29.5.13

New Girl'ün 2. Sezonunun Ardından


SPOILER İÇERİR!

Zooey Deschanel'in "quirky girl" imajının parodisine yaslanacak ve itici bir projeye dönüşecek gibi başlayıp çoğumuzu şaşırtmış New Girl, şahane bir sezonu geride bıraktı. Şu an yayınlanmakta olan favori sit-com'um olan bu diziyi gerçekten çok büyük bir keyifle, kahkahalar atarak izliyorum ve ikinci sezonu ilkinin gölgesinde kalmadığı için geleceğinden de çok umutluyum. Peki nedir New Girl'ü ve ikinci sezonunu özel kılan? Gelin bunlara hep birlikte bakalım. 
Öncelikle, New Girl yazımın en başında bahsettiğim Zooey Deschanel'den etkilenerek yaratılmış gibi duran Jess karakterine odaklanmadı. Aksine Jess'i ev arkadaşları Winston, Nick ve Schmidt ile bir takım haline getirdi. Hem de nasıl bir takım! Hepsi birbirinden garip, çocuksu ve saçma alışkanlıklara sahip üç erkek ve bir kadının birlikte yaşadığı bir ev düşünün. Bu eve Arrested Development, The Office, Friends gibi dizilerde karşımıza çıkmış awkward ve romantik bir komedi anlayışı ekleyin. Ve bunu onla çarpın, elde edeceğiniz şey belki Jess, Nick, Schmidt ve Winston dörtlüsünün arasındaki dinamiğe benzeyecektir. Gerçekten böylesine eşsiz bir komedi New Girl'ün komedisi. 
Başlarda 30lu yaşların başında son derece normal üç erkek gibi duran Nick, Schmidt ve Winston, dizi ilerledikçe ve karakterler arasındaki dinamik oturdukça çok daha ön plana çıkmaya ve "gerçek yüzlerini" göstermeye başladılar. En başlarda Jess'in garip ve takıntılı olduğunu iddia eden, onun hayat koçu olacakmış gibi duran bu adamlar, sit-comlarda pek rastlanmayan bir şekilde birbirlerinden çok farklı ve kendilerine özgü komedi durumları içinde karşımıza çıktılar. Nick, Winston ve Schmidt'i komik kılan öğelerin hepsi birbirinden farklı ve dizinin dinamiği için vazgeçilmez öğeler. Nick'in öfke patlamaları, sorumsuzluğu, Schmidt'in cinsellik, titizlik ve kilo takıntıları, Winston'ın hiçbir zaman nerede nasıl davranması gerektiğini bilmemesi, kariyer ve sevgili problemleri, bu öğelerin sadece bazıları. Bu sezonda, ilk sezonun devamı niteliğinde olan birkaç hikaye örgüsü dışında (ki bunlar da Jess & Nick ve Schmidt & Cece ilişkileri) karakterlerimizi bu komik özelliklerini daha da açığa seren durumlarda izledik. Jess kendine inanılmaz komik olaylar zinciri içinde yeni bir sevgili buldu, işinden atıldı, Cece'nin yerine kendini modellik yaparken buldu. Schmidt Nick'le olan arkadaşlığının onuncu yılını düğünden farksız bir partiyle kutladı, Cece'yi kaybetti, Cece'nin yerine birden kafayı taktığı bir balığı koymaya karar verince kendini hastanede buldu, şişmanlık zamanından kalma kız arkadaşına geri döndü. Nick babasını kaybetti, öfke problemini parkta tanıştığı hiç konuşmayan bir adamla havuz tedavisine girerek aşmayı denedi, bir striptizciyle birlikte oldu. Winston sonunda keyfince birlikte olabileceği birini buldu, eşek şakaları konusunda ne kadar abartılı olduğunu kanıtladı, futbol oyuncusu arkadaşının ilgisini Jess'e kaptırdı. Bunların büyük bir çoğunluğu karaktelerin başına gelen "önemli" (ve tabii ki benim aklımda kalan) olaylar :) Ancak New Girl'ün asıl komedisi, karakterlerin olaylara reaksiyonlarında gizli ve bu sezon da ilki gibi, hatta ondan da çok, slapstick komediyi andıran düşme-kalkma-dans etme-yarışma-taklit içeren bu reaksiyonlarıyla beni çok güldürdü. Bu diziye ne kadar çok güldüğümü açıklamanın sanırım en kolay yolu karşılaştırmaya gitmek olacak: Çok komik bulduğum Seinfeld, Friends gibi klasiklere bile New Girl'e güldüğüm kadar gülmedim. 


Gelelim diziyle ilgili sıkıntılı bulduğum noktalara.. Bunların başında kesinlikle Winston'ın hikaye örgüsünün çok sınırlı ve tektip olması geliyor. Konuyu ırk konusuna bağlamak istemiyorum ama Cece gibi ikincil bir karakterin bile bu sezon kendine has bir hikaye edinebildiği bir dizide Winston'a kesinlikle daha fazla yer verilmeli. Bu sezondan sadece Daisy ile olan ilişkisi ve bekaret hikayesi gibi neredeyse anekdot seviyesinde kalan hikaye örgüleri edindi Winston ve bunların da ne kadar akılda kalıcı olduğu düşünülürse açıkçası hem karaktere hem de oyuncuya haksızlık ediliyor gibime geliyor. Umarım bu problem önümüzdeki sezonda çözülür. Bir diğer "problem" de dizideki karakterler arasındaki romantik ilişkiler. Schmidt ve Cece arasındaki ilişki doğası itibariyle imkansızlığı, hiçbir zaman resmiyete dökülememesi, en sonunda gelen ayrılık ve Cece'nin hamile kalabilmek için çok kısa bir zamanının kaldığı öğrenmesi gibi engellerle izleyiciyi çabucak sıkmayacak ve de nazından usandırmayacak bir şekilde 2 sezona yayılabildi. Ancak Jess ve Nick arasındaki elektiriğin bu sezon sonlarına doğru ilişki mertebesine geçiş yapması beni açıkçası dizinin geleceği adına korkutuyor. Öncelikle, sit-comlardaki ana karakterler arasındaki uzun süreli ilişkilerin geleceğinin nasıl olduğu malumunuz (bkz: Friends'den Ross ve Rachel). Bunun üzerine izleyicilerin bu ilişkilere ne kadar çok kendini kaptırdığını, günümüzde bir de yazarlara, yapımcılara ve oyunculara sosyal medya sayesinde direkt bir erişimleri olduğunu eklersek, bu ilişkilerin fan-service'e dönüşmemesi çok çok zor. O yüzden özellikle Jess ve Nick'in dizide halihazırda kapladıklarından daha da fazla alan kaplaması, dizinin tonunun komediden romantik komediye kayması gibi endişelerim var. Yazarlar da bunun farkındalar elbette ve bunu engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyorlar. Bize de olacakları izleyip görmek kalıyor bu durumda.
Son olarak, bu sezon dizideki konuk oyuncuları ve onlar için yazılan hikayeleri de son derece başarılı buldum. Özellikle de favorilerimden Dylan O'Brien'ı dizide görmek beni çok eğlendirdi. Kısacası Zooey Deschanel filan demeyin, mutlaka bir şans verin diyorum. 

Follow on Bloglovin

26.5.13

The Beautiful and Damned: F. Scott Fitgerald'dan Aşk, Evlilik, Gençlik, Zenginlik ve Yüzeysellik Üzerine

Amerikan popüler kültürünün ilk edebi ünlülerinden F. Scott Fitzgerald, şu sıralar Baz Luhrmann'ın yeni The Great Gatsby uyarlaması ile gündemde. Filmi henüz görmedim, o yüzden o konuda söyleyebileceğim henüz bir şey yok, zaten Fitzgerald da bambaşka bir kitabıyla benim gündemimde birkaç aydır. Söz konusu ve bu yazımın konusu kitap dilimize ne yazık ki henüz çevrilmemiş The Beautiful and Damned.
The Beautiful and Damned'in dilimize çevrilmemiş olması, beni bu yazıyı yazıp yazmama konusunda epey bir ikileme düşürdü açıkçası. En sonunda kitap benim için bu ilkbaharın bir anlamda soundtrack'i olduğundan ve kendisini yazarın en bilinen romanı The Great Gatsby'den çok daha fazla sevdiğimden hakkında yazmadan edemedim.
The Beautiful and Damned, The Great Gatsby gibi 1920 Amerika'sında yani "Jazz Age"de geçiyor. Ana karakterleri, öksüz, yetim ancak çok varlıklı elit Anthony Patch ile görür görmez aşık olduğu burnu havada Gloria. Anthony ve Gloria, evleniyor ve Anthony'nin statüsüne ve Gloria'nın keyfine yaraşır bir lüks ve parti hayatı yaşamaya başlıyorlar. Dönem 1920'ler, yer de New York olduğundan Jazz, partiler, dans romanın büyük bir parçası. Anthony ve Gloria'nın kusursuz ve pürüzsüz olması beklenen evliliğine, Anthony'nin tek para kaynağının ailesinden kalan hisse senetleri ve gelecekten en büyük umudunun zengin iş adamı dedesinden kendisine kalacak mirası olması ket vuruyor. Çünkü Anthony'nin dedesi, Anthony ve Gloria'nın aksine tam bir "moralist" ve çiftin içki, parti, dans ve müzik ile geçen aylak hayatını onaylamıyor. 

The Beautiful and Damned'in okumamış olanlar için daha fazla ayrıntısına girmek istemediğim bu olay örgüsü, tüm bunlar olurken Fitzgerald'ın mercek altına aldığı evlilik, çalışmak, gençlik, para, güzellik gibi temel meseleler karşısında benim için ikinci planda kaldı. Kitap hakkında okuduğum yorumların çoğunda okuyucuların fazla yüzeysel bulduğu, nihayetinde "yaşlanmak" meselesine bağlanan Gloria'nın güzellik takıntısını, devamlı Anthony'nin ona layık olup olmadığını sorgulamasını, mağrurluğunu bile söz konusu olan şeyin genç bir çiftin evliliği olduğunda çok yerinde ve iç görülü buldum. Gloria'nın bu "kusurlarına" paralel olarak Anthony'nin karısı tarafından eleştirilmesine ve küçümsenmesine neden olan "çalışmak" kavramı ile ilgili sıkıntılarının, varoluşsal sancılarının ve alkol problemlerinin, romanın tarihsel bağlamının dışında da vurucu olduğu düşündüm. Anthony'nin en yakın üniversite arkadaşları olan yan karakterler Richard Caramel ve Maury Noble da aynı şekilde 20-30 yaşlar arasında hayatını şekillendirme sürecinde olan eğitimli genç insanlara çok tanıdık gelecek sorunları ve kaygılarıyla beni olumlu anlamda çok şaşırttılar. 
The Beautiful and Damned'in belli bir yaş grubuna ait karakterleri çok spesifik ve kendine özgü bir zaman diliminde bu kadar zamansız olarak çizebilmesi, Fitzgerald'ın neyse ki bu romandaki tek başarısı değil. Romanın iskeletinin büyük bir bölümü, Anthony ve Gloria'nın hastalıklı ilişkisine dayanıyor. Fitzgerald'ın en az kendisi kadar ünlü bipolardan muzdarip karısı ile olan ilişkisinden etkilenerek yarattığı iddia edilen bu ilişki, gerçekten çok inişli çıkışlı, aşk-nefret-küçümseme arasında çok sık ve çok çabuk gidip gelen bir ilişki. Çiftin hayattan beklentileri ve yaşam biçimleri birbirlerine çok uygun olsa da, birbirlerinden beklentileri ve kendi özgüven/kibir problemleri ortaya çok ilginç bir evlilik portresi çıkarıyor. Hatta bu romandan sonra Fitzgeraldlar benim için çok daha merak edilir oldu bile diyebilirim. Özellikle de Zelda'nın biyografisi ve onun bu romandaki Gloria reenkarnasyonu iddiaları, hem Fitzgerald'ı Gatsby ile tanıdığım Amerikan materyalizmi eleştirmeninin de ötesinde bir yere taşıdı gözümde, hem de diğer romanlarında bu romandaki iç görüyü bulabileceğime dair umutlarımı arttırdı. 
Kısacası, Gatsby'nin rüzgarına kapılmış, Amerikan edebiyatına meraklı ve Türkçe'ye çevrilmemiş olmasından yılmayacak herkese The Beautiful and Damned'i tavsiye ederim.

 
Follow on Bloglovin

21.5.13

Chronicle / Doğaüstü: Doğaüstü Güçlere Yeni ve Gerçekçi Bir Bakış


Bilim kurgu birçok formatta olduğu gibi  sinemada da favori türlerimden biri. Bir bilim kurguyu ortalama bir günde bir korku filmine, thriller'a ve romantik komediye kesinlikle tercih ederim. Bu yüzden olacak ki, Chronicle'ı bunca zamandır izlemediğime ve izledikten sonra okuduğum Türkçe platformlarda aldığı kötü yorumlara baya bir şaşırdım.  
Chronicle, lise öğrencisi üç genç Andrew, Matt ve Steve'in boş bir arazideki garip bir deliğin içine girip orada karşılaştıkları tanımlanamayan "şey" sayesinde doğaüstü güçler kazanmasını ve sonrasında bu güçlerle başa çıkmalarını konu ediniyor. Adının Chronicle olmasının sebebi bir "found footage" filmi olması. Önce asosyal ve sorunlu bir aileden gelen ana karakter Andrew, sonra da diğer karakterler tarafından el kamerasıyla çekilmiş sahnelerden, bunun mümkün olmadığı durumlarda da güvenlik kameralarının görüntülerinden oluşuyor film. Bilim kurgu sevmeme rağmen kulağa size olduğu kadar bana da pek iç açıcı gelmeyen bu iki sıkıcı "tanım" filmin neyse ki tek "eksileri". Chronicle, kesinlikle Misfits'ten sonra doğaüstü güç kavramına en orijinal yaklaşan yapımlardan biri. 
Annesi ölüm döşeğinde olan, işsiz babası tarafından şiddete maruz bırakılan Andrew, son derece yalnız bir çocuktur. Kuzeni Matt'in dışında arkadaşı yoktur ve yeni aldığı bir el kamerası ile günlerini kaydetmeye başlar. Matt'in davet ettiği ve Steve'le tanıştığı parti sonrasında telekinetik güçler edinmesine sebep olan olaya kadar hayatında insani sevgi ve ilgi gördüğü bir durum bulunmamaktadır. Üç arkadaş, güçlerinin ortaya çıktığı ilk zamanları deneyler ve eşek şakaları yaparak geçirirler. Onlar bu güçleri kullandıkça güçleri de gelişmeye ve büyümeye başlar. Önce sadece küçük lego parçalarını hareket ettirebilirken sonraları arabaları hareket ettirebilmeye, en sonunda uçabilmeye bile başlarlar. 



Yazının bundan sonrası spoiler içermektedir! 

Tabii ki işler hep böyle güllük gülistanlık gitmeyecektir :) Diğer doğaüstü güç anlatılarının aksine, Andrew, Matt ve Steve son derece gerçekçi yeni yetmeler olarak bu güçleri bir sorumluluk olarak görmez, kötüleri cezalandırmak için kullanmaya vs karar vermezler. Aksine, Andrew'un sorunlu halet-i ruhiyesi, bu güçlerle aldığı kararları da etkilemeye başlar. Babasından gördüğü şiddetin getirdiği öfke, önce bir adamı hastanelik etmesine, sonra da annesinin ilacını alabilmek için mahallesindeki serserileri soymaya çalışırken onları öldürmesine sebep olur. Onun bu şiddet eğilimini fark eden Matt, onu durdurmak için elinden geleni yapar ama Andrew ondan ve Steve'den güçlüdür ve ikisini de hayatından çıkarır. Yine sinirli olduğu bir anda güçlerini kontrol edemeyince Steve'in ölümüne sebep olur. Tüm bunlarla birlikte de işler iyice çığırından çıkar. Andrew kendini bir apex predator olduğuna, kendinden güçsüze verdiği zarar konusunda pişmanlık duymaması gerektiğine inandırmıştır. 
Filmin en çok tuttuğum yanı, insan hubris'ine bu gerçekçi ve korkusuz yaklaşımı oldu. Sadece zihninizle binaları hareket ettirebilecek, kurşunları durdurabilecek, hatta uçabilecek güçte olsaydınız, kendinizi tanrı olarak görmemek için bir sebebiniz kalır mıydı? Size sadece acı çektirmiş insanların hayatı sizin için önemli olur muydu? Bir de üstüne üstlük sevgisiz bir evde büyümüş ve senelerdir hasta olan annenizi trajik bir şekilde kaybettiyseniz? İşte tüm bu soruları sorması ve Andrew'u tüm yaptıklarına rağmen kötü adam olarak çizmemesi bence filmin en büyük başarıları. Anlatıdaki bu başarı neyse ki gişeye de yansımış ve Chronicle bütçesini gişede 5'e katlamış. Filmin prodüksiyonunu yapan stüdyo FOX ve senaristi Max Landis şu an bir devam filmi üzerinde çalışıyorlarmış. Bu devam filmi ne kadar hayata geçer bilinmez ama senaryonun en az Chronicle kadar karanlık bir tonu olacağını söylüyor senarist. Bu da açıkçası benim için bir büyük bir artı çünkü malumunuz gösterimde doğaüstü güç kazanıp kahramanlığa soyunan süper kahraman filmi kıtlığı yok :) 
Son olarak oyuncuların, özellikle de Dan DeHaan'ın hakkını vermek lazım. Leonardo DiCaprio'nun gençliğini çok andıran ve bu konuda hakkında çokça yazı bulunan DeHaan'ın benim şimdiye dek gözümden kaçtığı için hayıflandığım çok başarılı bir filmografisi var. (İzlemeyi düşündüğüm, aralarında son Oscar sezonunda bol ödül almış filmlerin de bulunduğu 3 filmde rolü var imiş örneğin.) Bilim kurgu seviyorsanız ve found footage olayına karşı büyük bir antipatinize yoksa hakkındaki kötü yorumlara aldırış etmeyin ve Chronicle'ı es geçmeyin derim.
Follow on Bloglovin

13.5.13

Hüzün Kraliçesi Lana Del Rey

2012'de adı son derece zikredilmiş, herkesin hakkında mutlaka bir fikir sahibi olduğu ve Lady Gaga'dan bu yana karşımıza çıkan en orijinal pop star olduğunu düşündüğüm Lana Del Rey, sevenlerinin bileceği üzere 7 Temmuz'da turne kapsamında ülkemize geliyor. Bilet fiyatları 135tl ile 550 tl arasında seyreden ve bu yüzden canlı izleyemeyeceğim Lana'yı, uyuyamadığım bir Cuma gecesi nedense daha önce hiç göstermediğim bir dikkatle dinledim, röportajlarını ve hayat hikayesini okudum.. Ve hazır Türkiye'ye geliyor olmasını ve çok konuşulan Great Gatsby soundtrack'i için yazdığı Young and Beautiful şarkısı için yeni yayınlanmış videosunu fırsat bilerek hakkında birkaç kelam etmek istedim.
Bendeki bu gecikmiş Lana Del Rey ilgisi açıkçası müziğine ilk kez etrafını kuşatmış dedikodu ve spekülasyon bulutundan arınmış olarak bakabilmiş olmamdan kaynaklanıyor. "Zengin aile çocuğu", "albümünü kendi parasıyla yayınlamış", Tumblr'da devamlı karşımıza çıkan SNL meme'i, "tüm yüzü estetikliymiş" ve daha eminim benim haberimin olmadığı bir sürü haber/dedikodu Lana Del Rey'i orijinal kılan her şeyden uzaklaştırıyor dinleyiciyi.
Öncelikle kendisi hakkında benim gibi pek bir fikir sahibi olmayanlar için son derece ilginç hayat hikayesinden biraz bahsetmekte fayda var. Asıl adı Elizabeth Woolridge Grant olan 1986 doğumlu Del Rey, büyük bir hayran kitlesine ulaşmasını sağlayan Born to Die albümü öncesinde de uzunca bir süre çeşitli jazz barlarda sahne almış, EPler ve hatta bir de uzun çalar yayınlamış bir singer-songwriter. Sahne ismi olarak kendine kulağa güzel ve egzotik geldiği için Lana Del Rey'i seçmeden önce Lizzie Grant ismiyle sahne almış. Çok zengin bir ailenin çocuğu olduğu iddialarını ısrarla yalanlasa da babasının real-estate devi olduğuna dair dedikodular etrafta dolaşıyor. Ben açıkçası bu dedikoduların arkasının ne kadar dolu olup olmadığını anlamak için uğraşmak yerine kendisinin röportajlarını okumayı tercih ettim :) Ve orada gördüğüm tablo beni çok şaşırttı ve Born to Die'a ve videolarına daha başka yaklaşmamı sağladı.

15 yaşında New York yakınlarındaki Lake Placid'de yaşayan ailesi tarafından alkol bağımlılığı yüzünden yatılı okula gönderilmiş Lana Del Rey. Alkol bağımlılığı konusunda "Ne kadar ciddi bir bağımlılıktı?" sorularına "Bırakmak zorunda kalmama neden olacak kadar," diye bahseden ve bu konuda çok ilginç demeçleri olan Del Rey, gördüğü tedavi sonrasında uzun yıllar bu konuda destek veren rehabilitasyon merkezlerinde gönüllü olarak çalışmış. Yine aynı dönemde son derece fakir bir şekilde bir karavanda yaşamış. Alkolü bırakmak zorunda kalmasını bir tür sevgiliden ayrılmak zorunda kalmak olarak gördüğü ve bunun hüznünü taşıdığı şarkılarında çok belli olan Del Rey'in müziğinde, müzikal anlamda başarıyı geç yakalamanın getirdiği hüzün de ağır basıyor. 
2010'da ünlü prodüktör David Kahne ile birlikte çalışarak yayınladığı EPsi Kill Kill sadece birkaç ay sonunda iTunes'dan ilgi görmediği için kaldırılan Del Rey, Video Games isimli şarkısına evde kendi imkanları ile çektiği ve editlediği videosu YouTube'da patlayıncaya kadar müzikte istediği başarıyı yakalayamamış. Bunun üzerine bir de çok ayrıntıya girmeden bahsettiği ilişkisi de son bulunca zor zamanlar geçiren Del Rey, kendini ve hayatını sürekli gözden geçirmek zorunda kalmış. En sonunda kontrolü altında olan tek şeyin kendi sözleriyle "iyi ve dürüst bir insan olmak" olduğuna karar verdikten sonra başarı onu beklenmedik bir zamanda ve şekilde bulmuş.
Aşağıda izleyebileceğiniz Video Games videosunun neden böyle büyük bir ilgili gördüğü (günümüz itibariyle videonun 50 milyonun üstünde bir izlenme sayısı var) konusunda hiçbir fikri olmadığını, Born to Die öncesindeki işlerinin de en az onun kadar iyi olduğunu düşündüğünü ısrarla söylüyor. Bu geç ve güç gelen başarı onu her ne kadar şaşırtsa ve beklemediği bir şekilde yakalasa da, bu konuda mutluluğunu yine röportajlarında sık sık dile getiriyor. Ne de olsa Born to Die 2012'nin en çok satan 5. albümü, mutlu olmaması mümkün değildir sanıyorum.





Del Rey, film müziklerinden, eski Hollywood'dan, her genre'ın en iyilerinden etkilendiğini söylüyor ve kendini "self-styled gangsta Nancy Sinatra" olarak tanımlıyor. Müzik dergileri ve bloglarınca ise icra ettiği müzik sadcore Americana olarak adlandırılıyor. Kendisi videolarında derinlikli Americana mesajları verdiğine dair yargılara karşı çıkıyor ve açıkçası National Anthem, Ride gibi videolarında bu tür mesajlara rastlamak mümkünmüş gibi görünse de kendisine hak vermemek mümkün değil. Bu "mesajların" hiçbiri bir temele oturtulabilecek derinlikte ve tutarlılıkta değil. Lana daha çok kendisinin de söylediği gibi "güzel"in peşinde ve etkilendiği dönemleri bir araya getirerek bir estetik oluşturmaya çalışıyor gibi. Bu çabanın da karşımıza çıkardığı gerçekten sinematik öğeler barındıran, aşk, hüzün, kayıp gibi temaları işleyen hip hop ve jazz etkileşimli bir pop. Her ne kadar kulağa sıradan bir tanım gibi gelse de (ki gerçekten de öyle :) ) Lana'nın sırrı bu etkileşimleri nasıl işlediğinde. Hala kulak vermeyenler varsa varlığıyla popüler kültürü renklendiren ve daha hakkında çok konuşacakmışız gibi görünen Lana Del Rey ve Born to Die tavsiyemdir.

Son olarak Great Gatsby için Baz Luhrmann ile kaleme aldığı Young and Beautiful'un videosu ile baş başa bırakıyorum sizi. Lana'nın bu şarkı ile Oscar'a aday olacağına dair dedikodular şimdiden etrafta dolanmaya başladı.



Follow on Bloglovin

25.4.13

Alacakaranlık Serisinin Yaratıcısından Yeni Bir Film Uyarlaması: The Host / Göçebe

Hoşumuza gitsin gitmesin Stephenie Meyer'ın yakın dönem popüler kültüründeki etkisi aşikar. Alacakaranlık serisi, hem kitap satışları hem de film adaptasyonlarının getirdiği gişe başarısıyla sadece Meyer'ı zengin etmekle kalmadı, başımıza bir de Grinin Elli Tonu isimli fanfiction'dan bozma bir seriyi daha peyda etti. Şimdi bir başka büyük Hollywood stüdyosu o seriyi filme uyarlayıp Meyer'ın yarattığı pastadan payını almaya çalışadursun, bir yandan da her gün "Christian Grey'i kim oynayacak?" tartışmalarına bir yenisi daha ekleniyor. Tüm bunlar olurken Meyer da boş duruyor sanılmasın, Twilight filmleri ile sıfatlarına bir de prodüktörü ekleyen Meyer, kendi yazmadığı kitap uyarlamalarının da prodüksüyonuna el altmış durumda. Twilight serisi dışında tek kitabı olan The Host, bizdeki adıyla Göçebe de yakın zamanda yine kendisinin prodüktörlüğünde gösterime girdi. 
Şu yazımda buraya yazdığım yazıları güncel tutamadığımdan yakınmıştım biliyorsunuz. Sanırım yine Meyer'in popülerliğinden olacak, Göçebe internete biraz erken düştü ve bizde de gösterimdeyken izleyebildim. Yoksa bu sefer merakım bile beni filmi sinemada izlemeye itemezdi sanırım, çünkü itiraf edeyim download linkini görene kadar film aklımın ucundan bile geçmemişti. 
Twilight serisini okumuş, ilk ve üçüncü filmlerini de beğenmiş, oyuncularının kariyerlerini (özellikle de Kristen Stewart ve Robert Pattinson'ın) merakla gözlemleyen biri olarak The Host'u birkaç sene önce okumayı denemiştim. Her ne kadar konsept olarak çok yaratıcı bir fikirden yola çıkılmış gibi görünse de Alacakaranlık serisine de hakim olan gereğinden fazla ayrıntılı tasvirler ve aşk obsesyonu beni yıldırmış, ana karakter Wanda'nın sesinin Bella Swan'a yakınlığı rahatsız etmişti. Dolayısıyla filmi hikaye hakkında az çok bilgi sahibi olarak izlemeye başladığımı söyleyebilirim. 



Filmin konusunu özetlemek gerekirse.. İnsanoğlunun fazla şiddet eğilimli olduğunu düşünen pasif ve barışçıl bir parazit uzaylı ırkı dünyayı ele geçirmiştir. Bu ırk insanların vücutlarına yerleştirilerek yaşayan ölümsüz "ruh"lardan oluşmaktadır. Bu ruhlardan biri olan Wanderer, kısaca Wanda, uzaylılar tarafından ele geçirilmek yerine intihar etmeyi seçen Melanie Stryder'ın vücuduna yerleştirilir. Ancak Melanie, Wanda'nın bilincine tamamen yerleşmesine izin vermez, anılarının bir kısmını ondan saklar ve zaman zaman hareketlerini kontrol etmeye başlar. Bu durum, Melanie'nin de dahil olduğu isyankar son insan grubunun da ele geçirilmesini sağlamaya çalışan Seeker'ı (Diane Kruger) rahatsız eder. Bu arada Wanda, Melanie'nin anıları ve kafasındaki sesi sayesinde onun kardeşi Jamie ve sevgisi Jared'i sevmeye başlamıştır ve onlara ulaşma umuduyla çöldeki barınaklarını bulmak için yola çıkar. Melanie'nin amcası Jeb tarafından çölde yarı ölü halde bulunup barınaklara getirildiğinde Melanie'yi ele geçirilmeden önce tanıyan kitle tarafından büyük bir nefretle karşılanır. Ancak Melanie'nin onun içinde hala yaşamaya devam ettiğini anladıklarında ve Wanda'nın iyiliği ve saflığını gördüklerinde her şey değişir ve iyice karmaşık bir hal alır. Wanda'nın yardımıyla hayatları kurtulan, yiyecek bulan ve sonunda dünyayı parazit uzaylılardan arındıran insanlar, Wanda ve Melanie arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. 
Kulağa son derece orijinal ama bir yandan da garip ve film formatında işlenmesi zor gelen bu hikaye, Stephenie Meyer'in aşk üçgeni takıntısıyla olduğundan daha da garip bir hal alıyor. Melanie ve Wanda arasındaki tek vücut içinde gerçekleşen iletişim, filmde ana karakterimizi neredeyse bir şizofren olarak çizer ve istemdışı bir komedi unsuruna dönüştürürken, Melanie'nin Jared ile olan ilişkisi üzerine bir de barınaklarda yaşayan insanlardan Ian ile Wanda arasında başlayan ilişki işin içine dahil olunca işleri iyice karıştırıyor. Aynı vücutta iki bilinç / ruh, bunlara ayrı ayrı aşık olduğunu iddia eden iki adam.. Bu aşklar üzerinden paylaşılan tek bir vücut. Kulağa neredeyse hastalıklı geliyor değil mi? Bunlar hikayenin kendisinde olan (ve de altı çizilmesi gereken bir ruh beden ayrımını içeren) problemler. Uyarlamadaki sıkıntılara geri dönersek..


Öncelikle film 2 saati aşkın bir film olmasına rağmen Melanie ve Jared arasındaki ilişki izleyiciyi bu çiftin hikayesini önemsemeye itecek kadar derinlikli değil. Kitaptan hatırladığım kadarıyla Wanda Melanie'nin anıları sayesinde Jared ile olan ilişkileri hakkında bilgi sahibi oluyor ve bu ilişkiye çok daha fazla yer ayrılıyor, Melanie'nin Wanda'nın bilincine yenik düşmemesinde ve bu anlamda özel olmasında bu ilişki büyük bir rol oynuyordu. Ancak filmde bu ilişkinin geçmişi yine istemdışı komik bir durum yaratan birkaç yağmur altında öpüşme,  ateş başında öpüşme sahnesinden ibaret. Wanda ve Ian arasındaki ilişkinin gelişim zamanlaması ise çok daha iyi ayarlanmış ve başarılı. Ancak bu ikilide de, Ian'ın hislerinin Melanie'ye mi yoksa Wanda'ya mı yönelik olduğunu açıkçası Stephenie Meyer'in vıcık romantizminden nasibini almamış bir izleyici olarak ben çok sorguladım. Belki uzaylı bir ruha aşık olmak mümkün olan bir şeydir ve problem bendedir, bilemeyeceğim :)) Bu, bu konu filmde sorgulanmıyor diye düşünmeye itmesin sizi, aksine Wanda ve Ian arasında sıkça konuşuluyor. Yine de ben bu konuşmaların içeriklerini gerçekçi bulamadım ne yazık ki. Yine bu konuyla bağlantılı olan bir sıkıntı da filmin sonlarına doğru kendini gösteren "Melanie mi Wanda mı?" sorusu. Wanda, Jeb ve diğerlerine parazit ruhları ve işgal ettikleri bedenleri öldürmeden birbirlerinden nasıl ayıracaklarını gösterdikten sonra başka bir vücut bulmak için Dünya'dan ayrılacağını açıklıyor. İnsanlar onu çok sevdikleri için bu kararına karşı çıkıyorlar, karşı çıkanlar arasında Melanie'nin kendisi de var. Ian'ın karşı çıkması yine bir derece anlaşılabilirken bu duruma herkesin (Jamie, Jared de dahil) bu kadar karşı çıkması açıkçası bana "Buradaki hastalıklı durumun farkında olan sadece ben miyim?" sorusunu sordurttu. Bu konu kitapta nasıl işleniyor bilmiyorum ama, böylesine bir kendini feda etme, sırf "ruhu" temiz diye vücudunu ele geçirmiş bir uzaylıyı kendinden önemli görme durumunun nasıl "inandırıcı" varsayıldığını ben açıkçası anlamlandırabilmiş değilim. Ian'ın ruhlardan birini avucuna alıp gülümsediği sahne bile (ruhların görünümü hikayenin romantizmi bozulmasın diye gizemli ve mistik bir hale getirilmeye çalışmış ama komik görünmenin ötesine geçememiş bence) bana bu bölümler kadar "Pes!" dedirtmedi açıkçası. 


Saydığım Stephenie Meyer kaynaklı sıkıntıların dışında filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Hangi stüdyo tarafından çekildiğini araştırmadım ama Summit'in Twilight filmlerine hakim olan ucuzluğun bu filmde bulunmadığını söyleyebilirim. Özel efektler kesinlikle Twilight prodüksiyonlarının gömlek gömlek üstünde. Ana karakterleri oluşturan üçlü de yine Twilight serisi ile karşılaştırıldığında son derece başarılı performanslar sergiliyorlar. Burada Oscar adayı Saoirse Ronan'ın Wanda/Melanie ikilisini, Diane Kruger'ın ise Seeker'ı canlandırmasının ve senaryonun ve yönetmenliğin Oscar adayı Andrew Niccol tarafından üstlenilmesinin büyük bir rolü var elbette. Stephenie Meyer, best-seller listelerinden inmeyen bu tek romanı da üçlemeye dönüştürmek istediğinden bahsetmiş, ancak kitabın akıbeti ne olursa olsun film uyarlamasının devamının geleceği pek parlak görünmüyor. IMDB'deki verilere göre Göçebe bütçesini bile karşılayamamış durumda ve uluslararası pazardaki durumu da pek parlak değil. Eğer DVD satışlarında beklenmedik bir patlama yaşanmazsa bir başka Göçebe filmi görmeyeceğimiz şimdilik garanti gibi. 

Follow on Bloglovin

Bloglovin' nedir? Neden Kullanmalısınız?

Her Şey Aydınlandı'yı düzenli olarak takip edenler blogdaki yenilikleri fark etmişlerdir. Bu yeniliklerden biri de sağ tarafta görebileceğiniz Bloglovin' ikonu. Bu yazıyla, sıkı blog takipçisi bir arkadaşım sayesinde haberdar olduğum Bloglovin' nedir ne değildir, ne işe yarar size biraz bahsetmek ve sizi de kullanıcıları arasına katmak niyetindeyim :)
Öncelikle, bildiğiniz gibi Google Reader Temmuz ayında kapanıyor, yani sevdiğiniz ve güncellemelerinden haberdar olmak istediğiniz blogları artık blogger ana sayfasından takip edemeyeceksiniz. Bu zaten sayılı blog takip eden ve onların da adreslerini ezbere bilenler için çok önemli bir gelişme olmayabilir. Ama çok blog takip eden ve her birini aklında tutmak istemeyenler için can sıkıcı bir gelişme. Bir de bunun devamlı yeni yazı var mı açıp kontrol etme derdi olacak bu durumda tabii :) İşte Bloglovin' sizi tam da bu sıkıntılardan kurtaracak bir site. Kullanması son derece kolay, yapmanız gereken tek şey www.bloglovin.com adresinden üye olmak ve takip etmek istediğiniz blogların adreslerini search kutucuğuna girerek follow'a tıklamak. Eğer Google mail adresinizle üye olursanız Bloglovin' sizi bu dertten de kurtarıyor ve Reader ile takip ettiğiniz blogları sizin için takibe alıyor. Şahane değil mi? Bundan sonrasında da okumak istediğiniz tüm blogların yeni güncellemeleri mail adresinize günlük olarak düşüyor. Ayrıca Bloglovin.Com'dan da bu güncellemeleri takip edebiliyorsunuz. Bunların yanı sıra beğendiğiniz blog yazılarını like'lama, kendi blogunuza arkadaşlarınızı davet etme, blogunuzun size ait olduğunu Bloglovin' üyeliğiniz ile kanıtlama gibi güzel özellikleri de var. Nasıl yapacağım ben bunların hepsini diyenler için Değmesin Yağlı Boya güzel bir açıklama yazısı yazmış. Buyurun buradan okuyun.
Kısacası diyeceğim odur ki, eğer sıkı bir blog okuyucusu iseniz ve Her Şey Aydınlandı'yı Reader üzerinden takip ediyorsanız Bloglovin'e mutlaka üye olun ve bizi aşağıdaki ve yandaki görsele tıklayarak takibe almayı unutmayın!

Follow on Bloglovin

24.4.13

Avustralya Bağımsız Müzik Sahnesinden Heyecan Verici Bir İsim: Ali Barter

Yine bir başka Avustralyalı Chet Faker sayesinde tanıştım Ali Barter ile. Chet Faker, burada kendi yazısını çoktan hak etmiş, çokça ve severek dinlediğim bir isim ama Melbourne'lu Ali Barter'ın BandCamp'ten sürekli dinlediğim EP'si Trip şimdilik ağır bastı ve karşınızdayım :)
Ali Barter Budist bir anne ve Katolik bir baba tarafından bir Yahudi mahallesinde yetiştirilmiş ve Metodist bir okulda eğitim görmüş. Müziğin sunduğu bu dinlerdeki aidiyet duygusuna yakın duyguyu çok sevdiği için bir süre dünyayı gezdikten sonra aktif olarak şarkı yazmaya ve sahneye çıkmaya başlamış. Etkilendiği isimler arasında Patsy Cline, Sarah Blasko, Cat Power gibi isimler var ama Cat Power'a olan hayranlığı hem Facebook hem de Youtube sayfasında daha bir ön planda. İlk EPsi Trip bu isimlerden ve karşılaştırıldığı isimlerden biri olan Laura Marling'den çok daha synth ağırlıklı bir çalışma olsa da, EP'nin son şarkısı Marigold folk'a yakınlığını açık ediyor.


Trip'in Avustralya radyolarında en çok çalınan ve kesinlikle dikkati ilk çeken şarkısı Run You Down. Barter'ın Instagram'ından anladığım kadarıyla bu şarkı için bir video da hazırlanmış ve yakında bize en azından Youtube üzerinden ulaşacak. Bir yandan da Avustralya'da turlamaya ve bu yıl içerisinde yayınlamayı düşündüğü ilk uzun çaları üzerinde çalışmaya devam eden Barter'ın müziğinde electro, folk ve dream pop'un etkilerine eşit derecede rastlamak mümkün. Albümünde bunlardan birini benimseyip benimsemeyeceği ya da Trip'te olduğu gibi farklı türleri farklı şarkılara mı yayacağı benim için şimdilik müziği ile ilgili en büyük merak konusu. Her halükarda Trip'te sergilediği akustik gitar ve synth ağırlıklı, güzel vokalli kırılgan aşk şarkılarına yenilerini eklediği sürece kendisini takip etmeye devam edeceğimden eminim :) 

Ali Barter'ın Trip'ini BandCamp sayfasından dinleyebilir ve satın alabilirsiniz. 
Large Noises için kaydettiği canlı Marigold performansını da aşağıda izleyebilirsiniz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...