16.10.12

Twin Peaks: 90lar Başından Bir David Lynch Kültü

Eğer benim gibi 80ler sonunda doğmuşsanız, Twin Peaks'i muhtemelen Star'da gece yarısı yayınlanan bölümlerinden tanıyorsunuzdur (hatta anne babanız benimkiler gibi "Hadi yat çocuğum,", "Bu çocuklara göre değil," diye sizi televizyondan uzaklaştırmadıysa belki hikayesiyle ilgili aklınızda az çok bir şeyler kalmıştır da). Ben diziyi uzun zamandır merak etmeme rağmen sonunda birkaç ay önce izlemeye başladım, geçtiğimiz günlerde de bitirdim ve de hakkında yazılmış pek yazıya denk gelmeyince bir şeyler yazayım istedim. İzlemeyenleri şimdiden uyarayım: Bu yazı spoiler içerir.  
Twin Peaks, Washington State'de yer alan, etrafı ormanlarla çevrili, iklimi itibariyle kasvetli, küçük bir kasabadır. Bu kasabanın sessiz varoluşu, kasabanın gözdelerinden lise öğrencisi Laura Palmer'ın cesedinin plastik bir torbaya sarılı olarak bulunmasıyla bozulur. Twin Peaks, artık egzantrik FBI ajanı Dale Cooper'ın mesken bellediği, herkesin zanlı olarak yargılanabileceği, dikkatlerin üzerinde toplandığı bir kasabadır. Ancak Twin Peaks'i, dikkat çekici ya da "garip", "karanlık", "açıklanamaz" kılan Laura Palmer'ın cinayetinden çok daha başka şeyler, güçler ve kasabalılar arasındaki ilişkilerdir. Bunları da bölümler ilerledikçe öğrenir, dizinin kapsamının bir cinayetin çözümünden çok daha fazlası olduğunu/olacağını anlarız. Ve dizinin kapsamı genişledikçe janrı da değişir, genişler, hatta kendine ait bir janr tanımlamaya bile başlar, çünkü Twin Peaks, bölüm sayısı arttıkça hayranlarının özellikle cezbedici bulduğu grotesk karakterleri, bu karakterler arasındaki Amerikan pembe dizilerini alaya alan ilişki yumağı, X Files'ı aratmayan gizemleri ile benzeri olmayan bir türler arası geçişlilik gösterir.

FBI ajanı Dale Cooper, Twin Peaks'te zaman geçirdikçe, önce Laura Palmer'ın göründüğü gibi herkes tarafından sevilen, cici bir lise öğrencisinden ibaret olmadığını, sonra da Twin Peaks'teki huzurlu ve durağan ilişki ağının göründüğünden çok farklı olduğunu öğrenir. Twin Peaks'teki neredeyse herkesin göründüğünden başka bir hayatı vardır ve neredeyse herkes, ne kadar dışarıdan temiz görünürse görünsün, ya ilişkileri ya da dahil olduğu yasadışı olaylar sebebiyle karanlık bir taraf barındırır. Neredeyse diyorum, çünkü geriye kalan Cooper, Donna, Audrey, James gibi karakterler de dizi boyunca vakitlerini diğerlerinin bu ikili hayatlarındaki gizemleri çözmeye adıyor ve kendilerini ya bu ilişki ağlarının içinde ya da korktukları şeylerin tam ortalarında buluyorlar.
Sadece iki sezon devam etmiş Twin Peaks'in büyük bir bölümü Laura Palmer'ın cinayetinin çözülmesine ayrılmış ve ikinci sezonun ortasında "katilin" kim olduğunu öğreniyoruz. Bu süreçte Twin Peaks'teki karanlık gücün Cooper'a görünen ip uçları sayesinde seyirciye belirli bir ölçüde de olsa "açıklanması" söz konusu. Ancak, ne yazık ki dizinin ömrü çok kısa olduğundan, Twin Peaks mitolojisi hiçbir zaman "çözülmemiş" ya da derinleştirilmemiş. Bunda, dizinin reytinglerinin ikinci sezon başlarından itibaren büyük bir düşüş göstermesi ve yayınlandığı kanal olan ABC'nin Lynch'e ve ekibine Palmer'ın katilinin açıklanması için baskıda bulunmasının etkisi büyük.

Laura'nın katilinin kim olduğu açıklandıktan sonra, dizide büyük bir ivme düşüşü gerçekleşiyor ve Bob ve Twin Peaks'in ormanlarında var olan o güç, dizinin "kötü"sü olmaktan çıkıyor. Cooper'ın eski partneri, ezeli düşmanı, deli ve tahmin edilemez olarak çizilen Windom Earle, yeni "kötü" olarak diziye dahil oluyor. Açıkçası seyirci olarak bu yeni hikaye örgüsüne birkaç bölüm kadar adaptasyon problemi yaşıyorsunuz. Gerçi Windom Earle'ün derdi ve sonu da son bölümlerde Bob ve Black Lodge/White Lodge meselesine bağlanıyor, ama o süre içerisinde yaşadığınız hedeften sapmaya ne gerek vardı diye düşünmeden de edemiyorsunuz. Burada tabi ki, kanalın baskısının olduğu kadar, Cooper'ı canlandıran Kyle MacLachlan'ın, Cooper'ın Audrey Horne ile olan ilişkisini canlandırmak istememesi ve bu konuda dizi senaristlerini zorlamasının da etkisi büyük. Audrey Horne, Cooper'ın odağından ve olay örgüsünden çıkınca, ona yeni bir "aşk" yazma kaygısıyla hareket eden ve "iyi kalpli, kadınların ilgisini çekecek ajan" profilinden sapmak istemeyen senaristler, yine damdan düşme bir kararla Windom Earle'un karısı ile geçmişini ve Annie karakterini hikayeye dahil etmek zorunda kalmışlar. Hal böyle olunca zaten kendi mitolojisinden uzaklaşan dizi, bir de karakterler arasındaki duygusal ilişki ağını çözüp ortaya yeni karakterler ve öyküler atınca izleyicisinin büyük bir bölümünü kaybetmiş. Açıkçası dizinin sadece iki sezonu olduğunu bilmesem ya da diziyi gerçek zamanlı izleyen kitleden olsam, muhtemelen ben de izlemeyi bırakabilirdim, çünkü sezon ortasında yeterince işlenmemiş bir hikayeden diğerine ve alakasız ve zorlama aşk öykülerine atlayan bir diziden medet ummak pek akıl işi değil. 
Neyse ki son birkaç bölüm dizinin ana mitolojisine hayran olan benim gibileri az da olsa tatmin ediyor. Bob ve Black Lodge'a Windom Earle ve Annie sayesinde olsa da (Lynch'in orijinal planına göre Black Lodge'a kaçırılan aslında Audrey olacakmış) geri dönüyoruz ve daha ilk sezonun ilk bölümlerinde Dale Cooper'ın rüyasında gördüğü o sahne biraz daha açıklık kazanıyor. Tabi hikayenin işlenmeyen birçok kilit noktası hala var ve ne yazık ki sonsuza kadar da olacak ama en azından Laura Palmer ve Dale Cooper bağı biraz açıklığa kavuştuğu için dizinin sonunda yayından kaldırıldığı için kafamı duvarlara vurmak istemedim :) Her ne kadar Cooper'ın Black Lodge'da kalan ruhunun nasıl kurtulacağını, Bob'un yeni maceralarını ve Twin Peaks şerif biriminin bu duruma yaklaşımını deli gibi merak etsem de.
Twin Peaks, bir David Lynch işinden bekleyebileceğiniz her türlü özelliğinin yanı sıra pembe diziyi aratmayan ilişki ağları, Nadeen, Log Lady, Dr Jacoby, Deputy Andy, Lucy gibi karakterleri ile de farkında olmadan insanı kendine alıştıran, bittikten sonra tekrar izlemek isteyeceğiniz, "klasik" sayılabilecek, gerçekten eşi benzeri olmayan bir dizi. Karakterler arasındaki ilişki ağlarının bu kadar çarpık olması ve özellikle de ilk sezondaki twistleri ile bana The Killing'i zaman zaman çok hatırlattı; ancak Twin Peaks'e (aslında Lynch'e) özgü psikolojik gerilimi, grostesk ve kitsch özellikleri barındıran karakter ve durumları ile kendinden etkilenen The Killing gibi işlerden çok çok ötede bir yerde ve yayınlanmasının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen hala hatırlanmayı ve izlenmeyi hak ediyor. 

28.9.12

Restless: Gus Van Sant'tan Bir Gençlik Güzellemesi

Daha önce bir Gus Van Sant filmi izlemişliğim yok, dolayısıyla Restless kendisinin filmografisinde nasıl bir yere sahip fikir beyan etmem mümkün değil. Ancak bu yazıyı yazmadan önce yaptığım çok kapsamlı olmayan araştırmadan çıkardığım, bu filmin sessiz sedasız gelip geçmiş, pek de üzerinde konuşulmamış bir film olduğu yönünde. Hatta filme dair bulabildiğim çoğu haber linki beni Henry Hopper'ın filmden tamamen alakasız skandalına yönlendirdi. Durum böyle olunca da filmi izleyeli birkaç gün olmasına rağmen (ben izleyip, dinleyip, okuyup üstüne bir de beğenince hemen hakkında bir şeyler yazma ihtiyacı duyan bloggerlardanım) hakkında bir şeyler yazayım istedim.
Mia Wasikowska ve Henry Hopper'ın başrollerinde olduğu ve talihsiz aşıkları canlandırdıkları Restless, ölümün hayatlarında fazlaca yer kapladığı yirmili yaşlarına henüz erişmemiş Enoch ve Annabel'in kesişen öykülerine odaklanıyor. Enoch, anne babasını bir trafik kazasında yitirmiş, tek arkadaşı İkinci Dünya Savaşı şehidi Hiroshi'nin hayaleti olan garip bir gençtir. Tanımadığı insanların cenazelerine gitmek, kendine olay yerinde ölü bulunmuş ceset süsü vermek ve hayalet Hiroshi ile amiral-battı oynamak hobileri arasındadır. Bir gün gittiği cenazelerden birinde Annabel ile tanışır. Kanser hastası Annabel ne yazık ki mücadelesine yenik düşmek üzeredir, doktorları sadece üç ay yaşayabileceğini söylerler. Buna rağmen Enoch ve Annabel, önce arkadaş, sonra sevgili olmaktan ve yaşamaya devam etmekten vazgeçmezler. Enoch'ın da dediği gibi; "İnsan 3 ayda bir sürü şey yapabilir."


Konusu itibariyle bana salya sümük izlediğim A Walk to Remember'ı hatırlatan Restless'ın, son zamanlarda insanların hastalık ve romantizm üzerinden duygularıyla oynayarak gişe yapan birçok filmle ortak noktası neyse ki sadece bundan, yani ölüm ve hastalık temalarından, ibaret. Film kesinlikle Annabel'in hastalıkla mücadelesine, ölümün iki aşığı ayıracak olmasının trajedisine, hatta "son günlerin kıymetini bilmek lazım" safsatasına odaklanmıyor. Bunlar tabi ki filmde mevcut, nitekim ölüm meselesi hayatlarında bu kadar belirgin olan iki genci konu edinip bunlar yokmuş gibi davranmak abes olurdu. Restless, tüm bu tema ve alt temalarını Enoch ve Annabel'in yeni başlayan aşkları ve karakterleri üzerinden işliyor. Onların beraber geçirdikleri zamana, oynadıkları oyunlara, birbirlerinin hayatlarına girişlerine, birbirlerini tanıyışlarına tanık oluyoruz. Filmin tüm sihri de bunlarda saklı, Annabel ve Enoch'ı ayrı ayrı ve özellikle de birlikte sevmemek mümkün değil. İşin içine bir de aşkını sevdiği kadına itiraf edemeden ölen Hiroshi'nin hikayesi eklenince film insanı en çok vuran o filmlerden birine dönüşüyor: Ağlak olmak istememesine rağmen insanı ağlatan filmlere yani.. Hatta o kadar ki, Annabel ölmesin diye dua ederken buluyorsunuz kendinizi. Filmin tonu da o kadar kandırıkçı ki bu konuda, ben birçok kez kendimi "Yok herhalde ölmeyecek," derken buldum :) Adı Annabel olan bir karakterin ölmeyeceğini sanmak ne kadar komik ve imkansız olsa da..
Yine de Restless, bunlara rağmen ölüm hakkında bir film değil. Enoch ve Annabel'in kendi hobilerinin ve dünyalarının içinde kaybolduğu, son günlerine kadar doya doya yaşadığı ve ölüme rağmen birlikte olmaktan vazgeçmedikleri, "genç olmak" hakkında bir film. Ve bu yaklaşımı, onu adını andığım ve anmadığım birçok ağlak filmden çok daha iç burkan ve de orijinal bir film kılıyor. 

26.8.12

Enginar Kalpler: Heyecan Verici Bir İlk Roman


Çocuklar, gençler nasıl kitaplar okumalı? Okudukları kitaplar hangi konuları işlemeli, hangilerinden uzak durmalı? Bunlar, çocuk ve gençlik edebiyatını takip edenlerin bildiği gibi sıkça tartışılan konular. Kelime Yayınları, ödüllü Alman yazar Mirjam Pressler’in eserleri Haydi, Konuş Artık! ve Acı Çikolata’yı yayımlayarak, ergenliğin en önemli ve sorunlu aşamalarında takılmış gençlerin hikâyelerini okurlarıyla buluşturmuş ve bu konuda cesur bir adım atmıştı. Sita Brahmachari’nin yayımlandığı 2011 yılında Waterstone’s Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü kazanmış olan ilk romanı Enginar Kalpler de, tıpkı bu iki roman gibi çocukların ve gençlerin büyüme sürecinin önemli bir parçası olan bir konuyu işleyerek, bu sefer İngiltere’den bir eserle bu yolda ilerlemeye devam ediyor.
Enginar Kalpler, on iki yaşındaki Mira’nın ağzından günlük formunda yazılmış bir roman. Yapıtın ele aldığı ergenlik ve büyüme sancılarının biyolojik hallerinden tutun da ilk sırra, ilk cep telefonuna, ilk sorumluluklara ve ilk aşka kadar tam bir ilkgençlik romanı. Ama bunları işleyen benzeri birçok romanın aksine çok daha ciddi ve hassas bir konuyu; çok sevilen bir aile ferdinin, Mira’nın büyükannesi Josie’nin kanserle mücadelesine yenik düşmesinin Mira ve ailesi üzerindeki etkilerini konu ediniyor.
Tedavisinin sonuç vermediğini öğrenen ressam ve özgür ruhlu büyükanne Josie, tüm sevdiklerine veda ederek, kendi cenazesini bir kutlamaya dönüştürerek, her aile üyesine kendisini hatırlatacak bir eşyasını yadigâr bırakarak ölmeyi seçiyor. Bu seçimi her ne kadar onu bir rol model olarak gören Mira başta olmak üzere ailesi ve dostlarını ölümüne bir nebze hazırlasa da, yine de sevdikleri bir aile üyesini kaybetmenin acısıyla başa çıkmak zorunda kalıyorlar.
Sita Brahmachari, böyle hassas ve iyi işlenmesi gereken bir konuyu melodrama kaymadan ele alabilmeyi ve on iki yaşındaki ana karakterine uygun bir şekilde çözümlemeyi başarmış. Yeni bir yazardan beklenmeyecek bir ustalıkta kurguladığı Mira karakteri, Enginar Kalpler’de kendine özgülüğü, büyükannesinden aldığı yaratıcılığı ve önyargılardan uzaklığı ile karşımıza çıkıyor. Onun tüm bu özellikleri tahmin ediyorum ki genç okuru olduğu kadar yetişkin okuru da cezbedecektir. Hepsinden önemlisi de, hem ergenlikle hem de büyük bir kayıpla karşı karşıya olduğu bu dönemi, yine büyükannesi Josie’nin tavsiyesiyle, acının insanı katılaştırması gereken bir şey değil de sadece yaşanması gereken bir deneyim olduğunu öğrenerek atlatıyor Mira. Arkadaşlarının ve öğretmenlerinin yardımıyla acının ve kaybın çevresindeki insanların da bir parçası olduğunu fark ediyor. İçinden geçtiği bu döneme rağmen, yeni insanlara kendini açmaya, yeteneklerini keşfetmeye, yaşamaya devam ediyor. 
Böyle etkileyici bir öyküyü çağdaşlarının aksine büyücülere ve vampirlere tercih eden Sita Brahmachari ve bir büyükanne ile torun arasındaki sevginin insanı nasıl şekillendirebileceğini gösteren Enginar Kalpler, özellikle günümüz ilkgençlik edebiyatı atmosferinde gözden kaçırılmamalı. 

Bu yazı ilk olarak 24.08.2012'de Radikal Kitap'ta yayınlanmıştır. 

31.7.12

Snow White and the Huntsman: Bir Grimm Yorumu Daha

Amerika'daki yeni internet yasaları tartışmaları ve başta MegaUpload gibi paylaşım sitelerinin kapanması benim gibi internetten film takip edenleri fena vurdu. Çok yakın bir zamana kadar gösterime yeni giren -hatta bazen girmemiş- filmler için DVD kalitesindeki linkler bulmak mümkünken şimdi ne yazık ki CAM'e mahkum olacağız gibi görünüyor. En azından bu filmlerin DVDleri çıkana kadar..
Niye böyle bir girizgah yaptığıma gelince.. Snow White and the Huntsman, hem konusu, hem oyuncuları için ilk gösterime girdiğinde merak ettiğim bir film olmasına rağmen sinemada izlemeyi kaçırdığım, sonrasında da unuttuğum bir filmdi. Ancak geçtiğimiz hafta Kristen Stewart'ın Robert Pattinson'ı Snow White'ın yönetmeni Rupert Sanders ile aldatma skandalı patlak verince ve film tekrar gündeme düşünce bulabildiğim tek versiyon CAM olmasına rağmen filmi izlemeye karar verdim.
Neyse ki, indirdiğim versiyon izlenebilir çıktı da merakımın kurbanı olmamış oldum :)
Film, Grimm Kardeşler'in Snow White masalını, Angela Carter-vari bir yaklaşımla, Kraliçe'yi (filmdeki adıyla Ravenna'yı) erkek-egemen bir dünyada güzelliğini ve gençliğini silah olarak kullanan iktidar kaygılı bir karaktere dönüştürerek ele almış. Ravenna, Snow White and the Huntsman'da, Snow White'ın babasının krallığını onunla evlenip gerdek gecesi onu öldürerek ele geçiriyor. Annesi tarafından "fairest of blood" ile yapılan bir büyüyle genç ve güzel kızların gençliklerini çalma yeteneğine kavuşan Ravenna, bu yetenekle ölümsüz olmuş, kralları güzelliği, ordularını büyüsüyle yenmiş, gittiği her ülkenin toprağını kara büyüsüyle kurutmuştur. Sonu, büyülü aynasının da söylediği gibi kendisi de "fairest of blood" olan Snow White'ın elinden olacaktır. İşte bu noktada tahmin edebileceğiniz gibi hikayeye Huntsman da dahil olur. Filme Snow White da, ve tabi ki Kristen Stewart da bu noktada dahil oluyor.


Filmin bu noktasına kadar Kraliçe Ravenna'nın öyküsü, her ne kadar bazı boşluklar barındırsa ve izleyicinin bazı şeyleri bildiğini varsaysa da (Ravenna, genç ve güzel kızların gençliklerini büyüsüyle çalabiliyorsa neden Snow White'ın kalbine ihtiyacı var? Niye Snow White "fairest of blood"? vs vs.) filmin o kadar büyük bir bölümünü teşkil ediyor ki, ve Charlize Theron abartılı performansına rağmen Ravenna rolüyle kamera karşısında o kadar iyi ki, açıkçası bütün bir film bu kalibrede devam etse çok başarılı sayıp bağrıma basabilirdim. Ne yazık ki, Kristen Stewart Snow White olarak karşımıza çıktığı andan itibaren filmin bütün illüzyonu kırılıyor. 
Snow White, kendisine bir karakter olarak bağlanmamızı, dolayısıyla da hikayesine inanmamızı sağlayacak her türlü arka plan hikayesinden mahrum bırakılmış ve sadece "güzel" ve "iyi kalpli" olduğu için Ravenna'ya karşıt bir güç olarak çizilmiş. Bu nedenle filmde tamamen inandırıcılıktan yoksun. Bir de biliyorum çok kullanılan bir argüman, ama bu noktada altını çizmekte yarar var: Ravenna ve Snow White'ı güzellik kıstasından karşı karşıya koyacak ve izleyicilerinizden iyi olanı tercih etmelerini bekleyecekseniz, Kraliçe olarak Charlize Theron gibi bir kadını seçmek niye? Kristen Stewart, sırf Charlize Theron yüzünden bile bu filme 1-0 yenik başlıyor. 

Snow White'ın derinlikli bir karakter olarak çizilebilmesi için yeterli arka plandan yoksun olması, Huntsman ile olan ilişkisine de yansıyor. Sizi bilmem ama ben bütün film boyunca Huntsman'ın neden Snow White'a aşık olduğunu sorguladım. William'ın, (Snow White'ın çocukluk arkadaşının) hisleri, ortak geçmişleri dolayısıyla belki anlamlandırılabilir, ama Huntsman ile Snow White arasındaki iletişimin minimum seviyede tutulması, bana yine "Snow White o kadar güzel ki, tabi ki Huntsman ona aşık olacak," argümanına yaslanılmasından kaynaklanıyor gibi geliyor. Yedi cücelerin Snow White'a onun için hayatlarını feda edecek kadar bağlanmaları, William'ın aradan seneler geçmesine rağmen hala Snow White'a aşık olması gibi durumların, Snow White'ın filmdeki karakterlerle iletişiminin ne kadar az olduğu söz konusu olduğunda ne kadar absürd kaçtığını söylememe bile gerek yok sanırım. 


Ne yazık ki bunların yanı sıra bir de açıklanmayan ve körü körüne kabul etmeniz beklenen, bu sebeple de ne olduğunu anlamlandıramadığınız bir sürü detay var filmde. Ravenna'nın içinde banyo yaptığı beyaz sıvı mesela.. Bu sıvı, Ravenna'nın gençlik-güzellik takıntısından dolayı süt olarak mı algılanmalı? Peki sıvıdan çıktıktan sonra bembeyaz olmasına ne diyeceğiz, "Estetik olarak güzel görünüyor," mu? Aynı şekilde Snow White zindandan kaçtıktan sonra onu kumsalda bekleyen ata ne demeli? Kuşları, filmin sonlarına doğru elflerin yönlendirdiğini gördük, at için de mi aynı şey geçerli? En önemlisi.. Snow White'ın Huntsman tarafından öpüldükten sonra dirilmesini kimsenin açıklamamasına ne demeli? Sırf masalda Snow White prens tarafından öpüldüğünde uyanıyor diye (ki bu orijinal Grimm masalında olmayan bir detay) Snow White'ın dirilmesine ve geri dönmesine filmdeki karakterler de mi şaşırmayacak? 
Filmin bir devam filmi olacağı duyurusu stüdyo tarafından yapıldı ve başından beri oyuncular ve yönetmen bir devam filmi ihtimalinin farkındaydılar. Dolayısıyla bazı açıklanmamış noktaların devam filmlerine bırakılmış olduğu iddia edilebilir. Yine de bir Hollywood filminin senaryosunu devam filmine yaslaması ne kadar mantıklıdır? 
Grimm öyküsü Snow White ile ilgili söylenecek çok şey var ancak Rupert Sanders'ın Snow White and the Huntsman'ı Snow White'tan ziyade Ravenna'nın filmi ve görselliğine harcadığı enerjiyi senaryosuna harcamadığından çok çok iyi bir film olabilecekken ortalamanın üzerine geçemiyor. Charlize Theron ve Chris Hemsworth için belki izlenebilir ve Grimm'in Kraliçe'sinin nasıl ters-yüz edildiğine göz atılabilir. Ancak bunların dışında, benim gibi bir de bir magazin skandalından gaz almadıysanız, en kötü ihtimalle DVDsinin çıkmasını ve daha iyi bir versiyonun internete düşmesini bekleyin derim ben. 

24.7.12

Laura Marling'i Yeniden Keşfetmek


Aslında yazımın başlığı Laura Marling: Nasıl Başka Bir Şey Dinleyemez Oldum? da olabilirdi pekala (tabi öyle olsaydı ne kadar okumak isterdiniz bilemiyorum) çünkü gerçekten de kendisine yabancı olmamama ve Alas I Cannot Swim dönemlerinde çokça dinlememe rağmen, Marling, son birkaç günümü I Speak Because I Can ve özellikle de A Creature I Don't Know ile ele geçirdi. Bu ani Laura sevgisinin zamanlamasını neye bağlamak lazım bilmiyorum ama özellikle son iki albümü dinliyor oluşumun sebebi, bu albümlere biraz şans tanıyıp kulağımı Alas I Cannot Swim'den uzaklaştırınca hem sözleri, hem aranjmanları hem de enstrüman kabiliyeti açısından ne kadar başarılı, hatta Alas I Cannot Swim'den ne kadar iyi olduklarını görmem oldu.
Bu iki albüm beni bu kadar yakalayınca da, zamanında yapmadığım bir şeyi yaptım ve elimden geldiğince ilk albümünü yayımladığı tarihten beri verdiği röportajlarını okudum, canlı kayıtlarını dinledim/izledim ve karşımdakinin ne kadar büyük bir yetenek olduğuna açıkçası beklemediğim kadar çok şaşırdım. Kendisini tanımayanlar, ya da benim gibi hakkında önceden pek bir şey okumayanlar için kendisinin hayat hikayesinden bahsetmekte fayda var: Laura Marling 1990'da, Hampshire'da plak dükkanı sahibi bir babanın ve müzik öğretmeni bir annenin en küçük kızı olarak dünyaya geliyor. Müzikle içli dışlı hippie bir ailenin çocuğu olduğundan da Bob Dylan, Joni Mitchell, Neil Young gibi isimleri dinleyerek büyüyor. Gitar çalmayı babasından 6 yaşında öğrendikten sonra da Myspace'e koyduğu kayıtlarının müzik şirketlerinin ilgisini çekmesiyle 16 yaşında tek başına Londra'ya taşınıyor ve Londra'da o dönemlerde yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan, içlerinde Noah and the Whale, Mumford and Sons ve Johnny Flynn gibi isimlerin de bulunduğu çok yetenekli bir nu-folk akımının parçası oluyor. Bu isimlerin çoğuyla birlikte sahneye çıkıyor. Hayat hikayesinde beni en çok şaşırtan da kendisinin özellikle ilk yıllarında bu kadar kalabalık bir toplulukla birlikte çalışmış ve turlamış olması oldu, çünkü Laura Marling'i sadece kayıtlarından dinleyince edindiğiniz birey izlenimi kesinlikle bir grupta çalar ya da söylerken düşünebileceğiniz bir birey değil. Sanırım bu izlenim de pek yanlış bir izlenim değilmiş ki, 18 yaşındayken Noah and the Whale'in Charlie Fink'i prodüktörlüğünde ilk solo albümü Alas I Cannot Swim'i yayınlıyor. 


Laura ve işbirliği yaptığı isimler meselesi, açıkçası biraz üzerinde durulması gereken bir mesele çünkü kendisinin içinde uzun süre bulunduğu bu toplulukta yine müziğinden asla çıkaramayacağınız kadar çalkantılı bir geçmişi var :) Laura Marling, Londra'ya ilk taşındığı zamanlardan Alas I Cannot Swim'in prodüksiyon ve yayınlanma dönemine kadar Noah and the Whale ile sahneye çıkmakla kalmamış, grubun asıl kişisi Charlie Fink ile de birlikteymiş. Kendisinin görece daha yakın zamanlarda verdiği röportajlara da bakınca Alas I Cannot Swim döneminde, şarkı sözlerinden videolara kadar Charlie Fink'in çokça etkisi altında olduğunu kendi ağzıyla kabul ettiğini görüyoruz. Charlie Fink'tan ayrıldıktan ve hemen sonrasında Marcus Mumford ile birlikte olmaya başlayınca da karşımıza bambaşka bir şarkı yazarı çıkıyor. Burada, Charlie Fink ile ayrılığı konusunu celebrity gossip'e kaçmak pahasına da olsa biraz açayım: Laura Marling, Charlie Fink'i uzun süre birlikte çaldığı Marcus Mumford için terk edince Noah and the Whale ile Mumford'un bağları tamamen kopuyor ve Charlie Fink, Noah and the Whale'in Mercury adayı ikinci albümü The First Days of Spring'i tamamiyle Laura ile ayrılığı üzerine kurguluyor. Dolayısıyla da, Laura Marling uzunca bir süre İngiltere  müzik haberlerini beklenmedik bir şekilde özel hayatıyla meşgul ediyor. The First Days of Spring'in sözlerine çok az bir göz atınca ve ne kadar kişisel ve zaman zaman sizin utanmanıza neden olacak kadar cheesy olduğunu görünce açıkçası bu duruma pek şaşırmamak lazım. 
I Speak Because I Can, her ne kadar Marling tarafından sonraları Ryan Adams, Ray LaMontagne gibi isimlerin de prodüktörü olan Ethan Johns'un etkisinin ön planda olduğu bir albüm olarak adlandırılsa da karşımıza kendi deneyimlerini arkatipler, mitolojik karakterler, edebi referanslar üzerinden anlatan, gitarda çok daha gelişmiş bir şarkı yazarı çıkarıyor. Gerçekten de Alas I Cannot Swim'e hatta daha öncesine, New Romantic'e mesela, baktığınızda gördüğünüz kadınla bu albümdeki ve A Creature I Don't Know'deki kadın arasındaki farka inanmak gerçekten çok zor. Tabi bunu Laura Marling'in yaşını göz önünde bulundurduğunuzda sadece "büyümek" ile de açıklamak mümkün. Her ne kadar 16 yaşından beri aktif olarak müzik dünyasının içinde bulunan, bazen sırf yaşı yüzünden kendi konserine girmesi yasaklanan Marling, doğal olarak yaş konusunda aldığı yorumlara skeptik yaklaşıyor. Buna da pek şaşmamak lazım çünkü karşımızdaki iki kez Mercury ödülüne aday gösterilmiş, her albümü bir öncekinden daha iyi addedilmiş, Neil Young ile turlamış 22 yaşındaki bir kadın.
Onun bu yaşından beklenmeyecek başarısı A Creature I Don't Know'da da kendini gösteriyor. Daha önceki iki albümüne nazaran çok daha izole, Marling'in mutfağında tavandan sarkan bir mikrofonla demolanmış ve 10 günde kaydedilmiş bu albüm, kesinlikle I Speak Because I Can'den çok daha sade, içine girmesi biraz daha zor bir albüm. Ancak, ne bir erkek arkadaş (I Speak Because I Can'de Charlie Fink'in Blue Skies'ına cevaben yazılmış bir Blackberry Stone isimli bir şarkı var ve Marcus Mumford'un vokalleri sıkça duyuluyor) ne de bir prodüktör etkisi taşıyan bu albüm, hiçbir şeyi için olmasa bile sözlerinin mükemmeliği ve referansları için dinlenebilir. Sıkı bir Steinbeck hayranı olan Marling, Steinbeck'in karısına duyduğu kendi deyimiyle "obsesif" meraktan etkilenerek "Salinas"ı yazmış. Salinas, Steinbeck'in doğumyeri olmasının yanı sıra karısıyla da mezarlarının bulunduğu Amerika'da bir bölge. Albümün ilk single'ı "Sophia" ise Robertson Davies'in The Rebel Angels'ından etkiyle, Yunan bilgi tanrıçasına göndermeyle yazılmış. Sizi bilmem ama bu şekilde bir yaratım süreci, beni devamlı kendi deneyimlerini tüketen bir yaratım sürecine nazaran daha çok daha heyecanlandırıyor. I Speak Because I Can ve A Creature I Don't Know bir ölçütse eğer, karşımızdaki her albümde daha da evrilen bu genç kadından folk müzik adına heyecan verici işler beklemeye devam edebiliriz. 
Laura hakkında söylenecek daha çok şey var ama bu yazıyı daha fazla uzatmayayım ve sizi A Creature I Don't Know'un açılış şarkısı The Muse'un canlı bir kaydıyla baş başa bırakayım istiyorum:

22.7.12

The Talented Mr Ripley: Doksanlar Sonundan Modern Bir Klasik

Doksanlar, muhtemelen her türlü deneyimin larger-than-life yaşandığı çocukluk & ergenlik yıllarıma denk geldiğinden, benim için hep olduğundan güzel hatırladığım bir dönem olmuştur. Dolayısıyla, bu dönemde izlediklerimi, dinlediklerimi, yaşım ilerledikçe hep yeniden izlemek, dinlemek, o zaman sevdiğim, beğendiğim gibi/kadar iyi olup olmaduklarını tekrar görmek istemişimdir. O dönemde kaçırdıklarımı da mutlaka yakalamak... Cruel Intensions, o zaman hakkında bir sürü şey okuyup, izleyip kendisini kaçırıp sonradan izlediğim filmlerdendir mesela, Clarissa, Buffy de tekrar izlediğim dizilerden. The Talented Mr Ripley de izleyemediklerimdendi ve sevinerek söylüyorum ki, ergen bünyemin o vakitte muhtemelen anlayamayacağı kadar mükemmel bir film çıktı.
Öncelikle, film yazılarımın neredeyse hepsinde yaptığım gibi konusundan biraz da olsa bahsetmek istiyorum; ancak bu sefer bunu yapmaktaki amacım yazımı filmi izlemeyenler için de çekici yapmaktan öte şu: The Talented Mr Ripley, sadece kurgulanışı, iyi oyunculuğu, iyi sinematografisinin de ötesinde çok ilginç bir konuya sahip. Filme adını veren Tom Ripley, New York'ta yaşayan bir otel çalışanıdır. Otele gelen ziyaretçilerin paltolarını fırçalar, bahşişini alır. Dışardan bakınca, tek bir yeteneği var gibi görünür, o da piyano çalmaktır. Bu yeteneği sayesinde bir gün, normal şartlar altında bulunamayacağı kadar yüksek sınıftan bir topluluğa karışır ve burada Bay ve Bayan Greenleaf ile tanışır. Greenleafler paraya para demeyecek zenginlikte bir ailedir ve tek dertleri İtalya'da baba parası yiyerek hayatını çarçur eden oğulları Dickie'nin Amerika'ya geri dönmesini sağlamaktır. Oğullarıyla aynı okuldan mezun olduğunu sandıkları Tom'a gözleri kapalı bu görevi verirler. Hayatında hiç görmediği bir meblağ cebine koyulup kendini Avrupa'da bulan Tom'un ve tanıştığı insanların hayatını bundan sonra çok çarpıcı değişiklikler beklemektedir.
Bu kadarlık bir konu özeti size "bunun neresi ilginç?" dedirtebilir. Spoiler vermemeye çalışarak sadece şunları da ekleyeyim o halde: Tom Ripley, iyi bir piyanist olmasının yanında çok daha tehlikeli yeteneklere sahip bir genç. Öncelikle, çok iyi, hatta alışkanlık olarak yalan söyler. İnsanların seslerini, el yazılarını, imzalarını taklit edebilir. Dick Greenleaf ve sevgilisi Marge ile tanışıp onların hayatlarına sızdıktan sonra bu yetenekleri ile onlara kendini sevdirecek ve hatta sınıf atlama saplantısı yüzünden hayatlarını mahvedecektir. 
Patricia Highsmith'in aynı isimli romanından uyarlama film, 50ler Amerika'sı ve İtalya'sında geçiyor. Dolayısıyla da dönem filmleri meraklıları için kostüm ve mekan açısından tam bir hazine. Jude Law, Gwyneth Paltrow, Cate Blanchett ve Philip Seymour Hoffman, yardımcı rollerde gerçekten mükemmeller. Ancak tabi ki ana karakter olmasından ve konunun Ripley'nin hastalıklı psikolojisine odaklanmasından dolayı filmin asıl yükü Matt Damon'da. Ripley'nin saplantılarının ve bu saplantıların yarattığı trajik durumlardan kurtulma yollarının sahneye yansıdığı durumlar özellikle, bana çok daha yakın zamandan bir yapım olmasına rağmen Perfume: The Story of a Murderer'ı hatırlattı. Perfume'daki karakterin toplumsal motivasyondan yoksun saykosis'i, Talented Mr Ripley'de çok daha insancıl motivasyonlarda kendini gösterse de, izleyicide yarattığı tekinsizlik duygusu neredeyse birebir aynı. Tom'un Dickie'ye duyduğu aşkı kendini gösterme biçimleri, karakterden karaktere geçişleri, tehdit olarak gördüğü her durumu elimine etme yollarındaki insanın kanını donduran detaylar... Bunların hepsi, aslına bakarsanız filmi suç, gizem, drama türlerinin yanı sıra korkuya da yakınlaştırıyor. 
Ripley'nin bu apaçık hastalıklı edimlerine rağmen, beni filme -belki de romana demeliyim, nitekim ana materyal o- en çok hayran bırakan şey, onun gazabına maruz kalan neredeyse herkesin suçlu çizilmiş olması oldu. Ripley'nin ilk kurbanı ve büyük aşkı Dickie, filmde tam bir yaptıklarının sorumluluğunu almaya alışmamış ve hayatı para sayesinde çok kolay yaşamış zengin çocuğu örneği. Üstüne üstlük, bir de şımarık bir çocuk gibi, etrafındaki insanlarla oyuncak gibi oynayıp canı sıkılınca onları bir kenara atıyor. Dickie'nin yine zengin ve züppe arkadaşı Freddie, yine Dickie gibi parası ve statüsünden aldığı cesaretle kendisi gibi olmayanları ezmekten büyük bir zevk alıyor. Dolayısıyla, Ripley'nin bu ikisine yaptığı her şey, size onun yaptıkları ile birlikte bu karakterlerin bunları hak edip etmediğini de düşündürüyor. Kısacası nefret etmeniz gereken ana karakter konusunda ne hissetmeniz gerektiğini bilemiyorsunuz. Sanırım sırf bu sebepten de gerçek anlamda hiç cezalandırılmıyor Ripley.
5 Oscar'a aday gösterilmiş film için Matt Damon piyano, Jude Law da saksafon çalmayı öğrenmiş. Dickie jazz hayranı olduğundan filmin büyük bölümünü kapsayan jazz performans sahnelerinden birinde Matt Damon, insanın tüylerini diken diken edecek bir benzerlikle Chet Baker'ın My Funny Valentine'ını seslendiriyor. Film, her anlamda yetenek kaynıyor kısacası :) Performansları, konusu, gerilimi, müzikleri, mekanları, her şeyiyle, Hollywood'un en iyi işlerinden biri The Talented Mr Ripley. Benim gibi zamanında izleyememiş olanlara duyurulur! 

23.6.12

JUNK/Beyaz: Melvin Burgess'ten Bağımlılık Üzerine Gençlerin Ağzından Bir Roman

Mirjam Pressler ile ilgili yazımda etraflıca olmasa da biraz bahsetmiştim, young adult, bizdeki kullanımıyla gençlik ya da ilkgençlik edebiyatı, biraz sorunlu bir alan. Çünkü özellikle geçtiğimiz yıllarda fantastik aşk romanlarıyla kendini duyurduğundan ciddiye alınmıyor, okuyucularını kitaplarının hitap ettiği iddia edilen yaş kitlesindeki genç kızlar kadar bu kızların anneleri oluşturuyor. Durum böyle olunca da elinize 13-17 yaş grubundan kahramanları olan iyi bir kitap geçince kendinizi "Young Adult/Gençlik romanı ama sandığın gibi değil.." derken buluyorsunuz.
Türkçe'ye Beyaz ismiyle Koridor Yayıncılık tarafından Emirhan Aydın çevirisiyle kazandırılan Melvin Burgess romanı Junk tam da böyle kitaplardan. Öylesine bir göz attığım ve içimi parçalamasına rağmen elimden bırakamadığım bu roman, öncelikle kesinlikle beklediğimden daha fazlası çıktı. Ansiklopedik bilgileri hemen aradan çıkarmak gerekirse, 1996 yılında İngiltere'nin en prestijli çocuk kitabı ödüllerinden Carnegie Medal sahibi olmuş ve 2007'de CILIP Carnegie Medal üyeleri tarafından son 70 yılda yazılmış en önemli 10 çocuk kitabından biri olarak seçilmiş.
14 yaşındaki Tar ve Gemma'nın hikayesine odaklanan roman, ağırlıklı olarak onların bakış açılarından yazılmış. Anne ve babası alkol bağımlısı olan Tar (gerçek adıyla David), son derece masum, saf bir çocuktur ancak babasının alkol bağımlılığı kendisini dövmeye başlamasına kadar varınca evden kaçmak zorunda kalır. Sevgilisi Gemma'nın ona nazaran çok daha rahat bir hayatı vardır, ama ebeveynlerinin baskısına dayanamadığı için Tar'a güvenerek evden kaçar. Böylece iki çocuk, küçük kasabaları Minely'den sonra kendilerini 80ler Bristol'ında terk edilmiş bir evde iki anarşistle birlikte yaşarken bulurlar. Richard ve Vonny isimli bu iki genç, yaş olarak onlardan büyüktür ve sorumluluk sahibidir, ancak Gemma'nın macera arayışı yüzünden onlarla yaşayamaz hale gelirler. Tıpkı Gemma gibi aklı bir karış havada, "sistem karşıtı" Lily ve Ron ile yine kullanılmayan bir eve yerleşirler ve tüm trajedi işte bundan sonra başlar. 

Düşününce, "Annesi ve babası alkolik bir çocuk evden kaçmak zorunda kalıyor, kullanılmayan evlerde yabancılarla yaşıyorlar, bundan trajik ne olabilir?" diyebilirsiniz. Junk'ın "başarılı" yanlarından biri de işte bu aslına bakarsanız, yanlış tercihler yapan ve yapmaya devam eden karakterler roman boyunca bir cehennemden diğerine düşmeye devam ediyor ve siz, tıpkı onlar gibi, her an toparlanıp yollarına devam edebilecekler sanıyorsunuz. Gemma ve Tar'ın Lily ve Rob ile birlikte yaşama kararı da tıpkı bunun gibi bir etki uyandırıyor okuyucuda. İlk zamanlar yaşları birbirine çok yakın bu 4 karakter o kadar uyumlu bir hayat sürüyorlar, ve kendi hayat biçimlerini, hırsızlığı, uyuşturucu satıcılığını öylesine içselleşmiş bir olumlulukla yaşıyorlar ki, hiçbir şeyin kötüye gitmeyeceğine neredeyse siz bile inanıyorsunuz. Lily'nin bağıra çağıra saydırdığı sistem içinde yaşayan, işe giden, doktorlar tarafından verilen "uyuşturucularını" alıp kendini sağlıklı sanan ahlaklı ve temiz vatandaşlara siz de içinizden bir küfür sallıyorsunuz. Zannediyorsunuz ki her şey bununla kalacak, zavallı Tar, ailesinden kurtulduktan sonra artık mutlu bir hayat yaşayacak, Gemma yola gelip kendini toparlayacak. 
Ancak tabi ki bunların hiçbiri olmuyor. Esrar, haşhaş, ağrı kesiciler yetmiyor ve Lily ve Ron eroin kullanmaya başlıyor, tabi Lily ne yaparsa ondan aşağı kalamayan Gemma sayesinde Gemma ve Tar da. Önce şırınga kullanmadıkları için kendilerini takdir ediyorlar, eroinden güçlü olduklarını kendilerine ve belki de eroine kanıtlamak için birkaç gün kullanmadıkları bile oluyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki, iğne kullanmaya başlamışlar, kullanmadan duramaz hale gelmişler, Gemma ve Lily fuhuşa başlamış. Ron sırf eroin alabilmek için erkek tuvaletlerinde gizli gizli kendini pazarlıyor. Bunların hiçbiri eroin için yapacakları şeylerin en kötüsü değil ne yazık ki; ancak okumayanlar için spoiler olmaması adına o kısımları okurlara bırakıyorum. 
Tüm bu hikaye, karakterlerde meydana gelen olumsuz değişiklikler, şoklar ve  bağımlılıkla başa çıkma durumları içinde beni en çok etkileyen, yazarın dönem gençlerini ve Bristol'ını tasvirdeki başarısı, samimiyeti ve cesareti oldu. Kitaptaki en antipatik karakterlerden Gemma bile ergenlik çağının doruklarındaki bir genç kızın sesine sadık kalarak, yargılamadan çizilmiş. Karakterlerin kullandıkları kelimeler, konuşma biçimleri (kitapça bolca geçen junk ve smack kelimeleri eroin için kullanılan argo kelimeler örneğin), inançları o yaşlardaki gençlerin sesini çok çok iyi yansıtıyor, onların her şeyi en iyi kendilerinin bildiğini sanan bakış açısını çok iyi ortaya koyuyor. Tüm bunları, o yaşlardaki çocukların bağımlılık uğruna fuhuşu sadece bir iş olarak görebilecek hale gelişlerini örneğin, onların gözünden anlatabilmek açıkçası büyük bir cesaret gerektiriyor. Böyle bir roman, böyle bir samimiyetle, bu kadar genç karakterlerini hiçbir şekilde yargılamadan sadece olduğu gibi çizerek Türkiye'de yazılabilir miydi, açıkçası hiç sanmıyorum.
Tam da bu sebepten çok önemli bir roman Junk ve bence aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hak ediyor. Bağımlılık meselesi o kadar titizlikle yaklaşılması gereken bir mesele ki, özellikle de gençlerde, onlara hayatlarını nasıl bir çırpıda harcayabileceklerini gösterebilmek için Junk gibi söylev çekmeyen, sonuna kadar cesur ve samimi, kendilerinin ağzından yazılmış kültür-sanat eserleri lazım. "Bir kereden bir şey olmaz," savının, arkadaş baskısının, aşkın, kendini kanıtlama çabasının, "Ben ne yaptığımı biliyorum,"un nelere mal olabileceğini o yaşta görebilmek çok zor ve işi deneyime bırakmak da alınamayacak kadar büyük bir risk çünkü. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...