Showing posts with label sinema. Show all posts
Showing posts with label sinema. Show all posts

11.9.14

Another Earth: Başka Bir Dünya Mümkün


Blogun hareketsizliğinden de tahmin edebileceğiniz gibi bu aralar tembelliğim üzerimde. Özellikle de izleme konusunda. Neden bilmiyorum, yeni şeyler izleme isteğimi bir şekilde yitirdim bu aralar. Hiçbir şey izlemiyor değilim ama bir şekilde eski performansımda da değilim ve izlediklerim de bende "Bunun hakkında kesin yazmalıyım!" hissini uyandırmadı bir türlü. Neyse, demeye çalıştığım şu ki, Mike Cahill'in yönettiği ve senaryosunu başrol oyuncusu Brit Marling ile birlikte yazdığı Another Earth beni o kadar etkiledi ki, tüm yapılacak işlere ve tembelliğe rağmen hakkında bir şeyler yazmak istedim ve de karşınızdayım. 
Another Earth 2011 yapımı bağımsız bir film. Adını ilk kez Sundance film festivalinde aldığı, aralarında Jüri Özel Ödülü'nün de bulunduğu ödüllerle duyurmuş. Konusuna gelince.. Güneş sisteminde Dünya'ya çok benzeyen bir gezegen keşfediliyor. Bu keşfin haberini MIT'nin astrofizik bölümüne kabulünü kutladıktan sonra sarhoş bir şekilde araba kullanırken alan 17 yaşındaki Rhoda, gökyüzünde beliren bu gezegeni izlerken kaza yapıyor ve 3 kişilik bir ailenin hayatının mahvolmasına sebep oluyor. Arabadaki anne ve çocuk hayatını kaybediyor, ünlü bir müzisyen olan baba John Burroughs ise komaya giriyor. Rhoda sarhoş araç kullandığı için 4 yıl hapse mahkum oluyor ve serbest bırakıldıktan sonra başarılı ve parlak bir öğrenci iken geleceği belirsiz eski bir suçlu olarak yaşamaya alışmaya ve iki kişinin ölümüne sebep olmanın verdiği suçluluk duygusu ile başa çıkmaya çalışıyor. 


Komaya giren John'un uyandığını öğrendikten sonra suçluluk duygusunu hafifletmek için ondan özür dilemeye karar veriyor. İkili Rhoda'nın bir türlü cesaret edip kim olduğunu söyleyememesi sayesinde arkadaş oluyorlar. Bu sırada, keşfedilen yeni gezegen Dünya'ya yaklaştıkça Dünya'ya şaşırtıcı derecede benzediği, tıpkı Dünya gibi bir uydusu olduğu öğreniliyor. Uzaya sivil seyahat hizmeti veren bir firma bir yarışma başlatarak kamuoyuna bu yeni gezegene giden ilk insanlar olmayı vaat ediyor. Suçluluk duygusundan, işlediği suçun ağırlığından ve yaşadığı hayattan kaçmanın yollarını arayan Rhoda da bu yarışmaya katılıyor. O hevesle bu yarışmanın sonucunu beklerken ve John'la vakit geçirmeye devam ederken "Dünya II" olarak adlandırılan bu gezegenle ilk iletişim kuruluyor ve de Dünya II'nin her anlamda Dünya'nın aynası, aynısı olduğu keşfediliyor. 
Rhoda ve John'un aynı olayın sonucu olarak yaşadıkları suçluluk ve yas yüzünden darmadağın olmuş hayatlarına ve kurdukları ilişkiye bu gezegenle ilgili öğrendiğimiz her yeni bilgiyle biz de yeni bir gözle bakıyoruz. Rhoda'nın suçluluk duygusu, bu ayna Dünya ile bir nebze hafifliyor ve "belki" bazı şeylerin bir başka dünyada farklı yaşanmış olma ihtimali, o farklı hayatı yaşayan diğer "ben"likle tanışma ihtimali, hepsinden de öte hataları, acıyı, başarısızlığı arkada bırakıp yeninin mümkün olduğu bir yere gitme ihtimali, en az Rhoda'yı olduğu kadar izleyiciyi de cezbediyor. Özellikle de gezegenler arası ilk iletişimin kurulduğu sahne ve de filmin son zamanlarda izlediğim en vurucu sahnelerden biri olan kapanış sahnesi var ki, insan "Benim başıma gelse ben ne yapardım?", ".. nasıl bir his olmalı?" diye düşünmeden, sorgulamadan ve de ister istemez ürpermeden edemiyor. 



Film de, tam da buna benzer bir sorgulamanın sonucu olarak, Cahill ve Marling arasında geçen "Evrende bir yerlerde senden bir tane daha olsa ve onunla tanışma şansın olsa ne yapardın?" diyaloglarından doğmuş. Bağımsız bir film deyince insan bütçenin stüdyo filmlerine nazaran çok çok küçük olduğunu elbette tahmin ediyor ama Another Earth'ün ne kadar kısıtlı bir bütçe ile çekildiğini daha iyi anlatabilmek için iki örnek vereyim: Cahill, akrabaları ve arkadaşlarından yardım alabilmek ve masrafları böylece minimuma indirebilmek için filmi doğup büyüdüğü Connecticut'ta çekmiş ve filmde neredeyse Brit Marling kadar çok görünen oyuncu William Mapother'in maaşı gün başına sadece 100$ imiş. Bütçenin azlığı elbette filmde, özellikle de kamera kullanımında kendini gösteriyor ama bunun dışında film senaryosunun bütünlüğü ve vuruculuğu ve de oyunculuklar sayesinde o kadar iyi ki, bu durum asla göze batmıyor. 
Dünya II'nin arka planda göründüğü sahneler o kadar göze hitap eden ve insanı etkileyen sahneler ki, çoğu negatif eleştiride altının çizildiğini gördüğüm dünyalar arası böyle bir konumlanmanın astrofiziksel sonuçlarının filmde irdelenmemiş olması, yani filmin bilimsel olarak inanılır olmaması beni gerçekten hiç rahatsız etmedi. Özellikle de böyle bir hikaye ve bu hikayeyle sorulan böylesine güzel sorular varken ben açıkçası suspension of disbelief'te hiç sıkıntı yaşamadım. Bilim-kurgu püristi değilseniz sizin de yaşayacağınızı sanmıyorum :) 
Son olarak: Cahill'in oyuncu kadrosunda yine Brit Marling'in bulunduğu ve de yine bir bilim kurgu olan yeni filmi I Origins'in bu ayın 19'unda gösterime gireceğini de hatırlatarak yazıma son veriyorum. 

12.12.13

Gravity / Yer Çekimi: İnsan Olmanın Çaresizliği





















Her Şey Aydınlandı'yı az çok okuyan herkesin tahmin edebileceği gibi sinemaya giden bir film takipçisi değilim. Genelde, hem üşengeçliğimden hem de para harcamak istemediğimden çoğu filmi internete düşmesini bekleyip öyle izliyorum. Gravity, hakkında okuduğum olumlu yorumlar sebebiyle bana bu alışkanlığımı bozduracak kadar merak ettiğim bir filmdi; ama yine tahmin edebileceğiniz gibi evde izledim ve sonunda merakımı gidermiş oldum. 

Children of Men ve Y tu Mama Tambien gibi filmlerle tanınan Alfonso Cuaron'un yönetmenliğini yaptığı film, ilk uzay yolculuğuna çıkan tıp mühendisi Dr Ryan Stone'un (Sandra Bullock) hayata yeniden bağlanmasının hikayesini anlatıyor. Deneyimli astronot Matt Kowalski (George Clooney) ile Rusya'nın uzay üslerinden birinin enkazının yarattığı zincirleme reaksiyon yüzünden mekiklerini kaybediyorlar ve Dünya'yla iletişimlerini yitiriyorlar. Filmin en başında izleyicisine ilan ettiği gibi "Uzayda yaşam imkansız" ve Ryan ve Matt, evrenin insanı devamlı yok etmeye çalışan imkansız şartlarına rağmen hayatta kalmaya ve "ev"e dönmeye çalışıyorlar. 
Filmin, karakterlerin içinde bulundukları durumlar ve her adımda karşılarına çıkan imkansızlıklar düşünüldüğünde izleyicide tam bir terör yarattığı söylenebilir. Özel efektlerin CGI yapaylığından tamamen uzak oluşu, Dünya'nın hep astronotların görüş alanında oluşu, filmin realizmini iyice perçinleyen, insanı Star Trek filmlerinden birini izliyormuş hissinden tamamen uzaklaştıran ve çaresizliğinizi ve "küçüklüğünüzü" tokat gibi yüzünüze vuran unsurlar. Özellikle de filmin ilk yarısında Dr Stone'un uzay mekiğinden kopup sürüklendiği sahneler insanın kabuslarına girecek türden. Çünkü, Gravity'deki "korku" unsuru sadece ölüm korkusundan değil hiçlik içinde ölmekten, sınırsız boşluk içinde sonsuza dek sürüklenmekten, herhangi bir yere düşmeden düşmekten, yani bir nevi yer çekiminin yokluğundan besleniyor. Ve tüm bu çaresizliğe rağmen bir türlü ortadan kaybolmayan hayatta kalma güdüsünden. 
Filmin tüm bu terör içinde ana karakterine hayatta kalma motivasyonu vermemesi düşünülemez elbette. Ama tüm iyi filmlerde olduğu gibi Gravity bu motivasyonu da bir dezavantaja dönüştürmeyi başarıyor. Ryan Stone, çocuğunu yakın zamanda kaybetmiş, hayatta kalması için bir sebep olmadığını düşünen yalnız bir kadın. Mekikleri kullanılamaz hale geldiğinde ve Dünya'ya dönmesi imkansız gibi göründüğünde tüm güdülerinin tersini söylemesine rağmen sık sık vazgeçmeyi düşünüyor. Tüm bunlara rağmen ölmemeyi seçiyor, bunun için çok zor şartlar altında eşsiz bir korkuyla savaşarak ve büyük bir mücadele vererek galip geliyor. Bu açıdan bakıldığında Ryan Stone'un yeniden doğduğu da söylenebilir. Filmin sık sık altını çizdiği bu fikir, görsel imgelerde de sıkça destekleniyor. Ryan'ı çoğu kez mekiğin içinde cenin pozisyonunda görüyoruz ve Dünya'ya hayatın başlangıç noktası olan sudan çıkarak dönüyor, örneğin. 
Yarattığı gerilim, insanı başbaşa bıraktığı sorular ve gerçekten nefes kesici görselliğine rağmen Gravity'de "Ah keşke olmasaydı," dediğim bir mesele var ki, o da Amerikan filmlerinin olmazsa olmazı "kendini kutlama", yani bir tür övünme. Ryan'ın, Dünya'ya dönmek için elinden geleni yapmaya karar verdiği ve yaşamayı seçtiği andan itibaren başlayan ve bu övünmeyi içeren monologları, daha beş dakika önce intihar etme kararından vazgeçmiş bir kadının realitesinden çok uzak ve neredeyse bipolar denebilecek bir ruh hali değişimine işaret ediyor. Bu karar değişikliği daha kontrollü bir ruh hali değişimiyle çizilseydi film çok daha başarılı bir yaşam - ölüm, evren - insan dikatomisi yaratabilirdi. Bir de kameranın farklı ülkelere ait dini figürlerin mekikler içerisindeki resim ve biblolarına zoomlaması var ki, filmi açıkçası bence biraz ucuzlatıyor.
Benim kılı kırk yarmamı bir kenara bırakırsak gerçekten gişesini hak eden, iyi oyunculuklu ve efektli bir film Gravity. Özellikle Sandra Bullock, filmi tek başına taşıdığı ve tamamen hayali durumlarda yalnız başına böyle bir terörü böyle bir inandırıcılıkla çizdiği için gerçekten takdir edilesi. 2009'daki The Proposal'dan beri kariyerinin hem gişe hem de ödüller anlamında büyük bir ivme gösterdiği ve orta yaşlı kadın oyuncu sevmeyen Hollwood'da 49 yaşında çok aranır rollerin altından alnının akıyla çıktığı da unutulmamalı. 
Gravity, dün adayları açıklanan SAG (Ekran Oyuncuları Sendikası) Ödülleri ve bugün açıklanan Golden Globes'da En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Drama gibi dallarda aday gösterildi. Yani Bullock'a bir Oscar adaylığı daha geliyor diyebiliriz. Kazanabilir mi, orası apayrı bir konu ama son zamanlarda verdiği röportajlarda mümkün olduğunca az filmde yer almaya karar verdiğini söyleyen bir oyuncu için fena bir durumda sayılmaz, değil mi? :) 

1.12.13

Açlık Oyunları 2: Ateşi Yakalamak

Franchiseların, YA serilerinin popüler kültürü domine ettiği ve satış rekorları kırdığı günümüzde, söz konusu ürünlere karşı önyargılı olmamak elde değil. Malum her yerdeler, sayıları çok fazla ve ağırlıklı olarak yeni yetmelere hitap ediyorlar. Üstüne üstlük bir de öyle vıcık vıcık aşk hikayeleri içeriyorlar ki, sormayın gitsin. Suzanne Collins imzalı Hunger Games / Açlık Oyunları serisinden ilk haberdar olduğumda, açıkçası ben de buna benzer bir şey beklemiştim. Ancak Açlık Oyunları bundan çok daha  fazlası çıkarak beni hem iyi anlamda şaşırttı, hem de benim bu türdeki favorilerim arasına girdi. 
Bildiğiniz üzere seri, bugünlerde ikinci filmi Catching Fire / Ateşi Yakalamak'ın gişe rekorları kırması ile gündemde ve sevinerek söylüyorum ki, gerçekten de kırdığı rekorları hak edecek kadar iyi bir yapım ile karşı karşıyayız. 
Serinin ve filmlerin ana hikayesini özet geçmek istemiyorum, çünkü sanırım hem herkesin artık az da olsa ne hakkında olduklarına dair bir fikri var, hem de bu yazıyı olabildiğince spoilersız tutmak istiyorum. Francis Lawrence imzalı, Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Woody Harrelson, Sam Claflin, Jena Malone gibi isimlerin başrollerinde olduğu film de, bundan önceki filmde neler olduğunu hatırlatmadan ikinci kitabın başladığı yerden, yani oyunlardan birkaç ay sonra başlıyor. Durum kısaca şöyle:
Açlık Oyunları'nda Capitol'ü ters köşeye yatırarak galip gelen Katniss ve Peeta, yaşadıkları korkunç deneyime rağmen hayatlarına devam etmeye çalışmaktadır, ama Capitol peşlerini bir türlü bırakmaz. Her Açlık Oyunları kazananını olduğu gibi onları da, tüm districtleri gezip TV'de röportajlar verecekleri ve böylece Capitol'ün acımasız baskısını sağlamlaştırmaya çalışacakları bir "zafer" turu beklemektedir. Ancak, districtlerde Katniss ve Peeta'nın oyunlardaki başkaldırısını takiben direnişler başlamıştır. Capitol bu durumdan çok rahatsızdır ve Katniss ve Peeta'yı zor günler beklemektedir. 
Katniss'in yaşadığı baskı, korku ve travmayı, Jennifer Lawrence gerçekten insanı şaşkınlığa uğratacak kadar iyi canlandırıyor. Josh Hutcherson da Katniss'i kendini hiçe sayacak kadar çok seven Peeta Mellark rolünde yeterince inandırıcı. Ben ikili arasında pek inandırıcı bir romantizm tutturulduğunu düşünmesem de, filmin ana meselesi aşk olmadığından bu konunun bir sıkıntı yarattığını düşünmüyorum. Districtlerin yaşadığı baskı, zulüm, yokluk ve en sonunda başlattıkları başkaldırı da gerçekten çok iyi yansıtılmış. İzlediğinizin totaliter bir yapıya karşı başlatılan bir devrimin hikayesi olduğu, bunun da sadece zaferden değil, işkence, ölüm ve göz yaşından geçtiği , PG-13, yani 18 yaşından küçüklerin izleyebileceği bir film için o kadar iyi çizilmiş ki, Jennifer Lawrence'ın da performansı sayesinde çoğu sahnede tüylerim diken diken oldu.


Filmin kitabın yarattığı etki (ve de dehşete) bu kadar yaklaşabilmesi, açıkçası beklediğim bir şey değildi. İlk film Açlık Oyunları, ortalama üzeri ve iyi oyunculuklu bir filmdi sadece. Ateşi Yakalamak'ın ilk filmi bu kadar gölgede bırakmasının başlıca sebebi, bence yönetmen koltuğunda yaşadığı değişiklik ve bütçesindeki artış. Gary Ross ilk filmde ortaya fena bir iş çıkarmasa da, muhtemelen izleyiciyi hikayenin içine çekmek için seçtiği sallantılı kamera tekniğiyle filme ucuz bir korku filmi havası katmıştı. Ateşi Yakalamak'ta ise Francis Lawrence öncelikle bundan kurtulmuş. Film yine ilkinde olduğu gibi oldukça uzun, ama bu sefer senaryonun hızının çok iyi ayarlanmış olması sayesinde filmi izlerken vakit su gibi geçip gidiyor. Bunu da yine Gary Ross'un ilk filmin senaryo kredilerinde de yer almasına bağlamadan edemiyorum. Özel efektler, özellikle de oyunlarda ve Capitol'de, ilk filmdekinin gömlek gömlek üstünde ve Capitol terörünü insana iyice hissettiren cinsten. İkinci kitapta karşımıza çıkan serinin önemli karakterleri Finnick Odair ve Johanna Mason'ın, son derece yerinde bir seçimle Sam Claflin ve Jenna Malone'a gitmesi, yeni Game Keeper Plutarch rolünde Philip Seymour Hoffman gibi bir ismin olması da, Ateşi Yakalamak'ın ilk film Açlık Oyunları'na karşı avantajlarından. Açlık Oyunları, bu anlamda Amerika'nın Harry Potter franchise'ı gibi düşünülebilir, "ciddi" ve "ağır" hatta Oscar'lı oyuncuları kadrosunda barındıran bir YA franchise'ı olarak yani. 
Aslında film ve öyküsü üzerine, özellikle de polis baskısı meselesini bizim de toplum olarak yakından deneyimlediğimiz bugünlerde, söylenebilecek çok şey ve kurulabilecek çok paralellik var. Ancak spoilersız bir yazı yazma sözüme sadık kalmak adına, yazımı burada kesiyorum. Kısacası, "Şu YA serilerinden birine bir bakayım bakalım," diyenler için zaman ve paranızı hak eden sayılı yapımdan biri Açık Oyunları 2: Ateşi Yakalamak. Hayranları, hedef kitlesi için fazladan söylenebilecek bir şey yok, onlar zaten kesinlikle bir şekilde izleyecektir diye tahmin ediyorum. Bundan sonraki iki filmi sabırsızlıkla bekliyorum!

3.10.13

Kısa Kısa.. #2

Bunca zamandır varlığından bile haberdar olmadığıma çok yandığım Drop Dead Gorgeous, şahane bir komedi filmi. Amerika'nın kırsal eyaletlerinden birinde düzenlenen lise güzellik yarışması, o kasabanın tek heyecan kaynağıdır. Yarışmaya katılan kızlar kadar kızların aileleri ve kasaba sakinleri de, bu yarışmanın getireceği ortalama Amerikalı için sıradan ancak kendileri için önemli ve büyük kazançlar ile kafayı bozmuştur. Bu obsesyon cinayete kadar varır ve herkesin gerçek yüzü ortaya çıkar. Kirsten Dunst, Denise Richards, Kristie Alley gibi isimlerin baş rolde olduğu film, aynı zamanda Amy Adams'ın ilk filmi olma özelliğini taşıyor. Belgesel formatında çekilmiş olması, yarattığı komik, absürd ama bir o kadar da gerçekçi durumlar, aynı zamanda önemli de bir Amerikan popüler kültürü eleştirisi sunuyor. Mutlaka izlenmeli! Çok, çok, çok iyi! 



Son zamanlarda izlediğim filmler arasında beni en fazla hayalkırıklığına uğratan film World War Z sanırım. Senaryosunun defalarca yeniden yazıldığı, stüdyonun ortaya çıkan sonuçtan memnun kalmadığı vs vs gibi dedikodular film gösterime girmeden önce ortalıkta dolanıyordu, ama tüm bunlara rağmen böylesine ne olacağına karar veremeyen bir senaryo ile karşılacağımızı tahmin etmiyordum. Birden ortaya çıkan ve tüm dünyayı ele geçiren bir virüs (28 Days Later'a selam ola) insan nüfusunu tehdit etmektedir. Birleşmiş Milletler için çalışan Brad Pitt'in canlandırdığı Gerry Lane, bu duruma çare bulmakla görevlendirilir. Bu konuda tereddütleri olan Lane, ailesinin de tehlikede olması sebebiyle görevi isteksiz de olsa kabul eder. Sonrası da zombiler, vahşet, umutsuz gelişmeler, ama her şeye rağmen zafer.. Son derece klişe ve sıradan bu hikayeyi benzerlerinden ayırabilecek karakter donanımı ve arka plan hikayesi (Lane'in geçmişinde onu Birleşmiş Milletler'den uzaklaştıran şeyin ne olduğu örneğin) ne yazık ki yok ve Brad Pitt'in saçları bile filmi kurtaramıyor.



İtiraf etmeliyim ki, 80lerin en popüler gençlik filmlerinden Teen Wolf'a cevaben çekilmiş bu filmi izlemek için benim gereksiz merakıma sahip olmak gerekiyor :) Blake Lively'nin daha ünsüz kardeşi Robyn Lively'nin başrolde olduğu film, kült mertebesine ulaşmış ve bu mertebenin hakkını verecek kadar zor ulaşılır, ortalama bir film. Gösterişsiz ve inek Louise, okulda kimsenin ilgisini çekmeyen, futbol takımı kaptanı Brad'e aşık bir kızcağızdır. Bir gün bir başka cadıdan doğaüstü güçleri olduğunu öğrenir. Bildiğiniz, daha önce bin kez işlenmiş bir hikaye yani :) Filmin sonunda tahmin edebileceğiniz gibi Louise kuğuya dönüşüyor ve hayallerinin erkeğine kavuşuyor. "İzlemeyeyim ama azıcık da merakımı gidereyim," diyenleri şu videoya yönlendireyim ve VHS'den çekme bir kopyasının isohunt'tan bulunabileceğini de sözlerime ekleyeyim.



Freaks and Geeks'den beri Seth Rogen'a olan sevgim bir başkadır. James Franco ile kendisini daha önce çok çok komik Pineapple Express'te de izlemiş olduğumdan, bu ikiliyi tekrar birlikte izleme konusunda son derece heyecanlıydım. James Franco, Rogen, Jonah Hill, Jay Baruchel, Danny McBride ve Craig McRobinson'dan oluşan kadronun kendilerini canlandırdıkları bir kıyamet günü filmi fikri de, en baştan beri bana hep yüksek potansiyelli bir fikir gibi gelmişti. Tüm bu pozitif işaretlere rağmen film, bence potansiyelinin çok altında bir performans gösteriyor. En komik anları trailer'da zaten izleyebileceğiniz anlar (McBride'ın pek PG-13 olmayan bir sahnesi hariç) ve şakaların çoğunun bu oyuncuları iyi tanımayan, takip etmeyen ve haklarında çıkan haberleri bilmeyen izleyiciyi pek güldüreceğini düşünmüyorum. Yine de eğer bu isimleri takip ediyorsanız, sırf The Exorcism of Jonah Hill bölümü için bile izlenir.



Spielberg klasiklerinden Jurassic Park, gösterime girişinin 20. yılı dolayısıyla geçtiğimiz aylarda bu sefer 3D'de yeniden gösterimdeydi bildiğiniz üzere. Daha önce, TV'de parça pörçük izlediğim bölümlerini saymazsak, hiç izlemediğim bu filmi yeniden gündemde olmasını fırsat bilerek sonunda izledim ve de büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Çocuklar ve yeniyetmeler için (filme en çok ilgiyi gösteren kesim için yani) neden çekici olabileceğini kestirebiliyorum, ama benim için ne hikayenin, ne karakterlerin ne de filmde yaratılan gerilimin hiçbir çekiciliği olmadı maalesef. O kadar ki, üçlemeyi izleme niyetindeydim, ama bu filmden sonra ondan da vazgeçtim. Çocuk istemeyen Alan Grant'ın Jurassic Park'ta yardım ettiği çocuklar nedeniyle baba olmaya ısınması hikayesini de çok altı boş ve garip buldum. Benim için filmin tek artıları Jeff Goldblum ve Seinfeld'in Newman'ı Wayne Knight'tı.  


Geçtiğimiz aylarda baş rollerinden Cory Montheith'in overdose'dan ölümüyle gündeme gelen Glee'nin hayatımıza kattığı en iyi şeylerden biri, kesinlikle Pitch Perfect'in sinemaya uyarlanmasının yolunu açması oldu. Evet, Pitch Perfect bir roman uyarlaması ve okul korolarını konu edinen işler arasında komedisiyle ön plana çıkıyor. En güzel tarafı da, Glee'den farklı olarak Amerikan lisesi klişelerinden uzak (Pitch Perfect üniversitede geçiyor) olması, ve kendisini ciddiye almaması. Anna Kendrick, True Blood'ın Sarah Newlin'i Anna Camp, bu filme kadar kendisini yeterince takdir etmediğim Avustralyalı komedyen Rebel Wilson ve de tabii ki Skylar Astin gibi müzikal tiyatroda deneyimli isimleri kadrosunda barındırması da cabası. İzleyin ve müzikal tiyatro seven tanıdıklarınıza mutlaka izletin!

Follow on Bloglovin

5.8.13

Byzantium: "Feminist Bir Vampir Meseli"



SPOILER İÇERMEKTEDİR! 

Joss Whedon, Buffy the Vampire Slayer'dan bahsederken, "Vampirlerle ilgili sahip olduğunuzu iddia edemeyeceğiniz tek şey 'ilk'tir," der. Sırf geçtiğimiz 10 seneyi bile değerlendirdiğinizde bu önermenin ne kadar doğru olduğunu görmemek mümkün değil. Vampirler her eğlence ve sanat formatındalar ve pek de bir yere gidecekmiş gibi görünmüyorlar. Vampire Diaries spin-off'u The Originals ve geçtiğimiz İstanbul Uluslarası Film Festivali'nde gösterime girmiş Byzantium, vampir ürünlerinin benim aklıma gelen ve takip ettiğim en yenileri.
Byzantium, The Crying Game ile En iyi Senaryo Oscar'ını kazanmış Neil Jordan imzalı bir film. Başrollerinde Gemma Arterton, Sam Riley ve Saoirse Ronan gibi yakın zamanda isimleri duyulmaya başlamış, gelecek vaat eden isimler var. Senaryosu, Moira Buffini tarafından kendi oyunundan filme uyarlanmış. 

Ben filmi sadece Saoirse Ronan için izlemeye başlayıp hikayenin orijinalliği karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradım. Byzantium, vampir kanonunda yine görece yakın zamanda gösterime girmiş bir roman uyarlaması olan Let the Right One In kadar önemli olacağını düşündüğüm bir hikaye. Bunda da oyun yazarı Buffini'nin senaryosunun büyük bir etkisi var. 
(Buraya kadar SPOILER uyarımı dikkate almamış okurları tekrar bir uyarmakta fayda görüyorum. Bundan sonra diyeceklerim filmden aldığınız hazzı büyük bir ölçüde etkileyebilir, bilginize :) )
Buffini'nin öyküsü, filmin başında ilişiklerini bilmediğimiz Clara ve Eleanor'un gizemli hayatını konu ediniyor. Fahişe Clara, hikayesini kimselere anlatamadığı için büyük bir yalnızlık ve mutsuzluk içinde yaşayan Eleanor'u korumayı kendine görev edinmiş. Kendilerine peşlerindeki tehlikeyi bertaraf etmek için devamlı kaçış ve yalanlardan oluşan bir hayat kurmuşlar ve en son yerleştikleri yerden de Clara'nın işlediği bir cinayet yüzünden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Filmin bu noktasına kadar Clara ve Eleanor'un vampir olduklarını anlamamıza neden olacak birkaç ipucunun dışında herhangi bir bilindik vampir numarası ile karşılaşmıyoruz. Clara da Eleanor da, süper hızlı ya da güçlü değil, güneşe çıkabiliyorlar, sivri dişleri yok. Bu anlamda vampir kanonundaki vampirlerden son derece farklılar. Hayatlarını idame ettirebilmek için kana ihtiyaçları var, ama para kazanmak zorunda olmak gibi son derece insani sıkıntılardan uzak değiller. Clara, Eleanor'u fahişelik yaparak kazandığı paralar ile geçindiriyor. Sanırım kan içmelerinin dışında, bildiğimiz vampirlere benzer herhangi bir yanları yok :) Bunu da damara ulaşmalarına yardım eden baş parmak tırnaklarının yardımı ile yapıyorlar. Bu da, açıkçası benim çok orijinal bulduğum bir başka özellikleri. 

Byzantium'u farklı ve orijinal kılan, vampir fizyolojisinde yaptığı yeniliklerden ibaret değil. Clara ve Eleanor'un vampirizm öyküsü, film ilerledikçe flashbackler sayesinde öğrendiğimiz üzere, bir erkek hegamonyasından kaçış ve ona rağmen varolma öyküsü.


Fakir bir genç kızken Albay Ruthvell tarafından geneleve düşürülmüş Clara, tüm çabalarına rağmen hamile kalır. Kızını kendi kaderinden kaçabilmesi için bir manastıra verir ve onun masraflarını fahişelik yaparak kazandığı parayla karşılar. Ruthvell'in zulmünden kurtulamamıştır, üstüne üstlük bir de verem olur. Günleri sayılı bir hâlde kendisi de hasta olan Ruthvell ile ölmeyi bekler. Bir gün, Ruthvell'in asker arkadaşlarından öldü sanılan Darvell ikiliyi ziyarete gelir. Seneler geçmesine rağmen hiç yaşlanmamıştır. Ruthvell'e kendisi gibi olabilmesi için bir harita bırakır. Carla, haritayı ondan çalar ve yola koyulur. Adsız sansız, yerliler tarafından uğursuz kabul edilen bir adayı işaret etmektedir bu harita. Clara, adadaki tek mağaraya girer ve bu mağarada ruhuna elveda edip yeniden doğar. Ancak, Ruthvell'in zulmü, bu sefer de Eleanor'u rahat bırakmaz ve Eleanor, Ruthvell'in kendisine bulaştırdığı hastalık yüzünden ölümün eşiğine gelir. Clara, Eleanor'un kendisi gibi kötü bir kadere yenilmesine dayanamaz ve onu da adaya götürür. Böylece anne kız, kan içmeye mahkum bir şekilde 200 yıl boyunca birlikte yaşarlar. Ama bu hayat da yine erkek zulmü altında geçen bir hayat olacaktır. Darvell'in haritası, kendilerini "brotherhood" olarak adlandıran bir vampir topluluğunun haritasıdır. Bu topluluk, aralarına sadece zengin ve eğitimli erkekleri kabul etmektedir. Clara hem bir kadın, hem de bir fahişe olduğundan bu topluluk tarafından dışlanır. Üstüne bir de topluluğun en büyük yasaklarından olan "Kadınlar bir başkasını dönüştüremez," kuralını Eleanor ile çiğnediğinden, 200 yıl boyunca Darvell'in de içinde bulunduğu bu topluluk tarafından her yerde aranır. İşte Clara ve Eleanor, bu topluluktan kaçmaktadır. 


Bu son derece karmaşık ancak orijinal ve iyi kurgulanmış öykü, vampirizm gibi içinde insana dair olanı barındırdığı ölçüde başarılı olan, ama bunu her zaman başaramayan bir dalı benim için yeni, ilginç ve tekrar düşünmeye değer kıldı. Let the Right One In'den beri kendi adıma bunu başaran bir öykü ile karşılaşmamıştım, ki bilen bilir, gereğinden fazla vampir öyküsü ile haşır neşir oldum, oluyorum :) Neil Jordan, filmin gösterime ilk kez girdiği Toronto International Film Festival'da bu öyküyü "feminist bir vampir meseli" olarak tanımlamış, bu Byzantium için bence son derece başarılı bir tanımlama. İkilinin hayatları boyunca maruz kaldığı zulüm, gerçekten de dönüp dolaşıp cinsiyet meselesinde kilitleniyor. Özellikle Clara'nın öyküsü, (fahişeliğe itilmesi, vampirizmin simgelediği "güç"e sahip olduğu için dışlanması, bu gücü başka bir kadına bahşettiği için cezalandırılması) içler acısı bir cinsiyetçilik öyküsü. Eleanor'un annesinden kopup kendi kimliğini kazanma ve Frank'e aşık olma öyküsü ise, biraz daha tanıdık ve romantize bir öykü ama Clara'nın hikayesini öğrenme sürecinde izleyice yardımcı olma açısından önemli. Ancak filmin can alıcı tarafı kesinlikle Clara ve Clara'yı canlandıran Gemma Arterton. Ben filmi Ronan için izlemeye başlasam da, Arterton'un performansından kesinlikle çok daha fazla etkilendim. Aralarında anne-kız ilişkisini işler kılacak bir yaş farkı olmayan ikilinin bu dinamiğini, Arterton'un Clara'yı canlandırırken çok iyi yakaladığı çaresizlik, beklenmedik derecede gerçekçi kılıyor. Onun performansını izleyip Clara'ya hayran olmamak, Eleanor için aldığı kararları ne kadar haksız olsa da anlamlandırmaya çalışmamak mümkün değil. Arterton'un yanı sıra ben Sam Riley'nin Darvell performansını, filmin sinematografisi ve müziğini de çok başarılı buldum. Özel efekte yaslanmayan, atmosferik ve performansa dayalı vampir öykülerini sevenlere, kesinlikle tavsiyemdir. 

Follow on Bloglovin

28.7.13

Kısa Kısa...

Son zamanlarda beni hakkında uzun uzun yazmaya iten herhangi bir şeye denk gelmeyince, yakın zamanda izlediğim ve beğendiğim filmler hakkında bir "Kısa Kısa.." serisi başlatmaya karar verdim. Bu seri ben "yeterince" film izledikçe güncellenecek ve bu filmler üzerine adı üstünde kısa notlardan oluşacak. Tabii yine beğendiğim ya da tartışmak istediğim filmler ile ilgili uzun yazılar da yazmaya devam edeceğim. Hadi o zaman daha fazla uzatmadan başlayalım. 

Sıkça takip ettiğim torrent kaynaklarımdan birinde karşıma çıkan Oblivion bu senenin Nisan ayında gösterime girmiş bir bilim-kurgu. Başrolünde Tom Cruise, Bond serisinden tanıdığımız Olga Kurylenko, ve Andrea Riseborough var. Görece küçük rollerde Morgan Freeman ve Melissa Leo gibi daha "ağır top" sayılabilecek oyuncular da karşımıza çıkıyor. Uzaylılar tarafından saldırıya uğramış ve Ay'ı kaybetmiş Dünya son demlerini yaşamaktadır. Cruise'un canlandırdığı Jack ve Riseborough'nun canlandırdığı Vika, Dünya'nın enerji kaynaklarını depolamakla sorumlu iki kişilik bir takımdır. Görevlerini tamamladıktan sonra insanoğlunun yerleştiği Satürn uydusu Titan'a döneceklerdir. Ancak Jack, silinen anılarının yankılarından bir türlü kurtulamamakta ve Vika'nın aksine görevini sorgulamaktadır. Tam da bu sebepten, görevini ve varlığını sorgulamasına sebep olacak zorluklar ve gerçekleklerle karşı karşıya kalacaktır. Oblivion, kesinlikle ortalamanın üstünde, başarılı bir bilim-kurgu. Tron: Legacy'nin de yönetmeni Joseph Kosinski tarafından önce çizgi-roman olarak tasarlanmış, sonra da sinemaya uyarlanmış. Tom Cruise'un son derece garip Scientology bağlantısını, geçen yazki yine Scientology'nin ön planda olduğu Katie Holmes ile boşanma fiyaskosunu ve de tabii Oprah'nın koltuğundaki zıplamalarını göz ardı edip kendisini ciddiye alabilirseniz fena da bir seyir sayılmaz. Açıkçası ben bu filmle anladım ki ben kendisini artık ciddiye alamıyorum ve Tom Cruise gerçeğini unutup filmin içinde kaybolamıyorum. Bu dertten muzdarip olmayanlara önerilir. 

Çok sevdiğim John Hughes'un sürekli bir yerlerde karşıma çıkan ve bir türlü izleyemediğim bu filmi Weird Science'ı sonunda izledim. 15 yaşındaki Gary ve Wyatt, okulun en ezik ve kızlardan yana bahtı bir türlü gülmeyen takımındandır. Bu durumdan kurtulmak için bir gün kendilerine bilgisayarda hayallerinin kadınını yaratırlar. Ortayan çıkan kadın Lisa, gerçekten de güzelliği ve zekası ile ikiliyi oldukça popüler ve aranır kılar ama başlarına da açılmadık dert bırakmaz. Breakfast Club, Sixteen Candles, Pretty in Pink gibi klasik John Hughes filmlerinin yanında bence sönük kalsa da aynı 80ler naifliğinde bir film Weird Science. Özellikle bilgisayar içeren sahneleri günümüz 15liklerini pek açmayacaktır diye tahmin ediyorum. Ama ben 15 yaşındayken izleseydim muhtemelen çok severdim. Saydığım John Hughes filmlerinin performansını beklemeyin ama John Hughes olsun da taştan olsun diyorsanız da kaçırmayın. 


Yine sıkça karşıma çıkan ve yeni izlediğim bir komedi filmi. Owen Wilson, Vince Vaughn ve Rachel McAdams'ın başrollerde olduğu film, Christopher Walken, Bradley Cooper ve Isla Fisher gibi büyük isimleri de bomba rollerde karşımıza çıkarıyor. Ezelden beridir BFF olan John ve Jeremy, binbir yalan söyleyerek yabancıların düğünlerine gidip kadınlarla tanışıp onlarla birlikte olmayı kendilerine hobi bellemiştir. Ancak her romantik komedide olduğu gibi, ikili bu düğünlerden birinde yatağa atmaya çalıştıkları kadınlara aşık olunca işler karışır. Judd Apatow erkek arkadaşlığı üzerinden komedilerle gişede paraya para dememeye başlamadan önce çekilmiş bu film, o filmleri kesinlikle aratmıyor. Owen Wilson ve Vince Vaughn filmde gerçekten mükemmel ve inanılmaz inanılır bir ikili yaratmışlar. Vaughn'un içine düştüğü durumlar ve diyalogları klasik olacak cinsten. Ben açıkçası izlerken çok eğlendim ve çok iyi vakit geçirdim. Biraz uzun ve zaman zaman gereğinden fazla romantizme kaçtığı yerler yok değil ama sırf Vaughn için bile izlenir.
Follow on Bloglovin

22.7.13

Haywire: Soderbergh'in Gina Carano Güzellemesi

Bu yazıya şu önerme ile başlamamda fayda var: Aksiyon filmlerine karşı tahammülüm yüksektir. (Genel olarak sanat / entertainment ürünlerine karşı da yüksektir ama konumuz onlar değil :) ) Herhangi bir sebepten merak ettiysem ve beni çok rahatsız eden bir şey söz konusu olmadıysa sonuna kadar izlerim. Sanırım şimdiye kadar sonunu getiremediğim tek aksiyon filmi Transformers'dı, onda da yönetmenin sonra medyada da sıkça yeralan cinsiyetçiliğine, Megan Fox'un devamlı orasına burasına zoomlamasına dayanamamıştım. Haywire'ı da inanılmaz sıkıcı ve de boş senaryosuna rağmen izledim ve de beni çok şaşırtan ve üzerinde konuşulması gerektiğini düşündüğüm birkaç konuda oldukça olumlu bir manzara ile karşılaştım.
Filmografisini gişede başarılı olsa da çok tutarsız bulduğum ve de "olayını" pek çözemediğim Soderbergh'in yönetmenliğini yaptığı Haywire, alanında "en iyi" sayılan gizli örgüt ajanı Mallory'nin intikam öyküsünü ele alıyor. Kendi patronu tarafından öldürülmeye çalışılan Mallory, bu ihanetin sebebini anlamak ve intikamını almak için yola koyuluyor. Bu yolda da karşısına hem elimine etmesi gereken, hem de ona yardımı dokunan birçok insan çıkıyor. Film, tam anlamıyla bundan ibaret. Hatta ben biraz daha süslemiş ve de kulağa heyecanlı gelecek hale getirmiş olabilirim. Gerçekten de Haywire'da bundan ötesi yok. Benim hakkında söylemek istediklerim de (neyse ki) senaryo ile ilgili değil.
Filmin ana karakteri Mallory'yi canlandıran Gina Carano aslında bir mixed martial arts dövüşçüsü. Haywire onu bir aksiyon oyuncusu olarak geniş kitlelere tanıtan ve aksiyon dalında SAG (Screen Actors Guild) ödülüne aday olmasını sağlayan ilk film. Soderbergh bu rolü Gina için yazmış ve Gina her ne kadar Michael Douglas, Ewan Mcgregor, Antonio Banderas ve Michael Fassbander gibi isimlerle karşı karşıya gelse de filmi tek başına sırtlanıyor. Ancak Gina Carano'nun oyunculuğu kendisi gibi deneyimsiz birinden beklenenin ötesine geçemiyor ne yazık ki. Gerçi, senaryonun da ona çok bir malzeme verdiği söylenemez. Mallory'nin tüm film boyunca tek motivasyonu intikam, tek dişe dokunur özelliği ise işinde yani dövüşte iyi olması. Benim de bahsetmek istediğim tek nokta aslında bu. 
Gina Carano, mixed martial arts dünyasında güzelliği ile tanınan, hatta bu dalın "yüzü" olarak bilinen, gerçekten de güzel bir kadın. Ancak Hollywood'a hitap edecek yüze ve vücuda sahip değil. Hollywood'da (aslında dünyada bile diyebiliriz) sıkça görmeye alıştığımız, hatta normal bellediğimiz kamera önünde "normal", normal hayatta ise açlıktan ölecek gibi duran bir fiziğe değil, son derece sağlıklı bir vücuda sahip. Bu da filmde tabii ki belli oluyor.


Ne yazık ki bize dayatılan kadın vücudunu görmeye o kadar alışmışız ki, bu konunun ne kadar problematik olduğunun farkında olmama rağmen film boyunca gözlerim Carano'yu çok yadırgadı. Bunu yazarken ben de bir anlamda bu önyargı ve ayrımcılığı besliyorum, farkındayım, ancak böyle bir konuyu tartışmadan da aşmamız maalesef mümkün olacak gibi görünmüyor. Kilo, vücut tipi stereotype'ı sorunsalının yanı sıra, Carano, Haywire'da yine bize dayatılan kadın savaşçı / dövüşçü görüntüsünden çok farklı dövüşüyor. Erkeğe benzetilen, erkek gibi hareket eden, erkek fizikalitesinde çizilen ve realist olmayan bu dövüşçülerden farklı bir stili var Carano'nun. Doğal olan da bu zaten :) Ama film formatında görmeye alışkın olmadığımızdan bunu da yadırgıyoruz ister istemez. Mallory, öncelikle, dövüştüğü kendinden iri ve kas yapısı güçlü erkekler karşısında vücut ağırlığını kullanıyor, ya da onların vücut ağırlığını kendi safına çeviriyor. Pis dövüşüyor, eline geçirdiği vazo vs'yi kafalarında parçalamaktan, kaslarının en fazla olduğu bacaklarıyla onları boğmaktan aşağı kalmıyor. Duvardan güç alıp düşmanına tekme attığında bunu bizi gaza getirmek değil hız kazanmak için yaptığını görebiliyorsunuz. Bu anlamda gerçekten de önemli Carano ve Soderbergh'in Haywire ile başardığı. Açıkçası ben "güçlü kadın" rolünde böyle bir karakter ve oyuncuyu izlemekten büyük bir haz aldım. Mallory, filmde kimsenin karısı, sevgilisi vs değil, aşk / sevgi / koruma içgüdüsü gibi kadın karakterlerin ana motivasyonları ilan edilmiş stereotypelarla hareket etmiyor. Ayrıca bir süpermodele de benzemiyor. Tüm bunlara rağmen güzel, seksi ve de çok güçlü. Bu anlamda Haywire önemli bir film, Gina Carano'nun bu filmlerde karşımıza çıkması önemli bir mesele ve Soderberg berbat bir senaryoyla da olsa en azından bunu başardığı için takdir edilesi. 
Umarım Carano'yu Hollywood'da daha büyük prodüksiyonlarda kilo vermeden, kendi stilinden uzaklaşmadan dövüşürken görmeye devam ederiz. Ben bu anlamda Hollywood'dan umutlu değilim ama Carano'dan umutluyum. 
Follow on Bloglovin

9.7.13

Man of Steel: Superman'in Günümüz Dünyasında Varolma Çabaları


SPOILER İÇERİR!

Superman, en çok bilinen süper kahramanlardan olmasına rağmen 26 sene önce 4. ve son filmi gösterime giren ilk franchise'ın sonlanmasından beri büyük ekranda başarılı olamamış bir karakter. Superman'in kaderini benimsemeden önceki yıllarını işleyen Smallville'i bir kenara bırakırsak, bu böylesine popüler bir karakter için oldukça uzun bir süre. Tabii bunun sebebi film takipçilerinin Superman'i sinemada görmek istememesi, ya da stüdyoların Superman'e para yatırmaktan çekinmeleri değil.. Superman 2006'da Superman Returns adıyla Bryan Singer yönetmenliğinde tekrar sinemaya uyarlandı. Ancak film en ince tabirle gişede patlayınca hem bir franchise ihtimali, hem de Superman'in sinemada yakın bir zamanda tekrar görünme ihtimali rafa kalkmış oldu. O filmden 7 yıl sonra Superman yeni bir uyarlama, yönetmen ve oyuncu kadrosuyla tekrar karşımızda. Ve de bu sefer son derece hırslı bir proje olarak.
Man of Steel, 1978'deki ilk sinema uyarlamasında olduğu gibi Superman'in gezegeni Krypton'da başlıyor. Krypton, doğal kaynaklarını tüketmiş, ölmek üzere olan bir gezegendir. Jor-El ve karısı Lara, yeni doğan oğulları Kal-El'i kurtarmak için onu Dünya'ya gönderirler. Amerika'nın kırsal eyaletlerinden birine iniş yapan Kal-El, onun "özel" olduğunu bilen Jonathan ve Martha Kent tarafından evlat edinilir, Clark Kent ismini alır. 1978 tarihli filmde Superman'in hikayesinin bundan sonrası, Clark'ın The Daily Planet'te sakar, ürkek bir alter-ego ile herhangi biriymiş gibi davranıp bir yandan da Superman kostümü içinde kötülerle "savaşması"ndan ibaret. Bir de Daily Planet'teki iş arkadaşı Lois Lane'e olan aşkı var tabii ki. Bunların dışında, sadece 78 tarihli filmde değil, bu franchise dahilindeki 4 filmde de, Clark Kent doğuştan iyilik timsali, insancıl, kriptonit haricinde yenilmez, devamlı gülümseyen, herkesin sevgilisi bir iyi niyet maskotu olarak çiziliyor. Yani Superman bu uyarlamalarda açıkçası baya sıkıcı. 


Zack Snyder yönetmenliğindeki Man of Steel projesi, karakterin bu tek boyutluluğunu yenmek, onu 2010'larda ciddiye alınabilecek derinlikte bir karakter olarak yeniden tanımlamak için büyük bir çaba sarf etmiş. Öncelikle, orijinal franchise'daki Superman'in kahraman olma hikayesinden çok daha ayrıntılı bir arka plan hikayesi ile karşı karşıya kalıyoruz Man of Steel'de. Bu Clark Kent'in sorgusuz bir insan sevgisi ve iyilik yapma güdüsü yok. Kimliği ile, güçleri ile ciddi sıkıntıları var. Henüz pelerini üzerine kuşanmamış. Etrafında olan kaza, facia gibi durumlarda güçlerini kullanarak insanlara yardım ettiği durumlar kendisine pahalıya mal olmuş, sürekli yer değiştirmek, kimliğini saklamak zorunda kalmış. Sırf kimliği açığa çıkmasın diye babası Jonathan'ın ölümüne göz yummak zorunda kalmış. Kendini "Superman" olarak adlandırmayan, kendi rızasıyla tayt giyip pelerin kuşanmayacak bir adam karşımızdaki. Peki ne oluyor da Superman, Superman oluyor? İşte filmi çekici ve izlenmeye değer kılan da, karakterin kendi içinde yaşadığı, ancak günümüz dünyasında mümkün olabilecek (70ler'de olamayacak örneğin) bu karamsar ikilem ve maruz kaldığı durumlar. 
Man of Steel'de Superman'e bu üç boyutluluğa kazandırmaktan sorumlu iki isim var: İlki, Batman franchise'ında da bu filmde de senaryo öykülerinden sorumlu David S. Goyer, diğeri de Batman'in can damarı, bu filmde de senaryo üzerinde çalışmış olan Christopher Nolan. Bu ikiliden beklenebileceği üzere filmin en başından itibaran, Krypton'dan Dünya'ya uzanan bir distopya söz konusu. Krypton, sadece doğal kaynakları tükenmiş bir gezegen değil. Gezegende doğal yollarla çocuk yapılmıyor, "üretilen" çocukların toplumda benimseyecekleri roller onlar doğmadan belirleniyor. Kal-El, yani Superman, yüzyıllar sonra Krypton'da doğal olarak dünyaya gelmiş ilk çocuk. Krypton yok olmadan önce, gezegenin yönetiminden memnun olmayan ordu generali Zod bir darbe teşebbüsünde bulunuyor ve gezegenin en büyük suçlarından birini işleyerek konsül üyelerinden birini öldürüyor.
Clark Kent de, içinde yaşadığı toplumun kendisini nasıl karşılayacağından emin değil. Bu yüzden kimliğini uzunca bir süre gizliyor, ancak Zod, onun Dünya'da olduğunu öğrenip gezegeni tehdit edince insanlara teslim oluyor. Giydiği Superman kostümü, kendini bir kahraman, kurtarıcı olarak gördüğünden değil. O kostüm, Krypton vatandaşlarının zırhlarının altına giydikleri sıradan bir kostüm ve Superman'in kahramanlığından çok nereden geldiğine işaret ediyor. Göğsündeki "S" de yine gezegenin simgelerinden biri ve "umut" anlamına geliyor. 


Tüm bunların yanı sıra, Man of Steel'in bir başarısı da Clark Kent ve Lois Lane arasındaki ilişkiyi işleme biçimi. İlk franchise'da Lois ne kadar başarılı, aklı selim bir gazeteci olarak çizilse de Superman'in karşısında devamlı ayılıp bayılıyordu. Ayrıca tüm zekasına rağmen Superman ve Clark Kent'in aynı kişi olduğunu çözmesi epey bir vakit alıyordu. (Bu arada bu konuyu Man of Steel'in ikinci filminde nasıl işleyeceklerini çok merak ediyorum. Umarım yine "Gözlüklerle tamamen tanınmaz birine dönüşüyor" masalına maruz bırakılmayız.) Amy Adams'ın Lois Lane'i çok daha ayakları yere basan, insanı izlerken utandırmayacak bir Lois Lane. Clark Kent'in sırrını ilk kez o çözüyor ve buna rağmen onu afişe etmiyor. Gezegenini ve Clark'ı kurtarmak için uzaylılarla karşı karşıya gelecek kadar cesur ve onları alt edecek kadar zeki. Tabii yine birçok kez Superman tarafından kurtarılıyor, ancak aralarındaki ilişki tamamen eşit ve adil bir ilişki. Bunu görmek, kadın-erkek ilişkilerinin son derece problemli çizilmeye devam edildiği günümüz popüler sineması adına beni çok mutlu etti. Filmin sonunda Clark Kent, diğer uyarlamalardan bildiğimiz üzere The Daily Planet gazetesinde çalışan Clark Kent'e dönüşüyor. Onun sırrını Lois'in nasıl taşıyacağı, aralarındaki dinamiğin nasıl olacağı da, bundan sonraki film için bir merak unsuru. 
Ağırlıklı olarak hikayeye odaklandım, farkındayım, ama oyunculara da hakkını teslim etmek lazım. Henry Cavill, Superman rolü için gerçekten karakterinin insan olmadığına inandıracak kadar fiziğini değiştirmiş. Böyle bir değişimin nasıl bir çalışma gerektirdiğini düşünmek bile istemiyorum. Diğer tüm rollerde de çok ve büyük ödüllü isimler var. Lois Lane'i Amy Adams, Superman'in babası Jor-El'i Russel Crowe, Dünya'lı babasını Kevin Costner, Dünya'lı annesini Diane Lane, bu filmin kötüsü General Zod'u ise Michael Shannon canlandırıyor. Daha burada sayıp kafanızı şişirmek istemediğim başka birçok rolde de hep tanıdık ve başarılı isimler var. Bu da filmin çıtasını gerçekten çok yükseltiyor. Ben özellikle Michael Shannon'ın General Zod portresinden çok etkilendim. Shannon kendi jenerasyonunun en iyilerinden, hatta belki endüstrisinin en iyilerinden, ama nihayetinde bir çizgiroman uyarlamasında böyle bir performans sergilemek çok az oyuncunun harcıdır diye düşünüyorum. Sırf onun için bile izlenir Man of Steel. Ama siz yine de bence tüm bu bahsettiklerim, Henry Cavill'in "insan olamaz" güzelliği :) ve Hans Zimmer'ın şahane besteleri için de izleyin!
Follow on Bloglovin

29.6.13

Stoker / Lanetli Kan: Chan-wook Park'ın İlk İngilizce Başyapıtı

Stoker'ı ne kadar beğendiğimi sizlere anlatamam. Chan-wook Park'ın izlediğim ilk filmi olan bu film, yönetmenin şimdiden kült ve klasik işlere imza attığının benim için kanıtı oldu resmen. Daha önce herhangi bir şeyini izlemediğime, "Oldboy" dışında hiçbir filminin ismini bile duymadığıma çok hayıflandım. Bu da İngilizce konuşmayan dünyanının sinemasına ne kadar az aşina olduğumu / olduğumuzu gözler önüne seren durumlardan biri sanırım. 
Stoker, Türkçe'ye çevrilen adıyla Lanetli Kan, Chan-wook Park'ın ilk İngilizce filmi. Kadrosunda Mia Wasikowska, Nicole Kidman, Matthew Goode gibi isimlerin olması, İngilizce ilk filmini yöneten bir yönetmen için son derece etkileyici. Senaryo da süpriz bir şekilde Prison Break'in başrol oyuncusu Wentworth Miller'a ait. Peki nedir bu her yönüyle sıradışı filmin konusu?
Film, 18'ine yeni girmiş India'nın bir trafik kazasında babasını kaybetmesiyle başlıyor. Nicole Kidman tarafından canlandırılan annesiyle malikhanelerinde yalnız kalan India'nın farklı bir genç kız olduğunu hemen fark ediyoruz. Çok zeki, yaşıtları gibi giyinmiyor, dokunulmaktan hoşlanmıyor. Babasına ve onun anısına çok bağlı. Ancak babasının cenazesinde hayatında ilk kez gördüğü amcası Charlie'nin yanında bir türlü rahat olamıyor. İşte tam bu noktada da filmi "thriller" yapan öğeler kendini göstermeye başlıyor. Filmin konusu ile ilgili daha fazla şey yazıp izleme zevkinizi elinizden almak istemiyorum, o yüzden konusuyla ilgili söyleyeceklerimi bundan ibaret tutacağım :) Çünkü Stoker, hakkında ne kadar az şey bilerek izlemeye başlarsanız size o kadar çok zevk verecek bir film. Ben sonuna dek büyük bir heyecanla, ne bekleyeceğimi bilmez bir şekilde izledim ve de anlatılan hikayeden gerçekten inanılmaz etkilendim.

Wentworth Miller, India'da gerçekten çok detaylı, ele aldığı psikolojiyi tüm hastalıklarıyla benimseyen bir yetişkin olma hikayesi anlatmış. India ile yeni dul annesi Evelyn arasındaki ilişki de en az India'nın karakteri kadar karmaşık. Wasikowska, bu rolde gerçekten de sıradışı. Film, türü sebebiyle muhtemelen büyük ödüller (Oscar, Golden Globe) tarafından es geçilecektir; ama bu bir drama olsaydı, bu performans ona mutlaka bir adaylık olarak geri dönerdi diye tahmin ediyorum. Aynı şekilde Nicole Kidman da Evelyn'in kırılgan, güvensiz ve acınasını ruh halini çok iyi benimsemiş. Charlie ve India karşısındaki çaresizliğinin gözler önüne serildiği sahnelerde gerçekten de sizi ele geçiriyor. İzleyici olarak özdeşleşebileceğiniz tek karakter olduğu da düşünüldüğünde onun yaşadığı dehşete kapılmamak elde değil. 



Oyunculuklardan bu kadar bahsedip Matthew Goode'u es geçmek olmaz. Goode Uncle Charlie rolünde mükemmel. Gerçekten de o rolü daha iyi canlandırabilecek başka bir isim düşünemiyorum. Kendisini bu film öncesi sadece sima olarak biliyordum ama bu film yüzünden başka işlerine de gerçekten göz atmak istiyorum. Ama Stoker ile ilgili beni kesinlikle en çok vuran, Chan-wook Park oldu. Park, kompozisyona önem veren bir yönetmen ve film boyunca çok güzel kareler yakalamış. Filmin kompozisyonlarının güzelliğine, ayrıntılardaki zekaya ve inceliğe kapılıp hikayeden uzaklaşmanız son derece olası. Ben, açıkçası renk kullanımına ve kompozisyonlara hayran kalırken yer yer Polanski'yi andım, bu da neyi kastettiğim konusunda bir fikir verir diye tahmin ediyorum. Evet, gerçekten böyle büyük bir yetenek karşımızdaki :)
Son olarak, filmle ilgili söylemek istediğim birçok şey olmasına rağmen yazımın başındaki sözümden caymamak adına, Clint Mansell'in film için hazırladığı score'a da övgülerimi sunmak istiyorum. Bilmiyorum evde dinleyip gerim gerim gerilecek kadar sevdim mi, ama film sırasında gerçekten de görüntü ve hikayeyi çok iyi bütünleyen bir unsurdu benim için. Altını çizmekte o yüzden fayda görüyorum :) İzlerseniz bana mutlaka yorum bırakın, olur mu? Filmi birileriyle tartışmak için sabırsızlanıyorum! 

Follow on Bloglovin

7.6.13

Terminatör 1 & 2 : James Cameron'dan Bilim Kurgu Klasiği Bir Franchise

Son zamanlarda ağırlıklı olarak bilim kurgu ve akopoliptik türünde filmler izliyorum. Yine bu türden bir şeyler izlemek için IMDB'de bakınırken aklıma birden en son ilkokuldayken bazı bölümlerini çok korkarak izlediğim Terminatör geldi. Küçükken izlediğim ve bende iyi kötü etki bırakmış şeyleri tekrar izlemeyi de sevdiğimden tam istediğim gibi bir şey bulduğumu düşünüp '84 yapımı ilk filmi indirmeye koyuldum.
James Cameron'ın yönetmenliğini yaptığı filmde Arnold Schwarzenegger, Linda Hamilton ve Michael Biehn başrolde. Makinelerin dünyayı yönettiği bir gelecekten dünyaya, insanlığın direnişini başlatacak John Connor'ın daha doğmadan yok edilebilmesi için bir Terminatör ve bu Terminatör'le savaşabilecek bilgiye sahip bir savaşçı gönderiliyor. Schwarzenegger'in canlandırdığı Terminatör'ün görevi, John'un annesi olacak kadın Sarah Connor'ı öldürmek ve makinelerin geleceğini kurtarmak.




Bu hikayenin en önemli unsurlarından biri de, filmde çok yer kaplamasa da, Sarah Connor ve Kyle Reese arasındaki aşk. Filmin sonunda John Connor'ın babası olduğunu ve gelecekteki Connor tarafından bu bilgiyle geçmişe gönderildiğini öğrendiğimiz Reese, günümüze zaten Sarah'ya aşık ve onu korumak için kendisini feda ederek geliyor. Bu anlamda filmin her zaman gezisi hikayesinde olduğu gibi "tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan"a benzer bir neden-sonuç karmaşıklığı söz konusu. 
Bilim kurgu, apokoliptik ve aksiyon türlerini biraraya getiren film, James Cameron'ın tüm işlerindeki ihtişamdan nasibini almış. '84 yapımı ve sınırlı bir bütçesi olduğundan özel efektleri bugün için çok basit, hatta yer yer rahatsız edici. Terminatör'ün gözünün çıktığı sahnede Schwarzenegger'in yerine kullanılan "robot" özellikle. Ama bunun ötesinde, son noktasına kadar inanılmaz heyecanla izlenecek, şiddet, patlama, çarpışma vs gibi konularda aşırıdan kaçınmayan bir film kesinlikle. Terminatör'ün çok az konuşması, Schwarzenegger'in bu roldeki performansı vs. de filmin gerilim unsurunu tetikliyor. 


'91 yapımı devam filmi Terminator 2: Judgement Day, Terminatör'ü bir franchise'a dönüştüren, arkasından gelecek iki filme zemin hazırlamış, yine James Cameron imzalı bir film. İlk filmden 10 yıl sonra geçiyor. John Connor 10 yaşındadır, üvey anne ve babasıyla yaşamaktadır. Sarah Connor, Terminatör ve makinelerin dünyayı yönettiği bir dünya iddiaları yüzünden akıl hastanesine kapatılmıştır. John'u elimine etmek için bu kez sıvı metalden üretilmiş T-1000 model bir terminatör günümüze gönderilir. Robert Patrick'in canlandırdığı bu terminatör bu filmin kötü adamıdır, günümüz John'unu korumak içinse gelecekteki John tarafından ilk filmin kötüsü terminatör, yani Arnold Schwarzenegger gönderilir. Terminatör önce John'u T-1000'in ilk saldırısından kurtarır, sonra da beraber Sarah'ya yardıma koşarlar. T-1000'inden kurtuldukları arada da gelecekte gerçekleşecek makine hükmünü engellemek için tüm bu gelişmelerden sorumlu SkyTech'i elimine etmeleri gerekmektedir.
Bu devam filmi benim küçükken bölüm bölüm izlediğim ve inanılmaz korktuğum film işte :) Robert Patrick, gerçekten de T-1000 model terminatör rolünde çok ürkütücü. İlk filmin kötü adamı Terminatör'ün bu filmin iyi adamı olması, gelecekteki John tarafından gönderilmesi ve bu konuda herhangi bir açıklama yapılmaması filmin hikayesinin tek falsolu tarafı bence. Bu filmde günümüzün 10 yaş John'u ile Terminatör arkadaş oluyorlar, hatta Sarah onu John'un hayatında olabilecek en iyi baba figürü olarak tanımlıyor. Sarah Conor'ı bu filmde bu kadar güçlü, kendinden emin ve ilk filmdeki Reese gibi bir savaşçı olarak görmek, kurtarılandan kahramana dönüşmesi bu filmle ilgili favorilerimden. Bir diğer favorim ise kesinlikle John Connor rolündeki Edward Furlong. Filmde Furlong kesinlikle 10 yaşından büyük ve olgun görünmesine rağmen John'u 10 yaşında çizme ısrarını çok anlamlandıramadım, ama Furlong gerçekten çok çok başarılı bir John Connor portresi çiziyor. Gerçekten de John'un önemi konusunda izleyiciyi ikna ediyor ve gelecekte yapacaklarını merak ettiriyor. 


Judgment Day'den sonraki iki filmi, James Cameron filmleri olmadıkları için çok izlemek niyetinde değil(di)m. Nitekim seri uyarlaması olmayan franchise'lar (hatta bazen onlar da) ilerleyen filmlerde mutlaka çıtayı düşürüyorlar (bkz: Superman) ve 3. filmde Sarah Connor'ın olmadığını okudum. Gerçi bu konuda henüz %100 kararlı olduğum söylenemez çünkü 3. filmin kadrosunda Claire Danes ve Nick Stahl var ve bu kez evil terminatör bir kadın! 4. filmde de Christian Bale ve Sam Worthington var :) 
Kısacası.. Bilim kurgu ya da James Cameron seviyorsanız ve de The Sarah Connor Chronicles'a kaynaklık eden bu filmleri merak ediyorsanız mutlaka serinin bu iki filmini tavsiye ederim. Karşınızdaki günümüz franchise'larına yol açmış, türünün en iyi örneklerinden olan iki film ve günümüz örneklerinin karşısında geçerliklerini hala koruyorlar. 

Follow on Bloglovin

21.5.13

Chronicle / Doğaüstü: Doğaüstü Güçlere Yeni ve Gerçekçi Bir Bakış


Bilim kurgu birçok formatta olduğu gibi  sinemada da favori türlerimden biri. Bir bilim kurguyu ortalama bir günde bir korku filmine, thriller'a ve romantik komediye kesinlikle tercih ederim. Bu yüzden olacak ki, Chronicle'ı bunca zamandır izlemediğime ve izledikten sonra okuduğum Türkçe platformlarda aldığı kötü yorumlara baya bir şaşırdım.  
Chronicle, lise öğrencisi üç genç Andrew, Matt ve Steve'in boş bir arazideki garip bir deliğin içine girip orada karşılaştıkları tanımlanamayan "şey" sayesinde doğaüstü güçler kazanmasını ve sonrasında bu güçlerle başa çıkmalarını konu ediniyor. Adının Chronicle olmasının sebebi bir "found footage" filmi olması. Önce asosyal ve sorunlu bir aileden gelen ana karakter Andrew, sonra da diğer karakterler tarafından el kamerasıyla çekilmiş sahnelerden, bunun mümkün olmadığı durumlarda da güvenlik kameralarının görüntülerinden oluşuyor film. Bilim kurgu sevmeme rağmen kulağa size olduğu kadar bana da pek iç açıcı gelmeyen bu iki sıkıcı "tanım" filmin neyse ki tek "eksileri". Chronicle, kesinlikle Misfits'ten sonra doğaüstü güç kavramına en orijinal yaklaşan yapımlardan biri. 
Annesi ölüm döşeğinde olan, işsiz babası tarafından şiddete maruz bırakılan Andrew, son derece yalnız bir çocuktur. Kuzeni Matt'in dışında arkadaşı yoktur ve yeni aldığı bir el kamerası ile günlerini kaydetmeye başlar. Matt'in davet ettiği ve Steve'le tanıştığı parti sonrasında telekinetik güçler edinmesine sebep olan olaya kadar hayatında insani sevgi ve ilgi gördüğü bir durum bulunmamaktadır. Üç arkadaş, güçlerinin ortaya çıktığı ilk zamanları deneyler ve eşek şakaları yaparak geçirirler. Onlar bu güçleri kullandıkça güçleri de gelişmeye ve büyümeye başlar. Önce sadece küçük lego parçalarını hareket ettirebilirken sonraları arabaları hareket ettirebilmeye, en sonunda uçabilmeye bile başlarlar. 



Yazının bundan sonrası spoiler içermektedir! 

Tabii ki işler hep böyle güllük gülistanlık gitmeyecektir :) Diğer doğaüstü güç anlatılarının aksine, Andrew, Matt ve Steve son derece gerçekçi yeni yetmeler olarak bu güçleri bir sorumluluk olarak görmez, kötüleri cezalandırmak için kullanmaya vs karar vermezler. Aksine, Andrew'un sorunlu halet-i ruhiyesi, bu güçlerle aldığı kararları da etkilemeye başlar. Babasından gördüğü şiddetin getirdiği öfke, önce bir adamı hastanelik etmesine, sonra da annesinin ilacını alabilmek için mahallesindeki serserileri soymaya çalışırken onları öldürmesine sebep olur. Onun bu şiddet eğilimini fark eden Matt, onu durdurmak için elinden geleni yapar ama Andrew ondan ve Steve'den güçlüdür ve ikisini de hayatından çıkarır. Yine sinirli olduğu bir anda güçlerini kontrol edemeyince Steve'in ölümüne sebep olur. Tüm bunlarla birlikte de işler iyice çığırından çıkar. Andrew kendini bir apex predator olduğuna, kendinden güçsüze verdiği zarar konusunda pişmanlık duymaması gerektiğine inandırmıştır. 
Filmin en çok tuttuğum yanı, insan hubris'ine bu gerçekçi ve korkusuz yaklaşımı oldu. Sadece zihninizle binaları hareket ettirebilecek, kurşunları durdurabilecek, hatta uçabilecek güçte olsaydınız, kendinizi tanrı olarak görmemek için bir sebebiniz kalır mıydı? Size sadece acı çektirmiş insanların hayatı sizin için önemli olur muydu? Bir de üstüne üstlük sevgisiz bir evde büyümüş ve senelerdir hasta olan annenizi trajik bir şekilde kaybettiyseniz? İşte tüm bu soruları sorması ve Andrew'u tüm yaptıklarına rağmen kötü adam olarak çizmemesi bence filmin en büyük başarıları. Anlatıdaki bu başarı neyse ki gişeye de yansımış ve Chronicle bütçesini gişede 5'e katlamış. Filmin prodüksiyonunu yapan stüdyo FOX ve senaristi Max Landis şu an bir devam filmi üzerinde çalışıyorlarmış. Bu devam filmi ne kadar hayata geçer bilinmez ama senaryonun en az Chronicle kadar karanlık bir tonu olacağını söylüyor senarist. Bu da açıkçası benim için bir büyük bir artı çünkü malumunuz gösterimde doğaüstü güç kazanıp kahramanlığa soyunan süper kahraman filmi kıtlığı yok :) 
Son olarak oyuncuların, özellikle de Dan DeHaan'ın hakkını vermek lazım. Leonardo DiCaprio'nun gençliğini çok andıran ve bu konuda hakkında çokça yazı bulunan DeHaan'ın benim şimdiye dek gözümden kaçtığı için hayıflandığım çok başarılı bir filmografisi var. (İzlemeyi düşündüğüm, aralarında son Oscar sezonunda bol ödül almış filmlerin de bulunduğu 3 filmde rolü var imiş örneğin.) Bilim kurgu seviyorsanız ve found footage olayına karşı büyük bir antipatinize yoksa hakkındaki kötü yorumlara aldırış etmeyin ve Chronicle'ı es geçmeyin derim.
Follow on Bloglovin

25.4.13

Alacakaranlık Serisinin Yaratıcısından Yeni Bir Film Uyarlaması: The Host / Göçebe

Hoşumuza gitsin gitmesin Stephenie Meyer'ın yakın dönem popüler kültüründeki etkisi aşikar. Alacakaranlık serisi, hem kitap satışları hem de film adaptasyonlarının getirdiği gişe başarısıyla sadece Meyer'ı zengin etmekle kalmadı, başımıza bir de Grinin Elli Tonu isimli fanfiction'dan bozma bir seriyi daha peyda etti. Şimdi bir başka büyük Hollywood stüdyosu o seriyi filme uyarlayıp Meyer'ın yarattığı pastadan payını almaya çalışadursun, bir yandan da her gün "Christian Grey'i kim oynayacak?" tartışmalarına bir yenisi daha ekleniyor. Tüm bunlar olurken Meyer da boş duruyor sanılmasın, Twilight filmleri ile sıfatlarına bir de prodüktörü ekleyen Meyer, kendi yazmadığı kitap uyarlamalarının da prodüksüyonuna el altmış durumda. Twilight serisi dışında tek kitabı olan The Host, bizdeki adıyla Göçebe de yakın zamanda yine kendisinin prodüktörlüğünde gösterime girdi. 
Şu yazımda buraya yazdığım yazıları güncel tutamadığımdan yakınmıştım biliyorsunuz. Sanırım yine Meyer'in popülerliğinden olacak, Göçebe internete biraz erken düştü ve bizde de gösterimdeyken izleyebildim. Yoksa bu sefer merakım bile beni filmi sinemada izlemeye itemezdi sanırım, çünkü itiraf edeyim download linkini görene kadar film aklımın ucundan bile geçmemişti. 
Twilight serisini okumuş, ilk ve üçüncü filmlerini de beğenmiş, oyuncularının kariyerlerini (özellikle de Kristen Stewart ve Robert Pattinson'ın) merakla gözlemleyen biri olarak The Host'u birkaç sene önce okumayı denemiştim. Her ne kadar konsept olarak çok yaratıcı bir fikirden yola çıkılmış gibi görünse de Alacakaranlık serisine de hakim olan gereğinden fazla ayrıntılı tasvirler ve aşk obsesyonu beni yıldırmış, ana karakter Wanda'nın sesinin Bella Swan'a yakınlığı rahatsız etmişti. Dolayısıyla filmi hikaye hakkında az çok bilgi sahibi olarak izlemeye başladığımı söyleyebilirim. 



Filmin konusunu özetlemek gerekirse.. İnsanoğlunun fazla şiddet eğilimli olduğunu düşünen pasif ve barışçıl bir parazit uzaylı ırkı dünyayı ele geçirmiştir. Bu ırk insanların vücutlarına yerleştirilerek yaşayan ölümsüz "ruh"lardan oluşmaktadır. Bu ruhlardan biri olan Wanderer, kısaca Wanda, uzaylılar tarafından ele geçirilmek yerine intihar etmeyi seçen Melanie Stryder'ın vücuduna yerleştirilir. Ancak Melanie, Wanda'nın bilincine tamamen yerleşmesine izin vermez, anılarının bir kısmını ondan saklar ve zaman zaman hareketlerini kontrol etmeye başlar. Bu durum, Melanie'nin de dahil olduğu isyankar son insan grubunun da ele geçirilmesini sağlamaya çalışan Seeker'ı (Diane Kruger) rahatsız eder. Bu arada Wanda, Melanie'nin anıları ve kafasındaki sesi sayesinde onun kardeşi Jamie ve sevgisi Jared'i sevmeye başlamıştır ve onlara ulaşma umuduyla çöldeki barınaklarını bulmak için yola çıkar. Melanie'nin amcası Jeb tarafından çölde yarı ölü halde bulunup barınaklara getirildiğinde Melanie'yi ele geçirilmeden önce tanıyan kitle tarafından büyük bir nefretle karşılanır. Ancak Melanie'nin onun içinde hala yaşamaya devam ettiğini anladıklarında ve Wanda'nın iyiliği ve saflığını gördüklerinde her şey değişir ve iyice karmaşık bir hal alır. Wanda'nın yardımıyla hayatları kurtulan, yiyecek bulan ve sonunda dünyayı parazit uzaylılardan arındıran insanlar, Wanda ve Melanie arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. 
Kulağa son derece orijinal ama bir yandan da garip ve film formatında işlenmesi zor gelen bu hikaye, Stephenie Meyer'in aşk üçgeni takıntısıyla olduğundan daha da garip bir hal alıyor. Melanie ve Wanda arasındaki tek vücut içinde gerçekleşen iletişim, filmde ana karakterimizi neredeyse bir şizofren olarak çizer ve istemdışı bir komedi unsuruna dönüştürürken, Melanie'nin Jared ile olan ilişkisi üzerine bir de barınaklarda yaşayan insanlardan Ian ile Wanda arasında başlayan ilişki işin içine dahil olunca işleri iyice karıştırıyor. Aynı vücutta iki bilinç / ruh, bunlara ayrı ayrı aşık olduğunu iddia eden iki adam.. Bu aşklar üzerinden paylaşılan tek bir vücut. Kulağa neredeyse hastalıklı geliyor değil mi? Bunlar hikayenin kendisinde olan (ve de altı çizilmesi gereken bir ruh beden ayrımını içeren) problemler. Uyarlamadaki sıkıntılara geri dönersek..


Öncelikle film 2 saati aşkın bir film olmasına rağmen Melanie ve Jared arasındaki ilişki izleyiciyi bu çiftin hikayesini önemsemeye itecek kadar derinlikli değil. Kitaptan hatırladığım kadarıyla Wanda Melanie'nin anıları sayesinde Jared ile olan ilişkileri hakkında bilgi sahibi oluyor ve bu ilişkiye çok daha fazla yer ayrılıyor, Melanie'nin Wanda'nın bilincine yenik düşmemesinde ve bu anlamda özel olmasında bu ilişki büyük bir rol oynuyordu. Ancak filmde bu ilişkinin geçmişi yine istemdışı komik bir durum yaratan birkaç yağmur altında öpüşme,  ateş başında öpüşme sahnesinden ibaret. Wanda ve Ian arasındaki ilişkinin gelişim zamanlaması ise çok daha iyi ayarlanmış ve başarılı. Ancak bu ikilide de, Ian'ın hislerinin Melanie'ye mi yoksa Wanda'ya mı yönelik olduğunu açıkçası Stephenie Meyer'in vıcık romantizminden nasibini almamış bir izleyici olarak ben çok sorguladım. Belki uzaylı bir ruha aşık olmak mümkün olan bir şeydir ve problem bendedir, bilemeyeceğim :)) Bu, bu konu filmde sorgulanmıyor diye düşünmeye itmesin sizi, aksine Wanda ve Ian arasında sıkça konuşuluyor. Yine de ben bu konuşmaların içeriklerini gerçekçi bulamadım ne yazık ki. Yine bu konuyla bağlantılı olan bir sıkıntı da filmin sonlarına doğru kendini gösteren "Melanie mi Wanda mı?" sorusu. Wanda, Jeb ve diğerlerine parazit ruhları ve işgal ettikleri bedenleri öldürmeden birbirlerinden nasıl ayıracaklarını gösterdikten sonra başka bir vücut bulmak için Dünya'dan ayrılacağını açıklıyor. İnsanlar onu çok sevdikleri için bu kararına karşı çıkıyorlar, karşı çıkanlar arasında Melanie'nin kendisi de var. Ian'ın karşı çıkması yine bir derece anlaşılabilirken bu duruma herkesin (Jamie, Jared de dahil) bu kadar karşı çıkması açıkçası bana "Buradaki hastalıklı durumun farkında olan sadece ben miyim?" sorusunu sordurttu. Bu konu kitapta nasıl işleniyor bilmiyorum ama, böylesine bir kendini feda etme, sırf "ruhu" temiz diye vücudunu ele geçirmiş bir uzaylıyı kendinden önemli görme durumunun nasıl "inandırıcı" varsayıldığını ben açıkçası anlamlandırabilmiş değilim. Ian'ın ruhlardan birini avucuna alıp gülümsediği sahne bile (ruhların görünümü hikayenin romantizmi bozulmasın diye gizemli ve mistik bir hale getirilmeye çalışmış ama komik görünmenin ötesine geçememiş bence) bana bu bölümler kadar "Pes!" dedirtmedi açıkçası. 


Saydığım Stephenie Meyer kaynaklı sıkıntıların dışında filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Hangi stüdyo tarafından çekildiğini araştırmadım ama Summit'in Twilight filmlerine hakim olan ucuzluğun bu filmde bulunmadığını söyleyebilirim. Özel efektler kesinlikle Twilight prodüksiyonlarının gömlek gömlek üstünde. Ana karakterleri oluşturan üçlü de yine Twilight serisi ile karşılaştırıldığında son derece başarılı performanslar sergiliyorlar. Burada Oscar adayı Saoirse Ronan'ın Wanda/Melanie ikilisini, Diane Kruger'ın ise Seeker'ı canlandırmasının ve senaryonun ve yönetmenliğin Oscar adayı Andrew Niccol tarafından üstlenilmesinin büyük bir rolü var elbette. Stephenie Meyer, best-seller listelerinden inmeyen bu tek romanı da üçlemeye dönüştürmek istediğinden bahsetmiş, ancak kitabın akıbeti ne olursa olsun film uyarlamasının devamının geleceği pek parlak görünmüyor. IMDB'deki verilere göre Göçebe bütçesini bile karşılayamamış durumda ve uluslararası pazardaki durumu da pek parlak değil. Eğer DVD satışlarında beklenmedik bir patlama yaşanmazsa bir başka Göçebe filmi görmeyeceğimiz şimdilik garanti gibi. 

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...