu şarkısını kendisinin de sahnede söylediği gibi albümlerindeki prodüksiyondan arınmış bir şekilde gitarıyla seslendirdi. Aklımda kaldığı kadarıyla çaldığı şarkıların bir kısmı şöyle: Thinking Of You,
Famous Blue Raincoat (Leonard Cohen cover'ı), Ghost Lovers, Mr John Lee Revisited, The Sun Always Reminds Me Of You, Daisy, Where Did You Go?, Dying Breed, Diamond Heart. Tam setlist'i hatırlayan varsa merak edenler için diğer şarkı isimlerini de eklemek isterim, lütfen yorum bırakın!
Konsere katılımın az olması, konser sonrası gerçekleştirilen albüm satışı ve imza seasında bizlere yaramış oldu. Nadler ile tanışma, kısa da olsa sohbet etme şansımız oldu. Sahnedekinden çok farklı olmayan, yine çekingen bir hali var. Fotoğraf çektirmeyi sevmemesine rağmen yine de rica edenlere hayır demedi. İstanbul'u çok sevmiş, "Daha önce gördüğüm hiçbir yere benzemiyor," dedi. Gördüğüm kadarıyla, muhtemelen Nadler'ın albümlerinin Türkiye'de satılmamasının da etkisiyle, konser sonrası albümlere ilgi fena değildi, plak imzalatanlar bile oldu. Biz de arkadaşlarımla birer albüm aldık ve anladım ki Marissa hepimizi bambaşka albümlerden yakalamış, ben Marissa Nadler'ı aldım, onlar ise Little Hells ve Songs III: Bird on the Water'ı. Kısacası her şeyiyle beklentilerimizi karşılayan, beni canlı izleyebileceğime hiç ihtimal vermediğim ve çok çok sevdiğim bir isimle buluşturan çok çok güzel bir geceydi. Kendisini tanımayan ve bu yazıyla tanışanlara Little Hells ve Marissa Nadler albümlerini şiddetle tavsiye ederim. Canlı izleme şansını (şimdilik) kaçırmış olsanız da bu güzellikten mahrum kalmayın! Son olarak işte konserden iki video: 



Not:
Fotoğraflar tarafıma aittir ve izinsiz kullanılamaz! Kullanmak istiyorsanız lütfen herseyadinlandi@yahoo.com.tr üzerinden iletişime geçin. 


20.4.13

The Woman In Black: Daniel Radcliffe'den Tüylerinizi Diken Diken Edecek Bir Korku Filmi

Her ne kadar buradaki yazıları güncel tutmaya kalkışsam da bu konuda bir türlü başarılı olamıyorum Her Şey Aydınlandı okurları. Bunda yazdığım hiçbir alanda pek güncel takipçisi olmamamın etkisi var elbette: En son ne zaman sinemada bir film izlediğimi hatırlamıyorum, yeni çıkan kitapları edinsem de canım ne zaman çok isterse o zaman okumayı tercih ediyorum... En son ülkemizde bu aralar gösterimde olan Warm Bodies'i yine internetten izledim, beğendim de, ama yazmaya değer bulmadım :) Dolayısıyla yine ülkemizde geçtiğimiz sene gösterime girmiş ve benim yeni izlediğim bir filmle karşınızdayım. Üstelik de bir korku filmiyle...
Yine yakın zamanda izlediğim ve görece beğendiğim House at the End of the Street ile ilgili yazımda yakın zamanda çekilmiş iyi korku filminin sayıca azlığından bahsetmiştim. Tam da bu sebepten Harry Potter franchise'ının yüzü Daniel Radcliffe'in geçtiğimiz sene gösterime giren filmi The Woman in Black / Siyahlı Kadın'ı hakkında hiçbir şey okumadan, beklentisiz bir şekilde izlemeye başladım. Ve karşıma çıkan filmin güzelliği karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradım :)
Filmle ilgili genel bilgileri öncelikle bir aradan çıkaralım: The Woman in Black, Susan Hill'in aynı isimli romanından uyarlama 2012 yapımı bir film. Roman daha önce 1989'da TV filmi olarak uyarlanmış, bu da Radcliffe'in filmini remake yapıyor. 1989'da yayınlanmış filmin de ciddi bir hayran kitlesi var ve 2012 yapımının çok az ses getirmesini ve IMDB puanının düşük olmasını biraz da buna bağlıyorum.
Filmin hikayesine gelirsek... Genç avukat Arthur Kipps (Radcliffe) karısını oğlunun doğumunda kaybetmiş ve bu olayın üstesinden gelememiştir. Yası hem oğluyla olan ilişkisine hem de işine ket vurmaktadır. Patronunun ona verdiği son bir şansla Cyriphin Gifford isimli küçük bir köydeki Eel Marsh malikanesinin satımını gerçekleştirmek üzere yola çıkar. Ancak köy yabancılara karşı son derece yabanıldır, malikaneye gitmesine yardım etmezler. Sadece köylüleri cahil ve batıl inançlı bulan Daily'den yardım gören Kipps, Eel Marsh evine ulaşır ve evin trajik geçmişini ve köyün lanetini evdeki kalıntılar ve gördüğü siyahlı bir kadın bir kadın sayesinde gün ışığına çıkarır. 




Filmi henüz izlememiş olanlar buradan sonrasını okumasınlar, spoiler içerir! 

Eel Marsh evi, tıpkı köylülerin iddia ettiği gibi hayaletlidir, ancak bu hayalet sadece evi değil tüm köyü kontrolü altına almıştır. Ne zaman biri tarafından görülse köyde çocuklar ölmeye başlamaktadır. Bunun da nedeni, Kipps'in evde bulduğu ailenin gizli tarihini ortaya çıkaran dökümanlar ve mektuplarla ortaya çıkar: Eel Marsh sakinleri Mr ve Mrs Drablow, çocukları olmadığı için Mrs Drablow'un kız kardeşinin oğlu Nathaniel'ı zorla nüfuslarına geçirmişlerdir ve Nathaniel hiçbir zaman annesini tanımamıştır. Bu yeterince büyük bir trajedi değilmişçesine, Nathaniel küçük yaşta evin yakınındaki bataklıkta geçirdiği bir kazada ölmüş ve cesedi hiçbir zaman bulunamamıştır. Nathaniel'in gerçek annesi Jennet, kız kardeşinden gördüğü haksızlığın üzerine bir de bu trajediye dayanamamış ve kendini malikanede asmıştır. Şimdi ise hayaleti Eel Marsh'ı ve Cryphin Gifford'u ele geçirmiştir, kendisine yapılan haksızlığın intikamını köylülerin çocuklarını ellerinden alarak almaktadır. 
Kendi başına bile ortalama bir korku filmi çıkaracak bu öykü, filmde beni çok şaşırtan bir şekilde Radcliffe'in performansıyla çok daha etkileyici bir hale geliyor. Radcliffe, öncelikle genç ve yasta bir koca ve baba rolünde henüz yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen son derece inandırıcı. Onun kendi geçmişinden yola çıkarak Eel Marsh'ta olanları çözme ve onu ziyarete gelecek oğlunu kurtarma çabası, filmin hali hazırdaki hem yürek burkan hem de insanı koltuğundan zıplatan öyküsüne bir katman daha ekliyor. Jennet'in huzura kavuşmasını, adaletin yerini bulmasını ve çocukların bu lanetten kurtulmasını istediğiniz kadar Arthur'un da oğlunu kurtarmasını istiyorsunuz. Jennet'e ve  çocukların zavallı ailelerine üzüldüğünüz kadar Arthur'a da üzülüyorsunuz. Bu anlamda, Radcliffe'in performansı şaşırtıcı derecede iyi. 
Tabii, tüm bunlarda izlediğimiz filmin (ve de tabii ki romanın) bir dönem filmi olmasının büyük etkisi var. Tüm bu öykü 19. yüzyıl sonunda geçiyor, dolayısıyla mekanlara büyük bir Gothik hava hakim. Bu da hikayenin korkutuculuğunu yüzde yüz artıran, ortalama bir hayalet öyküsünün üzerine çıkaran bir etmen. Kostümler, makyajlar, filmin renk seçimleri... Bunların hepsi Gothik etkisi altında. Özel efektler de buna bağlı olarak artık görmeye çok alıştığımız CGI etkisinden son derece uzak ve inandırıcı.
Filmi ortalamanın üzerine çıkaran bu unsurların hiçbiri, karşımızdakinin çok orijinal bir hikaye olmadığı gerçeğini değiştirmiyor elbette. Filmin özellikle de sonu, böyle hikayelerde ve filmlerde karşılaşmaya alışkın olmadığımız bir şekilde bağlansa da kadın hayalet ve çocuk unsuru yakın dönem korku filmlerinde tekrar tekrar işlenmiş unsurlar. Bu filmi benzerlerinden kısmen daha farklı kılan, hayaletin intikamının iyi / kötü ve suçlu / suçsuz ayrımı yapmaması ve sonunda ona yardım edeni de cezalandırması. Yine de korku filmi seven izleyicinin, arada bir korku filmi izleyip korkmak isteyenlerin ve de Harry Potter severlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film karşımızdaki. Daniel Radcliffe'in gelecekteki film seçimleri adına bu rol bence büyük umut vadediyor.

4.4.13

Say Anything...: 80'ler Klasiği Bir Gençlik Filmi


80'lerde çekilmiş gençlik filmlerinin başka bir büyüsü olduğu konusunda neredeyse herkes benimle hemfikirdir sanırım. Ağırlıklı olarak John Hughes tarafından yazılmış ve/veya yönetilmiş bu filmler (The Breakfast Club, Pretty in Pink, Sixteen Candles, Ferris Bueller's Day Off) genelde Hughes'un adıyla birlikte anılırlar. Bu size Hughes'un  80'leri tekeline aldığını düşündürtmesin, Fast Times at Ridgemont High, Dazed and Confused, Heathers gibi 80'lerin bize bağışladığı son derece eğlenceli Hughes imzasını taşımayan filmler de mevcut. İnternet henüz icat edilmediği için midir, diskodan mıdır nedir bilemeyeceğim (malum 80ler sonu doğanlardanım :) ) günümüz filmlerinde olmayan bir naiflik ve umut taşıyan bu filmlerden biri de çok uzun zamandır adını duyduktan sonra sonunda izlemeye karar verdiğim Cameron Crowe imzalı Say Anything. Say Anything'in, çoğu günümüzde unutulmuş 80'lerin oyuncu kitlesi dolayısıyla bu filmleri izlemeye eli varmayanları motive edecek bir de büyük oyuncusu var: John Cusack. 
Say Anything'in hikayesi, çoğu John Hughes filmine benzer bir şekilde son derece romantik: Cusack'ın canlandırdığı herkes tarafından sevilen, ortalama öğrenci, kızlarla daha iyi anlaşan Lloyd Dobler, okulun en çalışkan ama kimsenin doğru düzgün tanımadığı kızı Diane Court'a abayı yakmıştır. Diane ile herhangi bir tanışıklığı olmamasına rağmen, mezun olduğu gün tüm arkadaşlarının tavsiyelerini göz ardı ederek ilk hamlesini yapar ve onu mezuniyet partisine davet eder. Bir şekilde Diane'den eveti koparır ve tahmin edebileceğiniz gibi ona sırılsıklam aşık olur.

Buraya kadar özetimin kulağa son derece sıkıcı ve klişe geldiğinin farkındayım :) Ama durun, devamı var. Diane herhangi bir kız değildir. Annesi ve babası boşandığında babasıyla yaşamayı seçmiştir ve onunla çok özel bir bağı vardır. Okuldaki başarısı sayesinde kazandığı bursla 4 ay sonra İngiltere'ye taşınacaktır, babası hayattan ne istediğini bilmeyen Lloyd ile takılmasını istememektedir. Bir de ortaya Diane'in babasına atılan bir iftira da peyda olunca Diane daha fazla baskıya dayanamayıp Lloyd'dan ayrılır. Her şeyiyle kusursuz, hayatını şimdiden Diane'e adamaya hazır Lloyd kahrolur, kendini kaybeder. Tabii ki bu bir gençlik filmi olduğu için gençlerimiz tekrar bir araya gelecektir, ama nasıl ve ne pahasına? :)
Filmle ilgili spoiler okumak istemeyenlerin buradan sonrasını okumamasını salık veriyorum. Uyarmadı demeyin! 


Filmin en büyük albenisini diyalogları, müzik kullanımı ve oyunculukları oluşturuyor. Say Anything, baştan sona ezberleyip arkadaşlarınızla karşılıklı birbirinize söylemek isteyeceğiniz türden diyaloglarla dolu. Özellikle Lloyd karakteri, gelecekte ne yapmak isteyeceğini bilmez tembel davranışlarına rağmen filmdeki en derinlikli ve anlamlı diyaloglara sahip. Onun Diane üzerinden kurduğu gelecek hayali, her ne kadar ayakları yere basmayan bir hayal olsa da onun olumluluğuna ve bu olumluluk üzerinden verdiği sava inanmamak mümkün değil. Lloyd, bu anlamda hem hayalci hem de yaşıtlarından bir hayli bilinçli davranışlarıyla son derece kendine özgü bir karakter. Diane de aynı şekilde Amerikan sineması gençlik filmlerinin esas kızlarından çok farklı. Bir kere popülerlik derdinde ya da sığ değil. Ama "alternatif" kız da değil. Yine çoğu kadın karakter gibi filmin arzu nesnesi ama kendini bu şekilde konumlar bir hali, kendini objeleştirir bir davranışı yok. Ha, bu Diane tamamen sorunsuz demek değil tabi. 



Diane'in babasıyla son derece co-dependent bir ilişkisi var ve bu ilişki, özellikle babasının davranışlarında rahatsız edici bir şekilde karşımıza çıkıyor. İlk bakışta "korumacı baba" bahanesiyle geçiştirilebilecekmiş gibi duran bu davranışlar, Diane'in hayatına Lloyd girdiği andan itibaren neredeyse kıskançlığa varan bir hal alıyor. Beni baba-kız arasındaki ilişkinin aynen bu şekilde çizildiğine iyice ikna eden, "Ben mi çok yakından bakıyorum?" sorumu geçersiz kılan sahne, Diane'in babasına "Lloyd'u seviyorum" dedikten sonra gördüğü empati ve öz eleştiri ile gizlenmiş hırçınlık oldu. Diane'in o sahnede Lloyd ile birlikte olduğu sürece babasını üzeceğine karar verdiğini, hemen akabinde tam da babasının istediği bir biçimde ondan ayrılmasında görüyoruz. Her ne kadar bu durum babasının sahtekarlıkla suçlanması ve bu yüzden zor zamanlar geçirmesi ile geçiştirilse de, Lloyd ve Diane ilişkisi, ikilinin neredeyse her diyaloğunun "Babama söyledim,", "Baban mesajımı dinliyordur belki," , "Kim bilir benden ayrılmanı belki de baban istemiştir," gibi lafların sıklığıyla kendini 3 kişilik bir ilişki olarak çiziyor. Diane'in evde neredeyse bir yetişkin gibi söz sahibi olması, babasıyla olması gerekenden çok daha eşit, bir eşe yaraşır bir düzlemde dürüstlük, hayal kırıklığı gibi konularda kavgalar etmesi ve ona darılması bu durumun başka örnekleri.. En can alıcı olan da, filmin sonunda Lloyd ve Diane'in mutluluğa ermelerinin ancak Diane'in babasına küsmesi, onu affedemeyeceğine karar vermesi ve tıpkı Lloyd'a yaptığı gibi onu bir kalemle terk etmesiyle mümkün olması.. 
Eğer bu son derece sağlıksız baba-kız ilişkisini ve Lloyd'un babadan kalan boşluğu doldurmak için bir ebeveyn gibi hayatını Diane'e adamaya karar vermesini göz ardı ederseniz, Say Anything gerçekten zamanını aşan ender gençlik filmlerinden biri. Liseden yeni mezun olan dönem gençliğini döneme ait referanslarla, izleyicinin orada olmak isteyeceği bir cazibeyle çiziyor. Ben izlerken çok çok keyif aldım, ve itiraf edeyim John Cusack'in Lloyd Dobler'ına hayran kaldım :) 80ler ya da John Hughes / Cameron Crowe sempatiniz varsa kaçırmayın!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...