Showing posts with label çocuk edebiyatı. Show all posts
Showing posts with label çocuk edebiyatı. Show all posts
29.3.14
Where the Wild Things Are / Vahşi Şeyler Ülkesinde: Maurice Sendak'tan Çocuk Öfkesi ve Hayal Gücü Üzerine
Maurice Sendak'ın picture-book klasiği Where the Wild Things Are, 2009 tarihli Spike Jonze uyarlaması sayesinde geçtiğimiz yıllarda epey popüler olmuştu hatırlarsanız. Picture-book düşkünlüğümden ve "Önce kitabı okuyayım," takıntımdan Spike Jonze'u çok sevmeme rağmen filmi izlememiş, her yerde kitabı aramış ve bulamamıştım. Tam bulamayacağıma ikna olmuşken kitap geçtiğimiz haftalarda e-book olarak elime geçti ve tesadüftür ki, Türkçe çevirisi geçtiğimiz günlerde Can Çocuk'tan Celal Üster çevirisiyle Vahşi Şeyler Ülkesinde ismiyle yayımlandı. Tüm bunların üzerine, bana da beklediğimden de çok sevdiğim ve özellikle çocuklar tarafından okunması gerektiğini düşündüğüm bu klasik hakkında birkaç kelam etmek düştü elbette :)
Kitabın kahramanı Max, bir gün kurt kostümü giyip evi birbirine katar. Annesi de onun bu yaramazlıklarını onu odasına akşam yemeği yemeden göndererek cezalandırır. Öfkesi hala yatışmayan Max'in odası birden büyük bir ormana dönüşür ve Max, bir kayığa atlayıp vahşi şeylerin ülkesine doğru yola koyulur. Orada onları sindirir, onlardan da vahşi olduğunu kanıtlar, hatta onları odalarına aç gönderir. Ama evini özler, burnuna akşam yemeğinin kokusu gelir ve eve dönmeye karar verir. Döndüğünde hâlâ sıcak bir yemek odasında kendisini beklemektedir.
İngilizcesi sadece 338 kelimeden oluşan bu kısacık, tanıdık ama tanıdık olmasına rağmen orijinal ve okuması çok keyifli hikâyeyi, Sendak 31 yaşındayken kaleme alıp resimlemiş. Kitabın "wild things"ine ilhamı veren, kendi ailesi gibi Polanya göçmeni olan, İngilizce bilmeyen, küçükken kendisine ve kardeşine "Seni yiyip bitiririm," gibi laflar eden, bakımsız ve hastalıklı uzak akrabaları olmuş. Max'in annesinin disiplini karşısında hissettiği öfkenin tasvirinde ne kadar çocuk psikolojisini yumuşatmadan yansıtmayı seçen bir yetişkinin öngörüsü varsa, yine onun hayal gücünün ve oyunlarının gerçekliği algılayış biçiminde de bir çocuğun bakış açısı var. Bu ikisinin bir araya geliş biçimindeki doğallık ve didaktiklikten uzaklık, Where the Wild Things Are'ı farklı ve unutulmaz kılıyor.
Yayımlandığı 1963'te, öğretmenlerden ve ebeveynlerden çizdiği yaramaz çocuk, çocuğunu yemek yedirmeden odasına gönderecek kadar sinirli anne ve ne olduğu belli olmayan korkunç yaratıklarla dolu ülke tasvirleri sebebiyle büyük tepki gören, iki sene sansüre maruz kalan kitap, bu süre sonrasında eleştirmenlerden çocuk öfkesine yaklaşımı, farklı ekollerden okunmayan müsait çok katmanlı hikâyesi dolayısıyla büyük övgü toplamış. 1964'te ise çocuk kitapları kütüphanecilerinin verdiği bir ödül olan Caldecott Medal'a layık görülmüş. Kitaptan çocukları uzak tutmaya çalışan öğretmenler ise, çocukların bu kitaba büyük bir ilgi gösterdiğini, kütüphanelerde ısrarla bu kitabı aradıklarını fark etmişler.
Where the Wild Things Are'ın böyle uç reaksiyonlara sebep olan hikâyesinin bir başka güzel tarafı, edebiyatta karşımıza sıklıkla çıkan yolculuk temasını çok kısa bir hikâye olmasına rağmen büyük bir başarıyla işlemesi. Max, öfkesine çözüm olarak çıktığı yolculukta, annesinin onun öfkesine çare olarak başvurduğu cezaların aynısını vahşi şeylere veriyor. Vahşi şeyler onu çok sevmelerine rağmen hem de. Ama yine de mutsuz oluyor, sıkılıyor. Annesiyle farkında olmadan kurduğu bu empatinin sonucu olarak eve dönmeye karar veriyor ve döndüğünde, odasında hâlâ sıcak bir tabak yemekle karşılaşıyor. Yolculuk her zaman olduğu gibi Max'in de bakış açısını değiştiriyor, annesini anlamasını ve ona olan sevgisini yeniden keşfetmesini, öfkesini yatıştırmasını sağlıyor. Kendi gerçekliğini, yaramazlıklarına, vahşi şeylere ve onlar üzerinde kurduğu egemenliğe tercih ediyor.
Daha uzun yıllar boyunca, hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından severek okunacağına inandığım bu kitabı, hazır Türkçeye çevrilmişken ve baskısı rahatça bulunurken mutlaka arşivinize ekleyin ve sevdiğiniz bir küçüğe hediye edin derim. Ben Türkçe çevirisini henüz okumadım ama hem bir de Türkçesinden okumak hem de şahane illüstrasyonlarına basılı kopyasından bakmak için sabırsızlanıyorum!
30.3.13
Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu: Erken Fransız Sinemasının Büyüsünden Doğmuş Bir Öykü
Eski işim sayesinde iki sene önce güncel çocuk edebiyatıyla tanışmamın bana en büyük faydası, çocukken okuyup çok sevdiğim kitapların arasına yenilerini katmak oldu kesinlikle. Çocuk sahibi olmayan biz yetişkinler güncel çocuk kitaplarının büyüsünden ne yazık ki habersiziz ve çok şey kaçırıyoruz :)
Kaçıranların pişman olması gereken bu kitaplardan biri de 2007 tarihli The Invention of Hugo Cabret, Türkçe'ye çevrilmiş ismiyle Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu. Martin Scorsese tarafından sinemaya Hugo adıyla geçtiğimiz sene uyarlanan ve 11 dalda Oscar'a aday gösterilen kitap, Artemis Yayınları tarafından muhteşem bir pazarlama stratejisiyle yine geçtiğimiz sene Oscar'a yakın bir zamanda basıldı. Ben de tam o zamanlarda, çevirisi konusunda tereddütlerim olmasına rağmen, filmden önce kitabı okumak arzusuyla kendime bir kopya satın aldım. İyi ki almışım, iyi ki -gecikmeli de olsa- filmden önce kitabı okumuşum :) Filmi hala izlemedim, o yüzden karşılaştırma yapamayacağım ama ilk izlenimi kitaptan edindiğim, Hugo'nun dünyasını Selznick'in çizimleri ile hayal etmenin tadını çıkarabildiğim için mutluyum.
Kitaba dönmek gerekirse.. Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu, öksüz ve kimsesiz Hugo Cabret'nin Paris'teki bir tren istasyonunda başlayan macerasını anlatıyor. Babası öldükten sonra saat tamircisi amcasıyla istasyonda yaşamaya başlayan ve onun çıraklığını yapan Hugo, amcası da öldükten sonra onun yerine istasyondaki saatleri tamir etmeye, onların bakımını yapmaya başlar. En büyük tutkusu mekanikler eşyalardır ve babasıyla bağını koparmamanın tek yolunun onun ölmeden önce tamir etmeye başladığı robotun tamirini tamamlamak olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncenin yol açtığı obsesyon, onu istasyondaki oyuncakçı Papa Georges ve onun manevi kızı Isabelle ile tanıştırır. Hikayenin devamı Hugo'nun geleceğini şekillendirecek ve de Fransız sineması ile ilgili çok önemli bir sırrı gün ışığına çıkaracaktır.
Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu bir roman değil, bir resimli kitap da değil, bunların ikisi arasında bir noktada. O da ne mi demek? Selznick, çocuk edebiyatında bir ilki gerçekleştirerek hikayesini neredeyse eşit derecede illüstrasyon ve metinle anlatıyor. Kitapta 300'e yakın illüstrasyon var ve bu illüstrasyonlar, hikayesinde çok önemli bir yere sahip dönem Fransız sinemasına uygun olarak siyah-beyaz resmedilmişler. Çok heyecan verici değil mi? :) Bu illüstrasyonların yanı sıra hikayede adı geçen bazı filmlerden alınan görseller de cabası.
Selznick'in metnindeki bu yenilikçi form, heyecan, gizem ve sır dolu macera ve en önemlisi Hugo ve Isabelle karakterlerinde karşımıza çıkan çocuklara özgü merak ve umut, çocuk kitaplarını ödüllendiren kurumların da gözünden kaçmamış. Hugo, 2008 yılında, resimli kitapları (çocuk yayıncılığı jargonuyla konuşmak gerekirse picture book'ları :) ) ödüllendiren Caldecott'un onur ödülünün sahibi olmuş.
Bu yazı için kitapla ilgili araştırma yaparken kitabın resmin sitesine denk geldim. Selznick ile ilgili haberlerin de yer aldığı sitede, Selznick'in Hugo öncesi illüstrasyonlarını içeren kitapları, en önemlisi de yeni çalışmaları ile ilgili bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Selznick'in yeni kitabı Wonderstruck'tan da bu sayede haberdar oldum. Hugo gibi illüstrasyon ve metinlerden oluşan bu kitap, Selznick'in Hugo ile başlattığı metin ve illüstrasyon dengesini bir adım öteye taşıyor. Duyma engelli iki çocuğun farklı zaman dilimlerinde geçen hikayelerini anlatan kitap, bu hikayelerden birini metin ve illüstrasyonlarla, diğerini ise sadece illüstrasyonlarla anlatıyor. Hugo ile ortaya son derece başarılı bir çeviri ve baskı çıkaran Artemis Yayınları'nın Wonderstruck için de aynı özeni göstermesini, bu kitabı yayınlamak için Hugo kadar beklememesini umut ediyorum. Nitekim Hugo'nun orijinalini bir türlü bulamamıştım, Wonderstruck için de durumun çok farklı olacağını sanmıyorum.
Son olarak, Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu'nu tüm yetişkinlere ve özellikle de 11 yaş üstü tüm çocuklara tavsiye ederim. Karşınızdaki filminden bağımsız olarak sizi heyecanlandıracak, son derece orijinal ve başarılı bir öykü. Fiyat olarak ortalama çocuk kitaplarından pahalıca olsa da kesinlikle satın alınmayı ve desteklenmeyi hak ediyor.
Kaçıranların pişman olması gereken bu kitaplardan biri de 2007 tarihli The Invention of Hugo Cabret, Türkçe'ye çevrilmiş ismiyle Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu. Martin Scorsese tarafından sinemaya Hugo adıyla geçtiğimiz sene uyarlanan ve 11 dalda Oscar'a aday gösterilen kitap, Artemis Yayınları tarafından muhteşem bir pazarlama stratejisiyle yine geçtiğimiz sene Oscar'a yakın bir zamanda basıldı. Ben de tam o zamanlarda, çevirisi konusunda tereddütlerim olmasına rağmen, filmden önce kitabı okumak arzusuyla kendime bir kopya satın aldım. İyi ki almışım, iyi ki -gecikmeli de olsa- filmden önce kitabı okumuşum :) Filmi hala izlemedim, o yüzden karşılaştırma yapamayacağım ama ilk izlenimi kitaptan edindiğim, Hugo'nun dünyasını Selznick'in çizimleri ile hayal etmenin tadını çıkarabildiğim için mutluyum.
Kitaba dönmek gerekirse.. Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu, öksüz ve kimsesiz Hugo Cabret'nin Paris'teki bir tren istasyonunda başlayan macerasını anlatıyor. Babası öldükten sonra saat tamircisi amcasıyla istasyonda yaşamaya başlayan ve onun çıraklığını yapan Hugo, amcası da öldükten sonra onun yerine istasyondaki saatleri tamir etmeye, onların bakımını yapmaya başlar. En büyük tutkusu mekanikler eşyalardır ve babasıyla bağını koparmamanın tek yolunun onun ölmeden önce tamir etmeye başladığı robotun tamirini tamamlamak olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncenin yol açtığı obsesyon, onu istasyondaki oyuncakçı Papa Georges ve onun manevi kızı Isabelle ile tanıştırır. Hikayenin devamı Hugo'nun geleceğini şekillendirecek ve de Fransız sineması ile ilgili çok önemli bir sırrı gün ışığına çıkaracaktır.
Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu bir roman değil, bir resimli kitap da değil, bunların ikisi arasında bir noktada. O da ne mi demek? Selznick, çocuk edebiyatında bir ilki gerçekleştirerek hikayesini neredeyse eşit derecede illüstrasyon ve metinle anlatıyor. Kitapta 300'e yakın illüstrasyon var ve bu illüstrasyonlar, hikayesinde çok önemli bir yere sahip dönem Fransız sinemasına uygun olarak siyah-beyaz resmedilmişler. Çok heyecan verici değil mi? :) Bu illüstrasyonların yanı sıra hikayede adı geçen bazı filmlerden alınan görseller de cabası.
Selznick'in metnindeki bu yenilikçi form, heyecan, gizem ve sır dolu macera ve en önemlisi Hugo ve Isabelle karakterlerinde karşımıza çıkan çocuklara özgü merak ve umut, çocuk kitaplarını ödüllendiren kurumların da gözünden kaçmamış. Hugo, 2008 yılında, resimli kitapları (çocuk yayıncılığı jargonuyla konuşmak gerekirse picture book'ları :) ) ödüllendiren Caldecott'un onur ödülünün sahibi olmuş.
Bu yazı için kitapla ilgili araştırma yaparken kitabın resmin sitesine denk geldim. Selznick ile ilgili haberlerin de yer aldığı sitede, Selznick'in Hugo öncesi illüstrasyonlarını içeren kitapları, en önemlisi de yeni çalışmaları ile ilgili bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Selznick'in yeni kitabı Wonderstruck'tan da bu sayede haberdar oldum. Hugo gibi illüstrasyon ve metinlerden oluşan bu kitap, Selznick'in Hugo ile başlattığı metin ve illüstrasyon dengesini bir adım öteye taşıyor. Duyma engelli iki çocuğun farklı zaman dilimlerinde geçen hikayelerini anlatan kitap, bu hikayelerden birini metin ve illüstrasyonlarla, diğerini ise sadece illüstrasyonlarla anlatıyor. Hugo ile ortaya son derece başarılı bir çeviri ve baskı çıkaran Artemis Yayınları'nın Wonderstruck için de aynı özeni göstermesini, bu kitabı yayınlamak için Hugo kadar beklememesini umut ediyorum. Nitekim Hugo'nun orijinalini bir türlü bulamamıştım, Wonderstruck için de durumun çok farklı olacağını sanmıyorum.
Son olarak, Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu'nu tüm yetişkinlere ve özellikle de 11 yaş üstü tüm çocuklara tavsiye ederim. Karşınızdaki filminden bağımsız olarak sizi heyecanlandıracak, son derece orijinal ve başarılı bir öykü. Fiyat olarak ortalama çocuk kitaplarından pahalıca olsa da kesinlikle satın alınmayı ve desteklenmeyi hak ediyor.
14.6.12
Mary Poppins: Uyarlama Kurbanı Bir Klasik
Burayı epeyce boşlamışım. Boşlamışım diyorum çünkü boşladığımın bile farkına yeni varıyorum :) Karşıma hakkında birkaç laf etmeden duramayacağım bir şey bu arada çıkmamış olacak, çünkü P.L. Travers klasiği Mary Poppins kitaplarından uyarlama 1964 yapımı filmi izleyince kendimi burada buluverdim.
Mary Poppins'i okumasanız bile az çok sinema, edebiyat, hele de müzikal ile ilgiliyseniz ismini duymamış, ya da kendisi hakkında bir fikir sahibi olmamış olmanız pek muhtemel değil. Yani Mary Poppins, tam o varlığını yok sayamayacağınız, mutlaka kendini bildiren klasiklerden. Ama yine de, kitapları okumamış olanlar için aslen filme odaklanacağım bu yazıda küçük bir özet geçeyim istiyorum: Bay ve Bayan Banks, dört çocuk sahibi, ortalama zekada ve çocuklarına düşkünlükte bir çifttir. Bir gün dadıları onları terk edince kendilerini yana yakıla yeni bir dadı ararken bulurlar ve işte tam bu noktada hikayeye elinde şemsiyeyle arkasına doğu rüzgarını katmış olan Mary Poppins uçarak girer. Mary Poppins, cadı mıdır, büyücü müdür, nedir kimse bilmez, ancak Banksler'in büyük çocukları Jane ve Michael'ın bildiği bir şey vardır ki, o etraftayken olağanüstü şeyler olmaktadır. Mary Poppins, daha sonra bu olağanüstü şeylerin olduğunu inkar etse ve bu şeyler asla Bay ve Bayan Banks etraftayken gerçekleşmese de.. Mary Poppins, bunları inkar etmekle kalmaz, çocukları yalancılıkla ve alaycılıkla suçlar, kendisi son derece katı ve sapına kadar İngiliz'dir :)
Mary Poppins'i okumasanız bile az çok sinema, edebiyat, hele de müzikal ile ilgiliyseniz ismini duymamış, ya da kendisi hakkında bir fikir sahibi olmamış olmanız pek muhtemel değil. Yani Mary Poppins, tam o varlığını yok sayamayacağınız, mutlaka kendini bildiren klasiklerden. Ama yine de, kitapları okumamış olanlar için aslen filme odaklanacağım bu yazıda küçük bir özet geçeyim istiyorum: Bay ve Bayan Banks, dört çocuk sahibi, ortalama zekada ve çocuklarına düşkünlükte bir çifttir. Bir gün dadıları onları terk edince kendilerini yana yakıla yeni bir dadı ararken bulurlar ve işte tam bu noktada hikayeye elinde şemsiyeyle arkasına doğu rüzgarını katmış olan Mary Poppins uçarak girer. Mary Poppins, cadı mıdır, büyücü müdür, nedir kimse bilmez, ancak Banksler'in büyük çocukları Jane ve Michael'ın bildiği bir şey vardır ki, o etraftayken olağanüstü şeyler olmaktadır. Mary Poppins, daha sonra bu olağanüstü şeylerin olduğunu inkar etse ve bu şeyler asla Bay ve Bayan Banks etraftayken gerçekleşmese de.. Mary Poppins, bunları inkar etmekle kalmaz, çocukları yalancılıkla ve alaycılıkla suçlar, kendisi son derece katı ve sapına kadar İngiliz'dir :)
Bundan sonrası da her biri ayrı bir bölümde işlenen maceralardan ve Mary Poppins'in gelip gitmelerinden ibaret zaten.. Düşününce ortaya çok bütünlüklü bir film çıkarmaya yeterli bir malzeme gibi görünmüyor; ama Robert Stevenson imzalı ve 5 Oscar'lı Mary Poppins isimli yapımı bu zorluk yıldırmamış ve aynen kitaptaki gibi parçalı maceralardan oluşan bir film ortaya çıkmış.
Buraya kadar her şey iyi hoş ve beklenir, ancak filmin kitaplara yaklaşımında ve her uyarlamada artık farz olmuş üzerinde yaptığı değişikliklerde çok enteresan, çok da ne olduğunu çözemediğim bir alt-diskur söz konusu. Öncelikle, ağırlıklı olarak (Türkçe'ye Kelime Yayınları tarafından Mary Poppins - Gökten İnen Dadı adıyla kazandırılmış) ilk kitaba odaklanan filmde, karakterlerin rol dağılımında kitaplar arasında büyük farklılıklar var. Mary Poppins serisi Banks çocuklarına, özellikle de Jane ve Michael'a odaklanır. Bu seri her ne kadar adını Mary Poppins'ten alsa da Jane ve Michael'ın hikayesi, onların Mary Poppins'le yaşadıkları hayatın hikayesidir. Filmde, Jane ve Michael kesinlikle 2. hatta ve 3. planda. Mary Poppins bile 1. planda demek çok zor, çünkü Mary Poppins'e -çok alenen olmasa da- bir erkek partner seçilmiş. Kitaplarda karşımıza Mary Poppins'in arkadaşı ve onun "büyüsünün" farkında olanlardan biri olarak çıkan Kibritçi Bert, filmde neredeyse Mary Poppins kadar baskın bir karakter. Açıkçası bu seçimi anlamlandırmak, filmin kendisinden yola çıkarak çok zor, dolayısıyla ben bunu 60lar Amerikan sinemasında gördüğüm kadın karakterlere yaklaşımdan yola çıkarak müzikal bir filmi Mary Poppins gibi filmdeki diğer şapşal kadınlardan farklı, kadın bir ana karakterle kurgulama çekincesine bağlıyorum. Filmi çocuklar odaklı yapmamak ise gişe kaygısından olsa gerek.
Buraya kadar her şey iyi hoş ve beklenir, ancak filmin kitaplara yaklaşımında ve her uyarlamada artık farz olmuş üzerinde yaptığı değişikliklerde çok enteresan, çok da ne olduğunu çözemediğim bir alt-diskur söz konusu. Öncelikle, ağırlıklı olarak (Türkçe'ye Kelime Yayınları tarafından Mary Poppins - Gökten İnen Dadı adıyla kazandırılmış) ilk kitaba odaklanan filmde, karakterlerin rol dağılımında kitaplar arasında büyük farklılıklar var. Mary Poppins serisi Banks çocuklarına, özellikle de Jane ve Michael'a odaklanır. Bu seri her ne kadar adını Mary Poppins'ten alsa da Jane ve Michael'ın hikayesi, onların Mary Poppins'le yaşadıkları hayatın hikayesidir. Filmde, Jane ve Michael kesinlikle 2. hatta ve 3. planda. Mary Poppins bile 1. planda demek çok zor, çünkü Mary Poppins'e -çok alenen olmasa da- bir erkek partner seçilmiş. Kitaplarda karşımıza Mary Poppins'in arkadaşı ve onun "büyüsünün" farkında olanlardan biri olarak çıkan Kibritçi Bert, filmde neredeyse Mary Poppins kadar baskın bir karakter. Açıkçası bu seçimi anlamlandırmak, filmin kendisinden yola çıkarak çok zor, dolayısıyla ben bunu 60lar Amerikan sinemasında gördüğüm kadın karakterlere yaklaşımdan yola çıkarak müzikal bir filmi Mary Poppins gibi filmdeki diğer şapşal kadınlardan farklı, kadın bir ana karakterle kurgulama çekincesine bağlıyorum. Filmi çocuklar odaklı yapmamak ise gişe kaygısından olsa gerek.
Kısacası Bert, Mary Poppins'in yoldaşı olarak çizildiğinden ve filmdeki bu varlığını hikayeden çok uzaklaşmadan açıklayabilmek için kitaplardaki birden fazla karakterin rolünü üstlenmiş. Bert, Mary Poppins Jane ve Michael ile gülmekten havalara uçan amcasını görmeye gittiğinde orada, Jane ve Michael Bay Banks'i bankada ziyarete gittiğinde orada, hatta kitaplarda hiç olmayan tamamen kendisine odaklı bir baca temizleme macerası bile var. Dick Van Dyke'ın Amerikalı olmasına rağmen mükemmel bir İngiliz aksanıyla son derece keyifli canlandırdığı bu karaktere, kitapları okumadıysanız bayılmanız, okuduysanız bu her yerden çıkan haline gıcık olmanız kuvvetle muhtemel.
Bu kendinden emin, zeki, özgüven sahibi kadın karakter odaklı öyküden kaçınma kaygısı, dönem itibariyle bir nevi anlaşılır olsa da, Bay Banks'in bu kadar "otorite" olarak çizilmesini, devamlı Mary Poppins'e bir tehdit olarak çizilmesini anlamlandırmak biraz zor. Nesi zor diyecekseniz, şöyle ki: Bay Banks Mary Poppins'in "saçmalıklarını" onaylamasa da, film boyunca ciddiyeti, banka sistemi içindeki duygudan yoksun, normu dikte eden hali yüzünden eleştiriliyor ve cezalandırılıyor. Ama bu eleştirmeler ve cezalandırmalar hep çocuğun poposuna şaplak seviyesinde kalıyor. 2 kuruşunu Kuşçu Kadın'a vermek isteyen Michael'ın parasını diğer yaşlı ve sistemin bekçisi bankacılar ile zorla küçücük çocuğun elinden almaya çalışan Bay Banks, bu rezil portre ile yere geçirildikten 5 dk sonra Bert tarafından çocukları ağlatan bir "Ama babanızı da anlayın, size o bakıyor ama ona bakan kimse yok," gibi son derece duygu sömüren bir monologla aklanıyor. Mary Poppins'i onaylamazken yine onun numaralarından biri yüzünden işinden olup Mary Poppins-vari saçmalıkları benimseyip, "doğru yola" gelecekmiş gibi çizilirken, filmin sonunda bir bakıyorsunuz ki Bay Banks'i kovan banka sahibi Banks'in saçmalığına gülerken ölmüş ve yerine geçen oğlu Banks'i affetmiş bile! Peki o zaman neden izledik Bay Banks'in "zalimliğini", gereksiz ciddiyetini biz? Anlamlandırmak çok güç.. Hele kitapta bu rol dağılımlarının hiçbiri söz konusu değilken, hatta Bay ve Bayan Banks Mary Poppins'in varlığından, dolayısıyla çocuklarına bakma sorumluluğunun üzerlerinden kalkmış olmasından son derece memnunken, şimdi onlardan güç sahibi olanı filmin ortasına yerleştirmek de ne oluyor? Hem de önce yerin dibine sokarmış gibi yapıp sonra "Al sana gücün ve paran elden gitmedi, korkma," demek için..
Bu kendinden emin, zeki, özgüven sahibi kadın karakter odaklı öyküden kaçınma kaygısı, dönem itibariyle bir nevi anlaşılır olsa da, Bay Banks'in bu kadar "otorite" olarak çizilmesini, devamlı Mary Poppins'e bir tehdit olarak çizilmesini anlamlandırmak biraz zor. Nesi zor diyecekseniz, şöyle ki: Bay Banks Mary Poppins'in "saçmalıklarını" onaylamasa da, film boyunca ciddiyeti, banka sistemi içindeki duygudan yoksun, normu dikte eden hali yüzünden eleştiriliyor ve cezalandırılıyor. Ama bu eleştirmeler ve cezalandırmalar hep çocuğun poposuna şaplak seviyesinde kalıyor. 2 kuruşunu Kuşçu Kadın'a vermek isteyen Michael'ın parasını diğer yaşlı ve sistemin bekçisi bankacılar ile zorla küçücük çocuğun elinden almaya çalışan Bay Banks, bu rezil portre ile yere geçirildikten 5 dk sonra Bert tarafından çocukları ağlatan bir "Ama babanızı da anlayın, size o bakıyor ama ona bakan kimse yok," gibi son derece duygu sömüren bir monologla aklanıyor. Mary Poppins'i onaylamazken yine onun numaralarından biri yüzünden işinden olup Mary Poppins-vari saçmalıkları benimseyip, "doğru yola" gelecekmiş gibi çizilirken, filmin sonunda bir bakıyorsunuz ki Bay Banks'i kovan banka sahibi Banks'in saçmalığına gülerken ölmüş ve yerine geçen oğlu Banks'i affetmiş bile! Peki o zaman neden izledik Bay Banks'in "zalimliğini", gereksiz ciddiyetini biz? Anlamlandırmak çok güç.. Hele kitapta bu rol dağılımlarının hiçbiri söz konusu değilken, hatta Bay ve Bayan Banks Mary Poppins'in varlığından, dolayısıyla çocuklarına bakma sorumluluğunun üzerlerinden kalkmış olmasından son derece memnunken, şimdi onlardan güç sahibi olanı filmin ortasına yerleştirmek de ne oluyor? Hem de önce yerin dibine sokarmış gibi yapıp sonra "Al sana gücün ve paran elden gitmedi, korkma," demek için..
Bunlar en göz ardı edemeyeceğim tarafları oldu bu uyarlamanın. Tabi, tüm bunlar karşınızdakinin keyifsiz bir film olduğunu düşündürmesin. Kitapları bilmesem son derece keyifle izleyebilirdim hatta.. Ancak Mary Poppins gibi bir seriye, karaktere, üstelik de P.L. Travers'in danışman olarak göründüğü bir filmde bu kadar müdahale edilmesi, olay örgüsünün bu kadar yersiz ve uygulamada başarısız söylemlere oturtulma çabası beni epey soğuttu. Filmin sonunda Mary Poppins giderken kimsenin arkasından ağlamaması, "gitme" dememesi de cabası. Kitapları okuyanlar bilecektir, Mary Poppins'in gelip gidişleri çocukların hayatında hep çok önemlidir, her gidişleri adeta bir travmaya sebep olur. Burada, Mary Poppins giderken papağan saplı şemsiyesi dile gelip "Bak çalıştın ettin, çocuklar babalarına olanlar karşısında seni unuttu," diye bir ayar bile çekiyor :)
Kısacası, Julie Andrews'un ve Dick Van Dyke'ın performasları için izlenebilecek bir film karşınızdaki. Kitapları okuduysanız benim gibi yüzünüz ekşiyecektir ama okumadıysanız, sizi ortalama bir film bekliyor.
3.12.11
James Joyce'dan Çocuklara: The Cat and the Devil
İrlandalı'nın dünya edebiyatına en büyük katkılarından ve metinlerinde yerelden evrensele ulaşmayı ve bunu da tamamen apolitize ya da politize olmadan başarabilmiş nadir yazarlardan biri olan James Joyce, okurlarının bileceği gibi çok fazla eser vermiş bir yazar değil. Dolayısıyla kendisinin The Cat and the Devil isimli bir çocuk kitabı olduğunu öğrenince insan ister istemez büyük bir şaşkınlık yaşıyor.
Tabii, burada önemli de bir parantez açmak lazım, The Cat and the Devil, öncelikle yazarın mektuplarının bir parçası olarak okurlarla buluşmuş bir metin, çünkü Joyce, bu öyküsünün yayımlanmasını hiçbir zaman planlamamış, hatta onu sadece bir mektubunda torunu Stevie'ye yazmış. Tüm büyük yazarların metinleri gibi bu metin de yayımcıların elinden kurtulamamış ve 1964 yılında Dodd, Mead & Company tarafından Richard Erdoes'in illüstrasyonları ile basılmış. Belki bu noktada bunun etik olup olmadığı da kafalarımızda bir soru işareti olarak oluşmalı; ancak hikayenin özetini okuduğumda ve illüstrasyonları gördüğümde o kadar heyecanlandım ki, açıkçası bencil okur tarafım, "Peki yazarın hakları??" diye bağıran tarafıma ağır bastı. Dolayısıyla, bu kitaptan haberdar olmaktan çok memnunum ve elime geçen ilk fırsatta bir şekilde bir kopyasına ulaşmak için elimden geleni yapacağım.
Kitabımızın konusuna dönersek, 1981'de Schocken Books tarafından, bu kez de Roger Blachon illüstrasyonları ile tekrar yayımlanmış bu kitap, Joyce'un Stevie'ye yazdığı şu sözlerle başlıyor; "Sana birkaç gün önce içi şekerle dolu küçük bir kedi gönderdim; ama belki de Beaugency Kedisi'nin hikayesini bilmiyorsundur."
Bundan sonra olanları ne yazık ki bilmiyoru(m)z. İşin en sinir bozucu kısmı da bu, çünkü eminim hikayenin en eğlenceli kısmı burada başlıyor! Ne de olsa karşımızdaki bir kedi ve yalana dolana, hatta mızıkçılığa başvurmayan, lafının eri bir Şeytan :) Ne diyelim, işte bir yerlerden kitabı edinene kadar bizi avutabilecek iki illüstrasyon daha:
Tabii, burada önemli de bir parantez açmak lazım, The Cat and the Devil, öncelikle yazarın mektuplarının bir parçası olarak okurlarla buluşmuş bir metin, çünkü Joyce, bu öyküsünün yayımlanmasını hiçbir zaman planlamamış, hatta onu sadece bir mektubunda torunu Stevie'ye yazmış. Tüm büyük yazarların metinleri gibi bu metin de yayımcıların elinden kurtulamamış ve 1964 yılında Dodd, Mead & Company tarafından Richard Erdoes'in illüstrasyonları ile basılmış. Belki bu noktada bunun etik olup olmadığı da kafalarımızda bir soru işareti olarak oluşmalı; ancak hikayenin özetini okuduğumda ve illüstrasyonları gördüğümde o kadar heyecanlandım ki, açıkçası bencil okur tarafım, "Peki yazarın hakları??" diye bağıran tarafıma ağır bastı. Dolayısıyla, bu kitaptan haberdar olmaktan çok memnunum ve elime geçen ilk fırsatta bir şekilde bir kopyasına ulaşmak için elimden geleni yapacağım.
Kitabımızın konusuna dönersek, 1981'de Schocken Books tarafından, bu kez de Roger Blachon illüstrasyonları ile tekrar yayımlanmış bu kitap, Joyce'un Stevie'ye yazdığı şu sözlerle başlıyor; "Sana birkaç gün önce içi şekerle dolu küçük bir kedi gönderdim; ama belki de Beaugency Kedisi'nin hikayesini bilmiyorsundur."
Ve sonrası da, ne yazık ki metin hiç Türkçe'ye çevrilmediği, hatta İngilizce baskısına bile ulaşmak çok zor olduğundan, devamını ne yazık ki büyük bir ihtimalle bilemeyeceğimiz bir Fransız miti. Şöyle ki: Beaugency'de yaşayan halk, Loire Nehri üzerine bir köprü yapılması gerektiğini düşünmektedir. Bunun üzerine de Beaugency valisi, nehrin üzerine bir gecede bir köprü yapması için Şeytan'la anlaşır. Ancak Şeytan'ın her zaman olduğu gibi bir şartı vardır: Köprüden ilk geçen kişinin ruhu kendisinin olacaktır.
Vali tabi ki Şeytan'ın teklifini kabul eder (Hangi hikayede biri de çıkıp Şeytan'a "Olmaz!" demiştir ki zaten :) ) ve Şeytan da bir gecede Loire'un üzerine bir köprü konduruverir. Ancak işte tam burada hikayedeki o ana kadar en orijinal olan şey gerçekleşir: Bu vali zeki bir adamdır ve Şeytan'ı alt etmek için köprüden ilk olarak bir kediyi geçirir. Şeytan alt olmuştur, nitekim kedinin de bir ruhu vardır ve Şeytan anlaşmalarında "insan ruhu"ndan bahsetmemiştir.
Not: İllüstürasyonlar için We Too Were Children, Mr Barrie'ye teşekkürler!
Subscribe to:
Posts (Atom)








.jpg)







