11.3.12

Young Adult: Diablo Cody ve Jason Reitman Usülü Yetişkin Ergenliği


Diablo Cody ve Jason Reitman'ın ilk iş birliği Juno olunca ve tekrar birlikte çalıştıklarını okuyunca insan heyecanlanmadan edemiyor. Nitekim Juno çok orijinal, şahane diyaloglu ve eğlenceli bir işti dönemi için ve Diablo Cody'yi zirveye taşıdı. Cody Juno'yla Oscar almakla kalmadı, kendine hem indie hem de mainstream bir takipçi kitlesi edindi. Her ne kadar sonrasında izlediğim tek uzun metraj işi Jennifer's Body olduğundan (ve yine orijinal premise'ine rağmen Jennifer's Body ilginç bir denemenin ötesine geçmediğinden) Cody konusunda temkinli olsam da bir arkadaşımın United States of Tara'ya bayılması ve Charlize Theron'un Young Adult'taki performansı ile ilgili okuduğum çok iyi yorumlar ve de üstte gördüğünüz şahane film posteri beni tavlamaya yetti, sonunda oturup izledim filmi. 
Filme de adını veren Young Adult türü popülerliğini yitirmiş bir serinin ghost-writerlığını yapan Mavis Gary, zamanını reality tv ve fast food ile geçiren, son derece boş, anlamsız ve yalnız bir hayat sürdüren "büyümemiş" mutsuz bir kadındır. Büyümemiştir, çünkü hayatı hala yetişkinlerin büyürken öğrendiği birçok üsturuptan yoksundur. Mavis Gary hala lisedeyken olduğu mean-girl'dür, sapına kadar kötü, bencil, sorumsuz, pis bir orta yaşlıdır ve nasıl olduysa kendine edindiği yazarlık işi sayesinde kısmen başarılı bir kariyere sahiptir. Film boyunca kendisine başarı getiren, gerçekten de çoğu ürünü çöp olan YA roman serisinin son kitabını yazarken izleriz ara ara onu. Yazdıkları ile Mavis Gary arasında pek bir fark yoktur, ancak yine de kötücül "akıllı" bir kadın olduğundan restoranlarda, kahve kuyruklarında duyduğu gerçek ergenlerin saçma-sapan diyaloglarından kendine ilham alır. İşin en komik tarafı da yaptığı işten nefret etmemesi, yazdıkları ile kendi hayatı arasında paralellikler kurabilmesi, 40'ına yaklaşmış bir kadın olarak hayatında olup bitenlere karşı sıfır bir içgörüsü olmasıdır.


Mavis'in hayatında kısmi bir değişikliğin başlaması, neyse ki filmin başlarında, yine yazma seanslarından birinde bir arkadaşından aldığı bir maille başlar. Mavis'in lise aşkı Buddy ile karısının bir kızı olmuştur. Bu mail üzerine Mavis, son derece acıklı bir one-night stand'in üzerine kendini Buddy'nin onun hayatının aşkı olduğuna ve ne olursa olsun birlikte olmaları gerektiğine inandırır. Buddy'nin lisedeyken kendisi için hazırladığı karışık kaseti de yanına alır ve yola çıkar. Bundan sonra başına gelenler ve yaptıkları ise filmin en traji-komik anlarını oluşturur. Buddy tabi ki yeni çocuğu olmuş, karısıyla mutlu bir adam olarak Mavis'e aynı hisleri beslememektedir. Hayatı, bebeklerin sıkıcı olduğunu düşünen Mavis'inki gibi berbat değildir. 
Bu son derece komik ve kağıt üzerinde izlemesi keyifli olacağı izlenimi veren senaryo, ne yazık ki filme yansımıyor. Young Adult, Charlize Theron'un mükemmel oyunculuğu, senaryosunun sıfır klişe içermesi ve beklediğiniz karakter gelişiminin filmin sonunda gerçekleşmemesi gibi pozitif -çünkü bazı insanlar asla büyümez- yanlarına rağmen insanı bunlarla ya da başka zeka pırıltılarıyla eğlendiren bir film değil. Charlize Theron'un şımarık, çekilmez hatta tamamen kötü yürekli Mavis rolündeki şahane performansı bile, açıkçası filmle ilgili sizi eğlendiren bir yön bulmak için kendinizi zorlamadığınız sürece ilk 45 dakikadan sonra etkisini yitiriyor. Yardımcı rollerde Patton Oswalt, Patrick Wilson en az Theron kadar iyiler, Buddy'nin karısı rolündeki Elizabeth Reeser bu filmde gördüğüm için sevindiğim, daha fazla işle karşımıza çıkmasını dilediğim bir oyuncu, ancak onlar da filmi benim gözümde "kurtarmıyor". İster istemez, acaba Mavis biraz toparlansaydı, biraz Mercury'yi değil de kendini suçlasaydı, filmin sonuna doğru azıcık kendini gösteren o içgörü pırıltısını yitirmeseydi nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Ama sonra da diyorum ki, o zaman Young Adult'ın işlevinin altını biraz daha oymuş, çukurunu biraz daha kazmış olmaz mıyız?
Kısacası, orijinal, indie, iyi oyunculuk içeren bir film izlemek istiyor, izlediğiniz şeye duygusal yatırımda bulunmuyor, filmin kafası karışık tonundan rahatsızlık duymayacağınızı düşünüyorsanız tavsiye ederim. Nitekim, bence, Diablo Cody'nin Juno ile yakaladığını hak ettiğini kanıtlaması için daha çok yolu var gibi.. 


4.3.12

Skins'in 6. Sezonu Tam Gaz Devam Ederken: İşler Daha Ne Kadar Çığırından Çıkabilir?


DİKKAT: Bu yazı spoiler içermektedir. 

Bazen bir grubu, oyuncuyu, yazarı bir işinde o kadar çok beğenirsiniz ki, diğer işlerini, asla sizin için biricik olana yaklaşmasa da takip etmekten, dinlemekten, izlemekten, okumaktan kendinizi sorumlu bellersiniz. Bu yazımın konusu olan Skins de benim o türden bir -sevimsiz bir kelime de olsa- sorumluluk hissettiğim bir proje. İlk iki sezonu, yani ilk jenerasyonu o kadar iyi, ve benim o zamana kadar izlediğim gençlik dizilerinden o kadar farklı idi ki, sonraki sezonlara ve jenerasyonlara kayıtsız kalamadım. İkinci jenerasyonu da sevdim zamanla, hatta dördüncü sezonda iyice benimsedim. O jenerasyondan Lily Loveless gibi oyuncuların kariyerlerini de takip etmeye çalışıyorum hatta. Ancak üçüncü jenerasyon, başta senaryo ve projenin kendini tekrarlamaya başlaması olmak üzere en zayıf jenerasyon olunca, benim için durum demin bahsettiğim sorumluluktan ibaret oldu ve açıkçası özellikle bu sezonu, yani 6. sezonu bayaa bir boşladım. Sezon açılışının da yarattığı hayalkırıklığı ile son 5 bölümü son derece beklentisiz bir şekilde bu haftasonu izledim ve beklenmedik bir şekilde beğenince de üzerine birkaç kelam edeyim istedim. 



Grace'in talihsiz bir kazaya kurban gidişiyle sonlanan sezonun ilk bölümü, açıkçası önceki beş sezon boyunca yeterince izlediğimiz dejenere ergen parti & uyuşturucu temasının tamamen komediden ve Skins'i Skins yapan tonunundan yoksun işlenmesi dolayısıyla beni çok sıkmış, "Bu artık izlenmez," dedirtmişti. Özellikle de Franky ve Matty'nin ne idüğü belirsiz, varoluş kaygısı olarak verilmeye çalışılan ilişki problemleri de bunun üzerine eklenince sezondan tamamen umudumu kesmiştim. Tamamen yanılmışım meğerse :) Bu sezonu, biraz trajikomik ama Grace'in ölümü kurtarıyor ve ondan sonraki tüm bölümler, en azından şimdiye kadar yayınlanan bölümler, Grace'in ölümü üzerinden grubun nasıl içinden çıkılmaz bir bunalıma ve dağılmaya girdiğini, Skins'e yaraşır bir kaos ve drama ile işliyor. Ve tüm bu bölümler boyunca bu kaosu, karakterlerin yaşadıkları bu çöküşü sorgulatmayacak bir başarıyla işliyor. Grace'in tüm grubu bir arada tuttuğunu ve onun yokluğunun tüm dinamiği nasıl paramparça ettiğini, Rich'in içler acısı bölümünden başlayarak izliyorsunuz. Açıkçası Rich'in Grace'in ölümünü kabul edemeyip halisülasyon görmeye başladığını anladığımız bölümü, kurgusuyla ve duygusallığıyla bana ilk jenerasyonun o şahane tonunu bile hatırlattı. Aynı şekilde, Mini'nin berbat aile durumu, hamile olduğunu kabul edememesi, asla istediği hayata sahip olamayacağını göremeyip hayatın ona sunduğu anne, sevgili (yani Alo) ile yetinememesi ve son olarak babası tarafından tekrar yüzüstü bırakılması, Skins'in realizm yoksunu ergen tasviri ününü yerle bir edecek kadar kuvvetliydi. Onun bölümünde Alo ile ilişkisi ile ilgili gördüklerimiz bugün yayınlanacak Alo bölümünü nasıl etkileyecek çok merak ediyorum.



Şimdiye kadar yayınlanan bölümlerde karakterlerin taşındığı yer açısından beni en çok şaşırtan ya da o karakter için ne kadar tutarlı bir gelişim olduğunu düşündüren Franky için bu sezon çizile portreydi sanırım. Geçtiğimiz sezonda asosyal, iletişim problemli, cinsel kimliğinden bihaber olarak çizilen Franky, bu sezonda açıkçası bana drama eksikliğinden ikinci bir Effy'ye dönüştürüldü gibi geldi. Matty ile olan ilişkisinin bu kadar çabuk tüketilmesi, kendini hemen bir başka aşkın kollarına, yani uyuşturucu taciri, şiddet eğilimli Luke'a atması, onu da bir bölümde tüketip, üstüne de durduk yerde Nick'in Franky'yi hayatının aşkı ilan etmesi açıkçası tutarsızlıklar silsilesinden başka bir şey değil. Bu kadar dram, dolayısıyla tempolu bir hikaye ilerleyişi ve tüm bunların felaketten başka bir şeyle sonuçlanmayacağının seyirci için aşikar olması tam bir Skins klasiği ama bunların kaynağı olarak Franky'nin seçilmesi beni açıkçası hiç ikna etmedi :) Liv ya da Mini, erkeklerden de Matty sanki tüm bu "hızlı yaşa genç öl"e daha uygundu. 
Kısacası, Skins izleyenleri için son derece eğlenceli, zaman zaman eski sezonlardaki tadı hissettirecek, önemli gençlik problemlerine dikkat çeken, tamamen soap-opera kıvamında bir sezon 6. sezon ve tam gaz devam ediyor. Her Skins jenerasyonundaki "Acaba kim ölecek?" sorunsalını bu sezon başından çözdükleri için işler ölümle bitmeyecek diye tahmin ediyorum ama daha ne kadar kötü şey olabilir açıkçası merakla bekliyorum. Bugün yayınlanacak Alo'nun bölümünden sonra geriye üç bölüm kalıyor. Matty'nin bölümünün sondan bir önceki bölüm olması son bölümde Nick ve Franky arasında yaşananlar sonrası açıkçası son derece manidar :) 
Son bir not olarak ekleyeyim: Bunun Skins'in son sezonu olması bekleniyor. Dolayısıyla bizi tam bir Skins sonu, yani büyük bir trajedi bekliyor bence. Siz ne dersiniz? :) 

1.3.12

21 Şubat 2012 St Vincent Konseri

Bir hafta geç yazılmış bir konser yazısının ne kadar kıymet-i harbiyesi olacaktır bilmiyorum, nitekim konserle ilgili bir şeyler okumak niyetiyle internette yazı arayanlar muhtemelen o işi konserden sonraki gün, bilemediniz iki gün sonra yapmış, kısacası yorum, paylaşım vs ihtiyacını çoktan gidermiştir. Amma velakin, bir yerlere ulaşsın ya da ulaşmasın, konserde çektiğim fotoğraflara ancak haftasonu ilgi gösterebildiğimden benim yazı aşkım yeni depreşti ve ancak şimdi yazabilecek zamanı bulabiliyorum :)
Öncelikle şunu söyleyeyim, St Vincent'ın Strange Mercy Avrupa turu kapsamında İstanbul'a da uğrayacağı haberini okuduğumdan beri bu konserle ilgili beklentilerim ve heyecanım son derece yüksekti. (O vakitler de Cat Power rezilliği henüz yaşanmadığından bir konserle ilgili herhangi bir negatif beklentiye girmemi gerektiren bir şey de olmamıştı zaten.) Strange Mercy son zamanlarda dinlediğim en iyi albümlerden biri olmasının yanı sıra en çok dinlediğim albümlerden de biriydi, Annie Clark çeşitli canlı performans videolarından gördüğüm kadarıyla sahnede mükemmeldi, Strange Mercy önceki albümlerine de bayıldığım göz önünde bulundurulursa, açıkçası bir konser için bu kadar güzel hissiyat toplamı = bundan iyisi şamda kayısı gibi bir durum söz konusuydu benim için.


Bunca kişisel ve belki de gereksiz ayrıntıyı neden  anlattığıma gelirsek.. Söz konusu olan bir kültür-sanat ürünü olunca beklentinin realiteyle uyuştuğu anlar bu ürünlerin takipçileri için son derece nadirdir. Dikkat edin, ne zaman arkadaşlar arasında bir film, albüm, kitap sohbeti olsun, mutlaka biri "Hakkında okuduğum kadar iyi değilmiş," ya da "Beklediğim gibi çıkmadı," der. Eminim St Vincent konseri de katılımcılarından bazıları için öyle olmuştur ama kendi adıma beklentilerimin karşılandığı hatta aşıldığı, "İşte konser böyle olmalı, işte bunun için canlı müzik bambaşka, işte bunun için bu kadar para verdik," dediğim, son derece eğlendiğim, karşımdaki müzisyenin dinleyicisini çok önemsediğini, orada olmaktan çok mutlu olduğunu, İstanbul'da olmanın onun için önemli bir şey olduğunu hissettiğim bir gece oldu benim için. Dolayısıyla, St Vincent sevgim, albümlerini, özellikle de Strange Mercy'yi dinlerken aldığım zevk bu konser sayesinde artık çok daha bambaşka bir sevgi, çok daha büyük bir zevk. 


Konser, Strange Mercy'den ilk dinleyişimden itibaren favorim olan Surgeon ile başladı ve ağırlıklı olarak yine Strange Mercy'den şarkılarla devam etti. Annie Clark'ın seyirciyle iletişimi ve enerjisi çok yerindeydi bütün gece boyunca, ister istemez bütün tur boyunca böyle olup olmadığını sorgulattı bana. Şarkı aralarında çalacağı sonraki şarkının hikayesinden ya da İstanbul'da neler yaptığından bahsetti. Salon'un üst katında ayaklarını balkondan sallandırarak oturmuş izleyicilere "Çok sevimli görünüyorsunuz o halinizle," dedi, grupça hamama gitme hikayelerinden bahsetti. Sonlara doğru kendini kaybetip seyircilerin arasına atladı, o vakte kadar önlerde olduğumuz için sevinen ben ve arkadaşlarım arkada kalan ve o neler olduğunu bizden daha iyi görebilenleri bayaa bir kıskandık :) Sahneye geri döndüğünde de gitarını sahneden attı, ve sanırım izleyicilerden biri o an ufak bir kaza geçirdi çünkü konser sonunda Annie'nin sahne önüne ilerleyip "İyi misin? Özür dilerim," gibi şeyler söylediğini duyduk. Ancak bu sahnede kendini kaybedip seyirci yaralama :) durumu İstanbul'a özel değilmiş, nitekim birkaç gün sonra Twitter'da Londra'da da birini seyircilerin üzerine atlarken tekmelediğini okudum :)) Gülüyorum çünkü İstanbul'daki şahane konserinden sonra bana o tekme bile sinir bozucu ya da talihsiz gelmiyor. Tekmeyi yiyene de gelmemiş yine Twitter'daki konuşmalarından çıkardığım kadarıyla. 
İzleyicinin de keyfinin son derece yerinde olduğunu, Paris is Burning ve Cruel'ın özellikle çok istek alan şarkılar olduğunu da söyleyeyim. Cruel tabi ki çalındı ancak Paris is Burning kursaklarda kaldı. Ben favori şarkılarımdan olmasa da Marry Me'yi de dinlemek isterdim ama playlistlerinde yoktu sanırım ki çalmadılar. Hiç aklımda olmamasına rağmen Marrow en çok eğlendiğim şarkı oldu. Bis'teki The Party ise bambaşkaydı.. Bir saati aşkındır sahnede olmasına rağmen o kadar vokal ağırlıklı bir şarkıyı alnının akıyla detone olmadan söylemesi de açıkçası takdire şayandı. 
Kısacası bir daha gelse bir daha gitmeyi ciddi ciddi düşündürecek, müziği ve kendisi hakkında bütün hislerimi/düşüncelerimi bambaşka bir seviyeye yükseltmiş, beni "hayran" yapan bir konserdi. Çok yaşa Annie Clark!

Önemli Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiş olup tüm hakları yine bana aittir. Kullanmak isterseniz lütfen herseyaydinlandi@yahoo.com a mail atınız. Teşekkürler!

14.2.12

Adele'in Alamet-i Farikası: Elçiye Zeval Olmaz

Aslında buradaki ilk müzik yazımın gittiğim bir konserle ilgili olmasını istiyordum, hatta geçen haftaki Cat Power konseri için böyle umutlarım vardı, çektiğim fotoğrafları da kullanırım diye düşünüyordum ama konser sırasında başımıza gelen rezilliklerin haddi hesabı olmayınca o umutlarım maalesef suya düştü. Bu konser hakkında başka platformlarda yeterince yazdığımdan bu konuyu daha fazla uzatmayayım, hatta mümkünse o günü tamamen unutayım istiyorum :) Ama konudan habersizlere şu ve şu yazıları tavsiye ederim.


Bu yazının konusu başlıktan da çıkarabileceğiniz üzere Adele. Öncelikle en baştan söyleyeyim: Ben Adele'i çok seviyorum. Albümleri kendi alanında çok başarılı, bize olmayan bir şeyi pazarlama derdinde değil, kendi şarkılarını kendi yazıyor dolayısıyla vokalden ibaret değil, sahnede görmeye alıştığımız insanlar gibi görünme derdinde değil, röportajlarını izlediğinizde son derece eğlenceli, celebrity tribi olmayan mis gibi bir insan... 
Ancak Pazar günkü Grammy töreninde aday olduğu her kategoride ödüle layık görülmüş bu 23 yaşındaki güney Londralı hakkında dün çıkan Grammy haberlerini okurken ve bugün de Vogue'da çıkan fotoğraflarına bakarken kendisi hakkında uzun zamandır dikkatimi çeken ama adını koyamadığım sıkıntının ne olduğunu sonunda fark ettim. 
Adele'i neden bu kadar seviyoruz, hiç düşündünüz mü? Aslında "seviyoruz" demek de doğru değil, şöyle diyeyim, Adele'i neden medya bu kadar çok seviyor ve bizim de sevmemizi istiyor? Tabi ki Türk medyasından değil Amerikan medyasından bahsediyorum :) Yukarıda kendisi ile ilgili saydıklarımın eminim bunda etkisi büyüktür, ancak bu sempati propagandasının, Julia Roberts'ın Entertainment Weekly'ye Adele imajı üzerine bir güzelleme döktürmesinin, her dergi kapağında karşımıza çıkan yüzünün altına bir aşk acısı başlığının atılmasının, obsesife yaklaşan eski sevgiliye ithaf edilmiş şarkı sözlerinin bu kadar yüceltilmesinin tek sebebi sizce Adele'in başarılı bir müzisyen ve vokal olması mıdır? 


İsterseniz meseleye bir de yakın zamanda hayatını yitiren, bir başka İngiliz Amy Winehouse'u Adele'in yanına koyarak bakalım. Adele kadar başarılı, kendi müziğini kendisi yapan, vokaliyle ön planda olan, şarkılarında aşk acısından bahseden ama kendini kurban rolüne belki daha az dramatik bir şekilde yerleştiren bir başka kadın.. Aradaki fark, medyaya sunuluşlarındaki, aldıkları alkışlardaki fark ne kadar belirgin değil mi? Satış rakamları arasındaki farktan bahsetmiyorum bile, nitekim Vogue'da okuduğum kadarıyla 21 sadece Amerika'da 7 milyon satmış.


Açıkçası konuyu böyle enine boyuna düşününce ortaya çıkan tablo Amerikan medyasının gelenekselci ve erkek egemen tutumunun dolaylı da olsa Adele promosyonuna ne kadar fayda sağladığının bir göstergesi. Adele'in müziği üzerinden çizdiği imaj, aşık olmak için yaşayan, kendini sevgilisi ya da kocası üzerinden tanımlayan, tek amacı mutlu son olan kitle psikolojisinin kültür-sanat ayağı için biçilmiş kaftan. Bu aşkla mutluluk projesinin 19 ve 21'de başarısız olması da tabi ki en başta bahsettiğim sempatiyi körükleyen bir "trajedi". Tüm bu albümler sonunda ortaya çıkan hak ettiğini bulamayan, aşkından olan sevgilisi olmadığı için yarı-başarılı ve nihayetinde mutsuz kadın portresi de cabası. 


Burada, medya destekli kitle sempatisi meselesini bu kadar açmışken işin daha çirkin kısmına da değinmeden geçmek istemiyorum. Bu konuyla ilgili ister beni elçiye zeval olmaz diyerek hoş görün, ister kötü niyetli deyip geçin ama altını çizmeden de geçmek istemediğim bir şey bu: Adele kilolu bir kadın. Dolayısıyla, medyanın ana kitlesi, okur kitle, medya ürünlerini satın alan kadın kitle için tehdit ya da kıskançlık unsuru olmayacak, aşk acısı çeken, çoğu dergiye sadece yüzüyle (bikinili ya da çıplak vücuduyla değil) kapak olan, sevgilelerinin/kocalarının fantazilerini süslemeyecek bir kadın. Her ne kadar bu özellikleri altı çizile çizile övülüp göğe çıkarılsa da, vücudu üzerinden kendi müziğini satmaya uğraşmadığı için övülse de, özellikle Amerikan ünlü dünyasından gördüğü bu sempatinin, medya tarafından İngiliz bir vokalistin bu kadar desteklenmesinin ve ne yazık ki bu başarısının altında bu çirkin diskurların olabileceğini de, Amy Winehouse, hatta daha da yakın zamandan Whitney Houston örnekleriyle yanyana bir düşünelim. Sizce bunların hepsi sadece bir tesadüf mü? :) 

Bu arada Adele'in mükemmel ve bence yine çok eğlenceli Vogue röportajını okumamazlık etmeyin! Vogue'u çoğu rezil derginin yaptığı gibi sadece portre fotoğraflarını değil kısmen de olsa boydan fotoğraflarını da kullandığı için takdir ediyorum.

29.1.12

The Artist: 2012'de Sessiz Filmden Altın Çağa Geçiş

Bu ara hem Oscarların yaklaşması hem de izlemek istediğim filmlerin çoğunun aday gösterilmesinden dolayı internete düşmüş Oscar adayı filmleri izliyorum. Arkadaşlarım için de benzer bir durum geçerli ve dün onlardan biriyle yaptığımız konuşmada iyi filmlerin genelde ne kadar iç karartıcı olduğundan bahsettik. O bana Tinker, Tailor, Soldier, Spy'da ne kadar sıkıldığından bahsetti, ben de The Tree of Life'da içime sinmeyenleri buraya yazıyordum o an. Tüm bunların The Artist ile ne alakası var diyeceksiniz.. Alakası şu ki, The Artist, tıpkı Midnight in Paris gibi izlerken ve izledikten sonra sizi psikolojik olarak tüketmeyecek, son derece iyi vakit geçirtecek hatta güldürecek bir film. Üstelik bu "hafif" tonu güzelliğinden, zekasından ve performanslarından hiçbir şey kaybetmesine neden olmuyor; yeme de yanında yat bir durum kısacası! :)
Fransız yapımı film, Hollywood'un Hollywoodland olduğu 20ler sonunda geçiyor. Sessiz film starlarından George Valentin'in hayatında her şey mükemmel gidiyor, kariyerinin zirvesinde, alkışlar hiç peşini bırakmıyor, kıskananları, etrafında pervane olanları var. Kendisi de bunun farkında ve inanılmaz keyifli, bu keyif filmin ilk yarım saati boyunca size de bulaşıyor, o güldükçe siz gülüyor, köpeğinin ve aynı zamanda rol arkadaşının yaptıklarıyla da keyfiniz ikiye katlanıyor. Her şeyin böyle mükemmel gitmesi mümkün değil tabi ki. Valentin tam kariyerinin zirvesindeyken sesli filmler tek tük kendini göstermeye başlıyor ve Valentin'in hayatı alt üst oluyor.

Çünkü bu yeni formatın seyircisi eski starları "konuşurken" görmek istemiyor ve Valentin'in filmlerinde figüranlık yaparak kariyerine başlamış Penny Miller gibi yeni oyunculara gün doğuyor. Valentin bu yeni formatı kabullenemiyor, gururuna yenik düşüyor, bir yandan da Penny'ye aşık oluyor. Yani The Artist'in formatı sessiz film gibi içeriğindeki temalar da klasik filmlerdekiler gibi. Hatta bu gurur, aşk, şöhret üçgeni Türk filmlerini bile hatırlatır cinsten. Ancak bu size filmin sadece eski bir formatı yeniden ele alıp onunla 2012 yılında nostalji yapmaya çalışan bir film olduğunu düşündürtmesin. Artist, bu nostaljinin de ötesinde, kendi formatının çöküşünü işleyen, bu anlamda son derece metafiktif ve yaratıcı bir film. Örneğin, Valentin'in sesli filmlerin gelişi yüzünden yaşadığı kaygıyı gösteren, sadece kendisinin sesinin çıkmadığı sesli rüyasının filmde yer alması, filmin sonunda, yeni bir film çekilirken verilen sesli aranın filmin sesli tek anı olması.. Bunlar, çok yerinde, filmin hikayesine hizmet eden, çok zeki nüanslar. 


The Artist'ten bahsedip de oyunculuklarından bahsetmemek olmaz. Sessiz filmlerde oyunculukların önemi tartışma götürmez; ancak 2012'de çekilmiş bir sessiz filmde, bir Charlie Chaplin taklidine dönüşmemek gibi bir engeli de var The Artist'in ve film, bu engeli tereyağından kıl çekercesine bir doğallıkla aşıyor. Hiçbir sahne fazladan oynanmış değil, hiçbir mimik sizde bir skeç izliyormuşsunuz hissi uyandırmıyor. Bunların da üstüne eklenen, ele alınan dönem dolayısıyla filmlerdeki dans bölümü meselesi var ki, açıkçası benim en çok eğlendiğim sahneler bunlar oldu. Jean Dujardin ve Béreénice Bejo, tüm film boyunca öylesine eğleniyorlar ki dans ederken... Neredeyse tap dance'in çocuk oyuncağı olduğunu düşünecek oluyorsunuz! Aynı şey aralarındaki uyum için de geçerli. Kesinlikle ikisinin de başka işlerini izlemek, o ekrandan fışkıran enerjilerini başka işlerde de görmek çok isterim. 

Kısacası, böyle bir formatla parodiye dönüşmeden son derece başarılı bir iş ortaya çıkardığı, oyunculukları ve son derece eğlenceli tonu ile gözüm kapalı herkese tavsiye edebileceğim bir film The Artist. Sessiz film olması kesinlikle sıkılacağınızı düşündürtmesin, hatta imkanı olanlar sinemada izlesin, bir daha böylesine iyi bir sessiz filmi sinemada izleme şansı bulamayabiliriz nitekim :) 

The Tree of Life: Malick'ten Evren, İnanç, Baba-Oğul İlişkisi ve Daha Fazlası Üzerine


Terrence Malick sinemasına aşina değilim; filmografisine baktığımda da sık film çekmediğini, en son işinin 2005'te (The New World) vizyona girmiş olduğunu görüyorum. Dolayısıyla eğer film kurdu değilseniz adını benim gibi duymamış olma ihtimaliniz yüksek. Bu durum, Cannes'dan beri basında dönen filmle ilgili yorumları da okumadıysanız tamamen yargısız bir şekilde bu filme yaklaşmanızı sağlayabilir, ki açıkçası benim için öyle oldu ve bu yargısızlığın böyle bir filme objektif olarak bakabilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne yazık ki bazen bir filmin ya da eserin yaygarası kendisinin önüne geçebiliyor ve ne o işe adam gibi bakabiliyor ne de farklı şartlarda o işten alabileceğiniz zevki alabiliyorsunuz.
Tree of Life, 50ler Amerika'sındaki orta sınıf O'Brien ailesinin hikayesini oğul Jack'i odak olarak işliyor. Bu hikayenin belli düğüm noktalarına paralel olarak evren ve gezegenin geçmişi ile inanç/din/tanrı meseleleri de herhangi bir linear anlatı kaygısı güdülmeden hikayeye dahil oluyor, hikayenin katmanlarına eklemleniyor. O'Brien'ların duaları, iç sesleri ve birbirlerine söyledikleri zaman zaman dinozorların ya da kara deliklerin, gezegenlerin görsellerine karışıyor. Zaman zaman da, Jack'in çocukluğu ve ergenliği üzerinden ailenin günlük hayatını, babanın kendi hayatının aldığı yön ile ilgili hayal kırıklığını evine nasıl yansıttığını, buna karşılık ise annenin sessiz kabullenişini izliyoruz.
Bu özete, yani elimizdeki görselden arınmış malzemeye baktığımızda Tree of Life, 50ler Amerikan orta sınıfı temel alan bir dram gibi duruyor. Yani, kendi potansiyelini hayatına taşıyamamış mutsuz, mutsuzluğunu çocuklarını terbiye/disiplin ederek onların hayatlarının kendisininki gibi olmamasını sağlayarak aşacağını sanan korkunç bir baba, bu babanın karşısında öfke patlamaları yaşayan oedipal bir oğul, oğullarını babanın gazabından korumaya çalışan ve çok iki boyutlu bir anne ve acımasız 50ler ekonomisinde ayakta kalmaya çalışan bir aile... Bu hiçbir tarafıyla kulağa orijinal/heyecan verici gelmeyen hikaye anlatılmaya değmez değil elbette. Önemli olan hikayenin nasıl anlatıldığı ve Malick Tree of Life'ta hikayeden çok bununla ilgileniyor.


Jack'in anılarını onunla birlikte tecrübe etmeye seyirci olarak ne kadar yakınlaşabiliyorsak o kadar yakınlaştırıyor bizi Malick. Çekimlerde, kameranın davranışında, kompozisyonlarda hep o andaki başına buyrukluğu, olağanlığı yakalamaya yönelik bir çaba var. Ama Dogma'daki gibi bir yalınlığı/yapay olandan soyunmayı aklınıza getirmesin bu. Her ne kadar Malick ve sinematograf Lubezki bu film için Dogma'yı hatırlatan bazı parametreler (yapay ışıktan kaçınma örneğin) belirlemiş olsalar da, oyuncusuz çoğu sahnenin tasarlandığı, tasarlanmayanların da şiirsel olduğu için oyuncu performansına tercih edildiği çok belli. Bu durum kendi başına negatif bir unsur yaratmasa da, Jack'in yetişkin halini canlandıran Sean Penn'e ait sahnelerin çoğunda kendini gösteriyor. Sean Penn'in tüm sahneleri, "Jack'in babası ile olan ilişkisi yetişkin hayatını şekillendirmiş ve onu mutsuz bir birey kılmıştır," önermesi için çekilmiş gibi. Penn'in Le Figaro'ya verdiği bir röportajda söyledikleri de bunu destekler nitelikte. Penn, daha geleneksel bir anlatının filme etkisini kaybettirmeden hikayesini anlatmada yardımcı olabileceğini, filmin bu halinde kendisinin hikayeye ve hikayenin bağlamına bir katkısının olmadığını düşündüğünü söylemiş. 


Penn'in oyunculuğuna yani Jack'in yetişkinliğine olan bu yaklaşım aslında sadece ona ve karakterin bu durumuna özgü değil. Tree of Life, geleneksel Hollywood sineması araçları ile hikaye anlatmaktan çok daha fazlasına kalkışan bir film. Emmanuel Lubezki, Malick'in filme yaklaşımı ile ilgili "Sinematografi bir performansı ya da diyaloğu görsele taşımak için değil, bir koku ya da parfüm gibi tonlarca anıyı izleyene hatırlatmak için kullanılır," demiş, ki bence Tree of Life'ı ve onu izleme deneyimini en güzel özetleyen de bu. Dolayısıyla Oscar için geçtiğimiz Cannes'dan beri büyük bir kampanya yürüten Brad Pitt'in ya da bence Pitt'in de önüne geçen Jessica Chastain ve Hunter McCracken'in performansları ile adaylık bile almamaları hiç şaşırtıcı değil. Tıpkı filmin adaylık almasının şaşırtıcı olmadığı gibi. Çünkü Tree of Life, oyuncu performansını tamamlayan senaryosu ve yönetmenliği ile değil, yönetmene ve sinematografına en iyi malzemeyi sunan ve bunun üzerinden izleyicisine tek bir hikaye anlatmaya değil kendi hikayesini hatırlatmaya ve farkında olmadan da olsa onda hayranlık uyandırmaya çalışan bir film. Tamamen görsel, son derece etkileyici ve açıkçası uzun vadede başyapıt mı odaksız ve deneysel bir çaba mı olarak görüleceği pek belli olmayan ama defalarca izlenesi bir film kısacası karşımızdaki. Keşke çok daha fazla film aynı anda bu kadar çok soruya, kararsızlığa itebilse ve izleyicisine bu kadar çok -belki de gereksiz- güvenebilse. 

15.1.12

Episodes: Friends Mezunu Matt LeBlanc Usülü İngiliz Komedisi



Friends gibi TV tarihinin en başarılı işlerinden birinde yer aldıysanız, o işin adınızın önünde adeta bir sıfata dönüşmesi kaçınılmaz. Friends cast'ından bu sıfattan şimdiye kadar kaçabilen sadece Jennifer Aniston oldu; ama onunki de başarılı bir kariyerden ziyade Brad Pitt'le olan evliliği ve malum magazin basını malzemesi özel hayatı ile ilgili bir durum. Dolayısıyla, böyle başarılı bir projenin CVnizde bulunması büyük bir şans olduğu kadar büyük de bir lanet. Hal böyle olunca da böyle işleri arkasında bırakmış isimlerin yeni projeleri bende her zaman büyük bir merak yaratmıştır. Jennifer Aniston ve Lisa Kudrow'un bağımsız filmleri haricinde, bu meraktan geçtiğimiz yaz Courtney Cox'un Cougar Town'ını izlemiş ve açıkçası son derece ortalama bulmuştum. Cast'tan karakteri 10 sezon boyunca en az gelişmeyi göstermiş Matt LeBlanc'ın sessiz sedasız başladığı dizisi Episodes'un Matt LeBlanc'a hem Emmy hem de  Golden Globe adaylığı getirdiğini okuyunca da her zamanki merakım ve Friends hayranlığım ağır bastı ve diziyi izlemeye başladım. 
İyi ki de başlamışım. Dizi, İngiliz komedi dizisi senaristleri  karı-koca Sean ve Beverly Lincoln'un Amerikalı bir yapımcının baskılarıyla Los Angeles'a gelip dizilerinin Amerikan versiyonu üzerinde çalışmaya başlamalarını konu ediniyor. Tabi ki İngiliz-Amerikan kültürü farkları, Amerika'nın son derece dejenere ve acımasız eğlence sektörü, Amerikan televizyonunun klişeleri gibi etkenler, Sean ve Beverly'nin İngiliz komedisi yani ironi ağırlıklı komediye dayanan dizilerini "ünlü komedyen", "Joey" Matt LeBlanc'ın başrolünde oynadığı ortalama bir Amerikan komedisine dönüştürüyor. Sean ve Beverly'nin dizisinin Amerikan pilot bölümünün çekimini izlediğimiz yedi bölümlük ilk sezon boyunca karı kocanın yaşadıkları çılgınlıklara, evliliklerinin sarsılmasına ve tabi ki Matt LeBlanc'ın yaşadığı son derece absürd TV yıldızı hayatına tanık oluyoruz.


Anlayacağınız üzere Matt LeBlanc dizide kendisini oynuyor. LeBlanc'ı oynadığı tek bir karakter üzerinden tanımlanan, yollarda dönüp "How you doin'?" diye bağırılan, çılgıncasına zengin, son derece sığ ve absürd-komik yani tipik bir Amerikan TV oyuncusu olarak çizen bu rol, çok büyük bir cesaret gerektiren bir rol. Öncelikle, hiçbir zaman Friends kadar başarılı olmayacak, küçük ama zeka işi böyle bir proje içinde kendinizle böylesine dalga geçebilmek açıkçası "başarısız" kariyerinizle yüzleşmeyi ve üzerinize yapıştırılan tüm sıfatları benimseyebilmeyi gerektiriyor, ki bu da şöhretin getirdiği egodan sıyrılabilmek demek. Dolayısıyla, sırf bunun için bile Matt LeBlanc açısından önemli ve takdiri hak eden bir proje bu. Diğer yandan, Amerikan TVsi için çok yaygın olmayan 30 dakikalık bölümlerden oluşan 7 bölümlük bir sezon, 10 sene boyunca TVde belli bir rutini takip etmiş, dolayısıyla izleyicisinin belli başlı beklentileri olan bir isim için çok rahat bir kariyer seçimi olmasa gerek. Bunun üzerine bir de ne kadar Amerikan TVsi için yapılmış olursa olsun İngiliz komedisi odaklı, Amerika'da tanınmayan İngiliz iki ana oyuncuyla dizinin odağını paylaşmak da cabası. 
Gerek dizinin konusu, gerek de saydığım bu özellikleri düşünülürse, Episodes Matt LeBlanc gibi bir oyuncu için çok büyük bir şans. Bu proje, LeBlanc'ın persona'sının altını oymaya hazır, cesur ve kendini ciddiye almayan bir oyuncu olduğunu kanıtlarken ortaya çok da başarılı anlatılmış bir hikaye çıkarıyor. Burada tabi ki, İngiliz oyuncular Stephen Mangan ve Tamsin Greig'in de hakkını teslim etmek lazım. Ağırlıklı olarak tiyatroda oyunculuk yapmış bu iki isim, Los Angeles'ın sığlığı, dejenerasyonu ve TV sektörü içinde alçak gönüllülükleri ve zekaları ile sırıtan, bir yandan da Amerika'nın sunduğu zenginlik karşısında  aralarına kara kedi giren karı koca rollerinde gerçekten mükemmeller. Her ne kadar dizi Matt LeBlanc'in Amerika'ya tanıttığı enteresan bir dizi olarak ön plana çıksa da, dizinin bu kadar başarılı bir izlenme yolculuğunun olmasında bu isimlerin çok başarılı oyunculuklarının etkisi çok büyük. Özellikle de sahne sürelerinin Matt LeBlanc'tan çok çok fazla olduğu düşünülürse. Aynı şekilde, şimdi ismini sayamadığım ama Episodes'daki oyunculukları yüzünden başka işlerine de mutlaka göz atmak istediğim yan oyuncular da gerçekten rollerinde çok başarılılar. 
Kısacası, Episodes, İngiliz komedisi seven, Friends seven, kısa ama çok eğlenceli yeni bir şeyler izlemek isteyen herkese tavsiyemdir ve bugün (bizde gece) gerçekleşecek Golden Globes'daki adaylığını sonuna dek hak ediyor. Her ne kadar Episodes'un karşısında The Bing Bang Theory ve 30 Rock gibi çok izlenen diziler olsa da, bu sene Matt LeBlanc'ın bu diziyle yapabileceği bir sürprize de hazırlıklı olalım derim ben :) 

Güncelleme: Matt LeBlanc gerçekten de bu rolüyle bir Golden Globe kazandı! İşte ödülüyle ilk fotoğraflarından biri: 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...