8.10.13

Spotify Nedir? Neden Kullanmalısınız?

Bu tür bir yazıyı Bloglovin' için yazarken aklımda böyle bir seri başlatmak yoktu aslına bakarsanız. Ancak Spotify'a öyle bir vuruldum ki hakkında yazmadan, tavsiye etmeden geçemeyeceğim.
Spotify, birkaç ay önce Facebook'ta yabancı arkadaşlarımın kullandığını görüp merak ettiğim bir programdı. Türkiye'den henüz ulaşılabilir olmadığını öğrenince de açıkçası ne olduğunu öğrenmek için çok çabalamamıştım. Yakın zamanda yine Facebook'ta bu sefer Türkiye'den arkadaşlarımın kullandıklarını görünce hemen gidip programı edindim ve yazımın başında da bahsettiğim gibi vuruldum, vu-rul-dum ve iddia ediyorum ki siz de vurulacaksınız! Peki nedir Spotify?
Spotify, 2008'de İsveç'te kurulmuş bir müzik stream programı. Bilgisayarınızda, tablet cihazlarınızda ve telefonunuzda kullanabiliyorsunuz. Digital Rights Management tarafından desteklenen bir hizmet sağlıyor, yani tamamen yasal. Ücretsiz ve Premium olmak üzere iki servisi bulunuyor. Ücretsiz versiyonunda birkaç şarkıda bir radyolarda olduğu gibi reklamlar oluyor, ancak radyodakine nazaran çok çok kısa reklamlar bunlar. Premium'da reklamsız ve kesintisiz müzik dinleyebiliyor ve şarkı indirebiliyorsunuz.
Peki nedir Spotify'ı Grooveshark'tan, Pandora'dan ve benzerlerinden ayıran? Öncelikle, Spotify'da ulaşamayacağınız sanatçı ve albüm neredeyse yok. "Neredeyse" diyorum çünkü sadece 10 gündür kullanıyorum ama bu sürede böyle bir durumla karşılaşmadım. Özellikle Grooveshark'ta zaman zaman karşılaştığım şarkının kesilmesi, geç yüklenmesi gibi bir durum kesinlikle Spotify'da yok. Yine Grooveshark'taki gibi tek tek şarkı seçip çalınanlar listesine atmak gibi bir durum da yok. Özellikle benim gibi albüm dinlemekten hoşlananlardansanız bir grubun albüm sayfasına girip play'e basmanız yeterli.
Benim için bunlar bile yeterince büyük artılar ama Spotify'ın alamet-i farikası bunlarla da sınırlı değil. Facebook hesabınız üzerinden kullandığınız bir program olduğu için isterseniz Facebook arkadaşlarınızın da neler dinlediğini takip edebiliyorsunuz. Dinledikleriniz Facebook'ta görünmek zorunda değil bu arada, o konuda tercih tamamen size kalmış :) Uygulama Bulucu'dan Last.fm'i seçtiğinizde, eğer Last.fm kullanıyorsanız şimdiye kadar dinledikleriniz üzerinden size tavsiyelerde bulunuyor ve Spotify üzerinden dinlediklerinizi Last.fm hesabınızda da görebiliyorsunuz. Pitchfork, NME gibi yayın ve müzik şirketlerinin uygulamalarını takip ettiğinizde de onların hakkında yazdığı ve yayınladığı albüm, şarkı ve sanatçıları dinleyebiliyorsunuz. Benim en çok bayıldığım özelliklerden biri de bu oldu açıkçası. Pitchfork'ta hakkında okuduğunuz bir albümü gidip indirmek gibi bir derdiniz yok Spotify'la örneğin, anında o albümü dinleyebiliyorsunuz.
Kısacası müziğe daha kolay ve sınırsız ulaşım açısından gerçekten inanılmaz başarılı bir program Spotify. Ofisine müzik arşivini taşımak zorunda kalmadan işte müzik dinlemek isteyenler, devamlı albüm, şarkı vs indirmek zorunda kalmak istemeyenler ve yasal bir şekilde müzik dinleyerek sevdikleri isimlere katkı sağlamak isteyenler için kesinlikle alternatifi yok. Herkese gözüm kapalı tavsiyemdir :)

Follow on Bloglovin

3.10.13

Kısa Kısa.. #2

Bunca zamandır varlığından bile haberdar olmadığıma çok yandığım Drop Dead Gorgeous, şahane bir komedi filmi. Amerika'nın kırsal eyaletlerinden birinde düzenlenen lise güzellik yarışması, o kasabanın tek heyecan kaynağıdır. Yarışmaya katılan kızlar kadar kızların aileleri ve kasaba sakinleri de, bu yarışmanın getireceği ortalama Amerikalı için sıradan ancak kendileri için önemli ve büyük kazançlar ile kafayı bozmuştur. Bu obsesyon cinayete kadar varır ve herkesin gerçek yüzü ortaya çıkar. Kirsten Dunst, Denise Richards, Kristie Alley gibi isimlerin baş rolde olduğu film, aynı zamanda Amy Adams'ın ilk filmi olma özelliğini taşıyor. Belgesel formatında çekilmiş olması, yarattığı komik, absürd ama bir o kadar da gerçekçi durumlar, aynı zamanda önemli de bir Amerikan popüler kültürü eleştirisi sunuyor. Mutlaka izlenmeli! Çok, çok, çok iyi! 



Son zamanlarda izlediğim filmler arasında beni en fazla hayalkırıklığına uğratan film World War Z sanırım. Senaryosunun defalarca yeniden yazıldığı, stüdyonun ortaya çıkan sonuçtan memnun kalmadığı vs vs gibi dedikodular film gösterime girmeden önce ortalıkta dolanıyordu, ama tüm bunlara rağmen böylesine ne olacağına karar veremeyen bir senaryo ile karşılacağımızı tahmin etmiyordum. Birden ortaya çıkan ve tüm dünyayı ele geçiren bir virüs (28 Days Later'a selam ola) insan nüfusunu tehdit etmektedir. Birleşmiş Milletler için çalışan Brad Pitt'in canlandırdığı Gerry Lane, bu duruma çare bulmakla görevlendirilir. Bu konuda tereddütleri olan Lane, ailesinin de tehlikede olması sebebiyle görevi isteksiz de olsa kabul eder. Sonrası da zombiler, vahşet, umutsuz gelişmeler, ama her şeye rağmen zafer.. Son derece klişe ve sıradan bu hikayeyi benzerlerinden ayırabilecek karakter donanımı ve arka plan hikayesi (Lane'in geçmişinde onu Birleşmiş Milletler'den uzaklaştıran şeyin ne olduğu örneğin) ne yazık ki yok ve Brad Pitt'in saçları bile filmi kurtaramıyor.



İtiraf etmeliyim ki, 80lerin en popüler gençlik filmlerinden Teen Wolf'a cevaben çekilmiş bu filmi izlemek için benim gereksiz merakıma sahip olmak gerekiyor :) Blake Lively'nin daha ünsüz kardeşi Robyn Lively'nin başrolde olduğu film, kült mertebesine ulaşmış ve bu mertebenin hakkını verecek kadar zor ulaşılır, ortalama bir film. Gösterişsiz ve inek Louise, okulda kimsenin ilgisini çekmeyen, futbol takımı kaptanı Brad'e aşık bir kızcağızdır. Bir gün bir başka cadıdan doğaüstü güçleri olduğunu öğrenir. Bildiğiniz, daha önce bin kez işlenmiş bir hikaye yani :) Filmin sonunda tahmin edebileceğiniz gibi Louise kuğuya dönüşüyor ve hayallerinin erkeğine kavuşuyor. "İzlemeyeyim ama azıcık da merakımı gidereyim," diyenleri şu videoya yönlendireyim ve VHS'den çekme bir kopyasının isohunt'tan bulunabileceğini de sözlerime ekleyeyim.



Freaks and Geeks'den beri Seth Rogen'a olan sevgim bir başkadır. James Franco ile kendisini daha önce çok çok komik Pineapple Express'te de izlemiş olduğumdan, bu ikiliyi tekrar birlikte izleme konusunda son derece heyecanlıydım. James Franco, Rogen, Jonah Hill, Jay Baruchel, Danny McBride ve Craig McRobinson'dan oluşan kadronun kendilerini canlandırdıkları bir kıyamet günü filmi fikri de, en baştan beri bana hep yüksek potansiyelli bir fikir gibi gelmişti. Tüm bu pozitif işaretlere rağmen film, bence potansiyelinin çok altında bir performans gösteriyor. En komik anları trailer'da zaten izleyebileceğiniz anlar (McBride'ın pek PG-13 olmayan bir sahnesi hariç) ve şakaların çoğunun bu oyuncuları iyi tanımayan, takip etmeyen ve haklarında çıkan haberleri bilmeyen izleyiciyi pek güldüreceğini düşünmüyorum. Yine de eğer bu isimleri takip ediyorsanız, sırf The Exorcism of Jonah Hill bölümü için bile izlenir.



Spielberg klasiklerinden Jurassic Park, gösterime girişinin 20. yılı dolayısıyla geçtiğimiz aylarda bu sefer 3D'de yeniden gösterimdeydi bildiğiniz üzere. Daha önce, TV'de parça pörçük izlediğim bölümlerini saymazsak, hiç izlemediğim bu filmi yeniden gündemde olmasını fırsat bilerek sonunda izledim ve de büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Çocuklar ve yeniyetmeler için (filme en çok ilgiyi gösteren kesim için yani) neden çekici olabileceğini kestirebiliyorum, ama benim için ne hikayenin, ne karakterlerin ne de filmde yaratılan gerilimin hiçbir çekiciliği olmadı maalesef. O kadar ki, üçlemeyi izleme niyetindeydim, ama bu filmden sonra ondan da vazgeçtim. Çocuk istemeyen Alan Grant'ın Jurassic Park'ta yardım ettiği çocuklar nedeniyle baba olmaya ısınması hikayesini de çok altı boş ve garip buldum. Benim için filmin tek artıları Jeff Goldblum ve Seinfeld'in Newman'ı Wayne Knight'tı.  


Geçtiğimiz aylarda baş rollerinden Cory Montheith'in overdose'dan ölümüyle gündeme gelen Glee'nin hayatımıza kattığı en iyi şeylerden biri, kesinlikle Pitch Perfect'in sinemaya uyarlanmasının yolunu açması oldu. Evet, Pitch Perfect bir roman uyarlaması ve okul korolarını konu edinen işler arasında komedisiyle ön plana çıkıyor. En güzel tarafı da, Glee'den farklı olarak Amerikan lisesi klişelerinden uzak (Pitch Perfect üniversitede geçiyor) olması, ve kendisini ciddiye almaması. Anna Kendrick, True Blood'ın Sarah Newlin'i Anna Camp, bu filme kadar kendisini yeterince takdir etmediğim Avustralyalı komedyen Rebel Wilson ve de tabii ki Skylar Astin gibi müzikal tiyatroda deneyimli isimleri kadrosunda barındırması da cabası. İzleyin ve müzikal tiyatro seven tanıdıklarınıza mutlaka izletin!

Follow on Bloglovin

26.8.13

Lorde: Yeni Zelandalı Bir Wunderkind

Popüler müziği takip etmek için TV izlemeyi bıraktığımdan beri (2000ler'in ilk yarısından beri yani) kimler çok dinleniyor, çok satıyor, ne yeni, vs gibi konularda eskisi kadar erkenci olamıyorum. Tabii ki çok popüler olandan zaten kendisini Twitter vs sayesinde gözünüze soktuğu için haberdar olmamak mümkün değil; ama bazen bazı isimleri gözden kaçırabiliyorsunuz. 'Popüler = kötü' anlayışını da ön yargılı bulduğumdan ara ara 'top' listelerine göz atıyorum. Lorde'nin ismini de ilk kez iTunes'un popüler albümler listesinde gördüm. Sonra da nasıl olduysa bir yerlerden 16 yaşında olduğunu okudum ve iyice meraklandım. The Love Club isimli EP'sini defalarca dinlendikten sonra da ilgim ve merakım dörde beşe katlandı, çünkü karşımdaki güncel müzik ve kültür dünyasını çok iyi anlamış, yaşından beklenmeyecek kalitede, kaliteli pop müzik icra eden genç bir kadındı. Peki kimdi bu Lorde? Nereliydi, nasıl olmuştu da iTunes'un en çok satanlar listesine girmişti ama yüzü her yerde değildi?
Tüm bunlara girmeden önce kendisinden kısa da olsa biraz bahsetmekte fayda var. Lorde, '96 (!!) doğumlu Ella Yelich-O'Connor'ın sahne adı. Ella, Yeni Zelanda'nın Auckland şehrinde ailesiyle birlikte yaşıyor ve lise son sınıfa yeni geçmiş. 11 yaşındayken bir okul organizasyonunda şarkı söylerken keşfediliyor. Bu performansın kaydı bir şekilde bir müzik firmasına ulaşıyor ve Ella Universal'e bağlı bir şekilde bir prodüktörle şarkı yazmaya başlıyor. Bu çalışmaların ilk ürünü olan 5 şarkılık ilk EP'si The Love Club'ı geçtiğimiz Mart'ta SoundCloud üzerinden ücretsiz yayınlıyor. Bu EP kulaktan kulağa yayılarak iyice popüler oluyor. Ülkesinde "ünlü" sayılabilecek bir tanınırlığa ulaşıyor, EP'sini de dinleyebileceğiniz Youtube kanalındaki videolar bir milyonu aşkın insan tarafından izleniyor. EP'nin popülerliği sayesinde ilk kez ülkesinden çıkıp Los Angeles'a, New York'a gidiyor, buralarda sahne alıyor.
Tüm bu başarıya rağmen daha görünür olabilecekken kendini saklamayı seçen bir isim Lorde. Ancak hakkında araştırma yaptıkça ve röportajlarını okudukça aslında ne kadar başarılı olduğunu kavrayabiliyorsunuz: Lorde'nin EP'si hem çok iyi satıyor, hem de müziği endüstride saygı duyulan birçok isimden övgü alıyor. Bu "az görünürlük" röportajlarında söylediğine göre tamamen kendi seçimi. Etrafta dolaşan fotoğrafların müziğini ve personasını temsil etmesine çok dikkat ettiğini, uzunca bir süre sırf bu sebepten Twitter ve Instagram kullanmadığını söylüyor, örneğin. Yukarıda da kullandığım fotoğraf, Lorde'nin çocukluğundan beri en büyük ilgi alanlarından biri olan aristokrasiyi ve kraliyeti temsil eden, bu şekilde kurgulanmış bir fotoğraf. Bu aristokrasi ve kraliyet sevgisi, Lorde'nin sahne persona'sında ve müziğinde de çok belirgin. Sahne isminin Lord(e) olması, ilk single'ı Royals ve sözleri, bu ilginin kendini gösterdiği diğer örnekler.
Önce persona'sından sonra müziğinden bahsetmek doğru değil biliyorum ama gerçekten (kendisinin tasarladığı gibi) bu ikisi çok iç içe. Lorde, Animal Collective, Yeasayer gibi grupların yaptığı gibi insanın ağzına takılacak ve aklından çıkmayacak, "zeki" bir müziğin peşinde olduğunu söylüyor röportajlarında. Her ne kadar yaptığı müziğin pop müzik olduğunun bilincinde olsa da, tüketim müziği yapmamanın, TMZ kültürünün parçası olmaktan uzak durmanın, rap kültürünün meta anlayışının ne kadar gerçeklikle örtüşmediğinin bilincinde olmanın ve bu bilinçle şarkı yazmanın öncelikleri olduğunu da söylüyor. Ben onu bu kendinin farkındalığıyla Grimes'a çok benzettim açıkçası. Müziğiyle olduğu kadar varoluşu ve temsil ettikleriyle çok sevdiğim bir isimdir Grimes, bu anlamda Lorde de takdirimi kazandı. Şarkılarının melodileri ve beatleri de bana ağırlıklı olarak yine çok sevdiğim Emily Wells'i çağrıştırıyor. Ancak sözlerinde Wells'de olmadığı kadar yoğun derecede pop kültür referansı var. Zaten röportajlarında da pop kültürünü çok yakından takip ettiğini, takdir etmese de TMZ'i ve Tumblr çok kullandığını söylüyor. Kısacası karşımızda epey gelecek vadeden, şarkı ve söz yazarlığıyla yaşıtlarından ve büyüklerinden epey yetenekli, ultra kendinin farkında ve de feminist bir wunderkind var. Martta yayınladığı ilk EP'si The Love Club'ı bu Eylül'de yayınlanacak ilk uzun çaları Pure Heroine takip edecek. O zamana kadar en azından EP'sinin en öne çıkan şarkısı Royals'ı dinlemezlik etmeyin!




Follow on Bloglovin

22.8.13

True Blood'ın 6. Sezonunun Ardından

Dikkat: Bu yazı 6. sezon finali hakkında spoiler içermektedir! 
Burayı epeydir ihmal ettiğimin farkındayım. Blogumu çok sevsem de bu aralar "gerçek" hayat ağır basıyor, yapılacakların peşinde koşturmaktan kendime pek zaman ayıramıyorum. Ama yine de yaz boyunca izlediğim dizilerin finallerini izlemeye vakit bulabildim ve de True Blood'ın 6. sezonu ile ilgili düşüncelerim ile karşınızdayım. 

True Blood, 2008'den beri bir rutin halinde, ABD'de yayınlandıktan sonraki gün izlediğim, benim için artık alışkanlığa dönüşmüş bir dizi. Sezon kötülerini, karakterlerin gidişatını ya da Bill'in bulaştığı türlü saçmalığı beğenmesem de, komedisiyle ve Lafayette ve Pam gibi karakterleriyle mutlaka gönlümü almayı başarıyor. Bu açıdan diziye dair beklentilerimin çok yüksek olmadığını söylemek mümkün. 
Buna rağmen 5. sezon gibi beni bile epey zorlayan, şimdi düşününce hatırlanası çok az an barındıran bir sezondan sonra 6. sezon için pek ümitli değildim. Sezona "şöyle bir göz atıp beğenmezsem bırakırım" düşüncesiyle başladım. Malum Alan Ball da geçtiğimiz sezon diziden elini eteğini çekmişti ve bu durum, çoğu entertainment yazarı tarafından dizinin son demlerinde olduğuna yorulmuştu. Neyse ki, True Blood bu sezon sahiden de ölümden döndü ve bundan sonraki sezonlarına dair umut vaat etmeye başladı. Bunun da en büyük sebebinin bu sezonun dizinin temellerine (yani vampir - insan gerilimine ve Sookie'nin geçmişi ve kaderiyle ilgili yeni gerçeklerle yüzleşmesine) dönüşü olduğunu düşünüyorum. True Blood, fantastik hikaye ağları üzerinden toplumsal eleştiri yapabildiğince ve Sookie'yi başına gelenler karşısında etken kılabildikçe güçlü. 6. sezon, Governor Burrell'in vampirlere karşı açtığı savaş ve Sookie'nin hem vampir hem de faerie Warlow karşısında varolma çabasıyla bu anlamda son derece zengindi. 
Warlow'un, dizinin tek boyutlu kötüsü yerine Lillith tarafından hayatı mahvedilmiş, Sookie'ye gerçek duygular besleyen bir karakter olarak çizilmiş olmasını çok tuttum. Geçen sezonki Freddy Kruger görüntüsünden kurtulup Robert Kazinsky olarak karşımıza çıkması da başka bir artısı tabii ki :) Ancak Warlow'un bütün sezon boyunca Sookie için neredeyse Bill ve Eric gibi romantik bir eş olarak çizilip son bölümde "gerçek yüzü"nün açık edilmesi sadece beni şaşırtmadı diye umuyorum. O ana kadar Warlow'un tek falsosu Niall'ı başka bir dimension'a göndermek suretiyle elimine etmesiydi, o da benim gözümde True Blood dünyasında bir karakteri "evil" ilan etmek için yeterli bir sebep değil. O yüzden Warlow'un son bölümdeki "Gelinim olacaksın" hallerini açıkçası bayağı bir damdan düşme buldum.

Damdan düşme demişken Billith'ten bahsetmemek olmaz.. Bill gibi kendini fazla önemseyen ve içten + dıştan pazarlıklı bir karakterin Lilith tarafından vampir ırkını kurtarmakla görevlendirilmesi son derece beklenir bir gelişme idi. En hazzetmediğim karakterlerden olsa da dizinin mitolojisini oluşturduğundan Bill - Lilith ve Lilith - Warlow ilişkisini büyük bir ilgiyle izledim. Son bölümde Bill'in Lilith'in etkisi altından kurtulup birden Sookie derdine düşmesini ise ne yazık ki Warlow'a son bölümde yapıştırılan rol gibi zorlama buldum. Bill'in Sookie'yi en son ne zaman umursadığını hatırlamaya çalıştığımda aklıma 2. sezondan görüntüler geliyor. Dizi patronu Brian Buckner, Bill'in bu "uyanışını" Lilith'in etkisinden kurtulup Sookie'ye olan duygularını hatırlamasıyla açıklamış. Ölümü reddedecek kadar Lilith'in etkisini üzerinden atabilen ve ona direnebilen Bill'in, Sookie'ye yaptıklarını sadece Lilith ile açıklamak bana dizinin aşk üçgeni çıkmazını sağlamlaştırmak için uydurulmuş bir bahane gibi geliyor. Aksine ikna olmam için de ne yazık ki dizi bana pek bir sebep vermedi şu ana dek. 


Brian Buckner, 6. sezonun yanı sıra 7. sezon ile ilgili de açıklamalarda bulunmuş. Öncelikle "Eric öldü mü?" diye Google'layıp yolu buraya düşmüş olanları rahatlatayım: Buckner'ın açıklamalarına göre Eric ölmedi ve Alexandar Skasgaard 7. sezonda da dizinin ana kadrosunda yer alacak. Her ne kadar yukarıda da bir fotoğrafını görebileceğiniz sahne, bir ana karakteri uğurlamak için son derece epik bir sahne olsa da ve de beni çok eğlendirse de, Eric'siz bir True Blood, çoğunuz gibi, ben de düşünemiyorum. Nasıl kurtulacağı, Pam'in onu bulup bulamayacağı vs gibi sorular ise önümüzdeki sezon cevaplanacak. 7. sezondan diğer bilgilere geçecek olursak.. Jessica'nın ve Jason'ın yeni vampirleri James ve Violet, önümüzdeki sezon ana kadroda olacaklar. Buckner, benim de çok sıkıcı bulduğum werewolf hikayesinden uzaklaştıklarını ve tamamen insanlar ve vampirler arasındaki ilişkilere odaklanacaklarını söylüyor. Yani True Blood ilk sezonlarındaki yalınlığa geri dönmeye çalışacak. Her karakterin başka bir coğrafyada kendi hikayesinin peşinden koştuğu bir hal yerine, çoğunluğun Bon Temps'da olduğu ve tek bir ana meseleyle uğraştığı bir forma kavuşacak dizi. Ana mesele de Hep V karşısında savunmasız kalan vampirlerin ve de insanların bir anlaşma içine girmek zorunda kalmaları ve bunun yarattığı sıkıntılar olacak. Son olarak, Sookie ve Alcide ilişkisine meraklılar bu ikiliyi de bolca birlikte görecekler, ama Bill de kendini Sookie'ye affettirmeye çalışacak ne yazık ki. Kısacası, 7. sezonunda daha soap opera vari bir True Blood bizi bekliyor olacak. Sizi bilmem ama ben bu sezondan sonra 7. sezondan çok umutluyum ve de önümüzdeki yazı iple çekiyorum! 

Follow on Bloglovin

5.8.13

Byzantium: "Feminist Bir Vampir Meseli"



SPOILER İÇERMEKTEDİR! 

Joss Whedon, Buffy the Vampire Slayer'dan bahsederken, "Vampirlerle ilgili sahip olduğunuzu iddia edemeyeceğiniz tek şey 'ilk'tir," der. Sırf geçtiğimiz 10 seneyi bile değerlendirdiğinizde bu önermenin ne kadar doğru olduğunu görmemek mümkün değil. Vampirler her eğlence ve sanat formatındalar ve pek de bir yere gidecekmiş gibi görünmüyorlar. Vampire Diaries spin-off'u The Originals ve geçtiğimiz İstanbul Uluslarası Film Festivali'nde gösterime girmiş Byzantium, vampir ürünlerinin benim aklıma gelen ve takip ettiğim en yenileri.
Byzantium, The Crying Game ile En iyi Senaryo Oscar'ını kazanmış Neil Jordan imzalı bir film. Başrollerinde Gemma Arterton, Sam Riley ve Saoirse Ronan gibi yakın zamanda isimleri duyulmaya başlamış, gelecek vaat eden isimler var. Senaryosu, Moira Buffini tarafından kendi oyunundan filme uyarlanmış. 

Ben filmi sadece Saoirse Ronan için izlemeye başlayıp hikayenin orijinalliği karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradım. Byzantium, vampir kanonunda yine görece yakın zamanda gösterime girmiş bir roman uyarlaması olan Let the Right One In kadar önemli olacağını düşündüğüm bir hikaye. Bunda da oyun yazarı Buffini'nin senaryosunun büyük bir etkisi var. 
(Buraya kadar SPOILER uyarımı dikkate almamış okurları tekrar bir uyarmakta fayda görüyorum. Bundan sonra diyeceklerim filmden aldığınız hazzı büyük bir ölçüde etkileyebilir, bilginize :) )
Buffini'nin öyküsü, filmin başında ilişiklerini bilmediğimiz Clara ve Eleanor'un gizemli hayatını konu ediniyor. Fahişe Clara, hikayesini kimselere anlatamadığı için büyük bir yalnızlık ve mutsuzluk içinde yaşayan Eleanor'u korumayı kendine görev edinmiş. Kendilerine peşlerindeki tehlikeyi bertaraf etmek için devamlı kaçış ve yalanlardan oluşan bir hayat kurmuşlar ve en son yerleştikleri yerden de Clara'nın işlediği bir cinayet yüzünden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Filmin bu noktasına kadar Clara ve Eleanor'un vampir olduklarını anlamamıza neden olacak birkaç ipucunun dışında herhangi bir bilindik vampir numarası ile karşılaşmıyoruz. Clara da Eleanor da, süper hızlı ya da güçlü değil, güneşe çıkabiliyorlar, sivri dişleri yok. Bu anlamda vampir kanonundaki vampirlerden son derece farklılar. Hayatlarını idame ettirebilmek için kana ihtiyaçları var, ama para kazanmak zorunda olmak gibi son derece insani sıkıntılardan uzak değiller. Clara, Eleanor'u fahişelik yaparak kazandığı paralar ile geçindiriyor. Sanırım kan içmelerinin dışında, bildiğimiz vampirlere benzer herhangi bir yanları yok :) Bunu da damara ulaşmalarına yardım eden baş parmak tırnaklarının yardımı ile yapıyorlar. Bu da, açıkçası benim çok orijinal bulduğum bir başka özellikleri. 

Byzantium'u farklı ve orijinal kılan, vampir fizyolojisinde yaptığı yeniliklerden ibaret değil. Clara ve Eleanor'un vampirizm öyküsü, film ilerledikçe flashbackler sayesinde öğrendiğimiz üzere, bir erkek hegamonyasından kaçış ve ona rağmen varolma öyküsü.


Fakir bir genç kızken Albay Ruthvell tarafından geneleve düşürülmüş Clara, tüm çabalarına rağmen hamile kalır. Kızını kendi kaderinden kaçabilmesi için bir manastıra verir ve onun masraflarını fahişelik yaparak kazandığı parayla karşılar. Ruthvell'in zulmünden kurtulamamıştır, üstüne üstlük bir de verem olur. Günleri sayılı bir hâlde kendisi de hasta olan Ruthvell ile ölmeyi bekler. Bir gün, Ruthvell'in asker arkadaşlarından öldü sanılan Darvell ikiliyi ziyarete gelir. Seneler geçmesine rağmen hiç yaşlanmamıştır. Ruthvell'e kendisi gibi olabilmesi için bir harita bırakır. Carla, haritayı ondan çalar ve yola koyulur. Adsız sansız, yerliler tarafından uğursuz kabul edilen bir adayı işaret etmektedir bu harita. Clara, adadaki tek mağaraya girer ve bu mağarada ruhuna elveda edip yeniden doğar. Ancak, Ruthvell'in zulmü, bu sefer de Eleanor'u rahat bırakmaz ve Eleanor, Ruthvell'in kendisine bulaştırdığı hastalık yüzünden ölümün eşiğine gelir. Clara, Eleanor'un kendisi gibi kötü bir kadere yenilmesine dayanamaz ve onu da adaya götürür. Böylece anne kız, kan içmeye mahkum bir şekilde 200 yıl boyunca birlikte yaşarlar. Ama bu hayat da yine erkek zulmü altında geçen bir hayat olacaktır. Darvell'in haritası, kendilerini "brotherhood" olarak adlandıran bir vampir topluluğunun haritasıdır. Bu topluluk, aralarına sadece zengin ve eğitimli erkekleri kabul etmektedir. Clara hem bir kadın, hem de bir fahişe olduğundan bu topluluk tarafından dışlanır. Üstüne bir de topluluğun en büyük yasaklarından olan "Kadınlar bir başkasını dönüştüremez," kuralını Eleanor ile çiğnediğinden, 200 yıl boyunca Darvell'in de içinde bulunduğu bu topluluk tarafından her yerde aranır. İşte Clara ve Eleanor, bu topluluktan kaçmaktadır. 


Bu son derece karmaşık ancak orijinal ve iyi kurgulanmış öykü, vampirizm gibi içinde insana dair olanı barındırdığı ölçüde başarılı olan, ama bunu her zaman başaramayan bir dalı benim için yeni, ilginç ve tekrar düşünmeye değer kıldı. Let the Right One In'den beri kendi adıma bunu başaran bir öykü ile karşılaşmamıştım, ki bilen bilir, gereğinden fazla vampir öyküsü ile haşır neşir oldum, oluyorum :) Neil Jordan, filmin gösterime ilk kez girdiği Toronto International Film Festival'da bu öyküyü "feminist bir vampir meseli" olarak tanımlamış, bu Byzantium için bence son derece başarılı bir tanımlama. İkilinin hayatları boyunca maruz kaldığı zulüm, gerçekten de dönüp dolaşıp cinsiyet meselesinde kilitleniyor. Özellikle Clara'nın öyküsü, (fahişeliğe itilmesi, vampirizmin simgelediği "güç"e sahip olduğu için dışlanması, bu gücü başka bir kadına bahşettiği için cezalandırılması) içler acısı bir cinsiyetçilik öyküsü. Eleanor'un annesinden kopup kendi kimliğini kazanma ve Frank'e aşık olma öyküsü ise, biraz daha tanıdık ve romantize bir öykü ama Clara'nın hikayesini öğrenme sürecinde izleyice yardımcı olma açısından önemli. Ancak filmin can alıcı tarafı kesinlikle Clara ve Clara'yı canlandıran Gemma Arterton. Ben filmi Ronan için izlemeye başlasam da, Arterton'un performansından kesinlikle çok daha fazla etkilendim. Aralarında anne-kız ilişkisini işler kılacak bir yaş farkı olmayan ikilinin bu dinamiğini, Arterton'un Clara'yı canlandırırken çok iyi yakaladığı çaresizlik, beklenmedik derecede gerçekçi kılıyor. Onun performansını izleyip Clara'ya hayran olmamak, Eleanor için aldığı kararları ne kadar haksız olsa da anlamlandırmaya çalışmamak mümkün değil. Arterton'un yanı sıra ben Sam Riley'nin Darvell performansını, filmin sinematografisi ve müziğini de çok başarılı buldum. Özel efekte yaslanmayan, atmosferik ve performansa dayalı vampir öykülerini sevenlere, kesinlikle tavsiyemdir. 

Follow on Bloglovin

28.7.13

Kısa Kısa...

Son zamanlarda beni hakkında uzun uzun yazmaya iten herhangi bir şeye denk gelmeyince, yakın zamanda izlediğim ve beğendiğim filmler hakkında bir "Kısa Kısa.." serisi başlatmaya karar verdim. Bu seri ben "yeterince" film izledikçe güncellenecek ve bu filmler üzerine adı üstünde kısa notlardan oluşacak. Tabii yine beğendiğim ya da tartışmak istediğim filmler ile ilgili uzun yazılar da yazmaya devam edeceğim. Hadi o zaman daha fazla uzatmadan başlayalım. 

Sıkça takip ettiğim torrent kaynaklarımdan birinde karşıma çıkan Oblivion bu senenin Nisan ayında gösterime girmiş bir bilim-kurgu. Başrolünde Tom Cruise, Bond serisinden tanıdığımız Olga Kurylenko, ve Andrea Riseborough var. Görece küçük rollerde Morgan Freeman ve Melissa Leo gibi daha "ağır top" sayılabilecek oyuncular da karşımıza çıkıyor. Uzaylılar tarafından saldırıya uğramış ve Ay'ı kaybetmiş Dünya son demlerini yaşamaktadır. Cruise'un canlandırdığı Jack ve Riseborough'nun canlandırdığı Vika, Dünya'nın enerji kaynaklarını depolamakla sorumlu iki kişilik bir takımdır. Görevlerini tamamladıktan sonra insanoğlunun yerleştiği Satürn uydusu Titan'a döneceklerdir. Ancak Jack, silinen anılarının yankılarından bir türlü kurtulamamakta ve Vika'nın aksine görevini sorgulamaktadır. Tam da bu sebepten, görevini ve varlığını sorgulamasına sebep olacak zorluklar ve gerçekleklerle karşı karşıya kalacaktır. Oblivion, kesinlikle ortalamanın üstünde, başarılı bir bilim-kurgu. Tron: Legacy'nin de yönetmeni Joseph Kosinski tarafından önce çizgi-roman olarak tasarlanmış, sonra da sinemaya uyarlanmış. Tom Cruise'un son derece garip Scientology bağlantısını, geçen yazki yine Scientology'nin ön planda olduğu Katie Holmes ile boşanma fiyaskosunu ve de tabii Oprah'nın koltuğundaki zıplamalarını göz ardı edip kendisini ciddiye alabilirseniz fena da bir seyir sayılmaz. Açıkçası ben bu filmle anladım ki ben kendisini artık ciddiye alamıyorum ve Tom Cruise gerçeğini unutup filmin içinde kaybolamıyorum. Bu dertten muzdarip olmayanlara önerilir. 

Çok sevdiğim John Hughes'un sürekli bir yerlerde karşıma çıkan ve bir türlü izleyemediğim bu filmi Weird Science'ı sonunda izledim. 15 yaşındaki Gary ve Wyatt, okulun en ezik ve kızlardan yana bahtı bir türlü gülmeyen takımındandır. Bu durumdan kurtulmak için bir gün kendilerine bilgisayarda hayallerinin kadınını yaratırlar. Ortayan çıkan kadın Lisa, gerçekten de güzelliği ve zekası ile ikiliyi oldukça popüler ve aranır kılar ama başlarına da açılmadık dert bırakmaz. Breakfast Club, Sixteen Candles, Pretty in Pink gibi klasik John Hughes filmlerinin yanında bence sönük kalsa da aynı 80ler naifliğinde bir film Weird Science. Özellikle bilgisayar içeren sahneleri günümüz 15liklerini pek açmayacaktır diye tahmin ediyorum. Ama ben 15 yaşındayken izleseydim muhtemelen çok severdim. Saydığım John Hughes filmlerinin performansını beklemeyin ama John Hughes olsun da taştan olsun diyorsanız da kaçırmayın. 


Yine sıkça karşıma çıkan ve yeni izlediğim bir komedi filmi. Owen Wilson, Vince Vaughn ve Rachel McAdams'ın başrollerde olduğu film, Christopher Walken, Bradley Cooper ve Isla Fisher gibi büyük isimleri de bomba rollerde karşımıza çıkarıyor. Ezelden beridir BFF olan John ve Jeremy, binbir yalan söyleyerek yabancıların düğünlerine gidip kadınlarla tanışıp onlarla birlikte olmayı kendilerine hobi bellemiştir. Ancak her romantik komedide olduğu gibi, ikili bu düğünlerden birinde yatağa atmaya çalıştıkları kadınlara aşık olunca işler karışır. Judd Apatow erkek arkadaşlığı üzerinden komedilerle gişede paraya para dememeye başlamadan önce çekilmiş bu film, o filmleri kesinlikle aratmıyor. Owen Wilson ve Vince Vaughn filmde gerçekten mükemmel ve inanılmaz inanılır bir ikili yaratmışlar. Vaughn'un içine düştüğü durumlar ve diyalogları klasik olacak cinsten. Ben açıkçası izlerken çok eğlendim ve çok iyi vakit geçirdim. Biraz uzun ve zaman zaman gereğinden fazla romantizme kaçtığı yerler yok değil ama sırf Vaughn için bile izlenir.
Follow on Bloglovin

22.7.13

Haywire: Soderbergh'in Gina Carano Güzellemesi

Bu yazıya şu önerme ile başlamamda fayda var: Aksiyon filmlerine karşı tahammülüm yüksektir. (Genel olarak sanat / entertainment ürünlerine karşı da yüksektir ama konumuz onlar değil :) ) Herhangi bir sebepten merak ettiysem ve beni çok rahatsız eden bir şey söz konusu olmadıysa sonuna kadar izlerim. Sanırım şimdiye kadar sonunu getiremediğim tek aksiyon filmi Transformers'dı, onda da yönetmenin sonra medyada da sıkça yeralan cinsiyetçiliğine, Megan Fox'un devamlı orasına burasına zoomlamasına dayanamamıştım. Haywire'ı da inanılmaz sıkıcı ve de boş senaryosuna rağmen izledim ve de beni çok şaşırtan ve üzerinde konuşulması gerektiğini düşündüğüm birkaç konuda oldukça olumlu bir manzara ile karşılaştım.
Filmografisini gişede başarılı olsa da çok tutarsız bulduğum ve de "olayını" pek çözemediğim Soderbergh'in yönetmenliğini yaptığı Haywire, alanında "en iyi" sayılan gizli örgüt ajanı Mallory'nin intikam öyküsünü ele alıyor. Kendi patronu tarafından öldürülmeye çalışılan Mallory, bu ihanetin sebebini anlamak ve intikamını almak için yola koyuluyor. Bu yolda da karşısına hem elimine etmesi gereken, hem de ona yardımı dokunan birçok insan çıkıyor. Film, tam anlamıyla bundan ibaret. Hatta ben biraz daha süslemiş ve de kulağa heyecanlı gelecek hale getirmiş olabilirim. Gerçekten de Haywire'da bundan ötesi yok. Benim hakkında söylemek istediklerim de (neyse ki) senaryo ile ilgili değil.
Filmin ana karakteri Mallory'yi canlandıran Gina Carano aslında bir mixed martial arts dövüşçüsü. Haywire onu bir aksiyon oyuncusu olarak geniş kitlelere tanıtan ve aksiyon dalında SAG (Screen Actors Guild) ödülüne aday olmasını sağlayan ilk film. Soderbergh bu rolü Gina için yazmış ve Gina her ne kadar Michael Douglas, Ewan Mcgregor, Antonio Banderas ve Michael Fassbander gibi isimlerle karşı karşıya gelse de filmi tek başına sırtlanıyor. Ancak Gina Carano'nun oyunculuğu kendisi gibi deneyimsiz birinden beklenenin ötesine geçemiyor ne yazık ki. Gerçi, senaryonun da ona çok bir malzeme verdiği söylenemez. Mallory'nin tüm film boyunca tek motivasyonu intikam, tek dişe dokunur özelliği ise işinde yani dövüşte iyi olması. Benim de bahsetmek istediğim tek nokta aslında bu. 
Gina Carano, mixed martial arts dünyasında güzelliği ile tanınan, hatta bu dalın "yüzü" olarak bilinen, gerçekten de güzel bir kadın. Ancak Hollywood'a hitap edecek yüze ve vücuda sahip değil. Hollywood'da (aslında dünyada bile diyebiliriz) sıkça görmeye alıştığımız, hatta normal bellediğimiz kamera önünde "normal", normal hayatta ise açlıktan ölecek gibi duran bir fiziğe değil, son derece sağlıklı bir vücuda sahip. Bu da filmde tabii ki belli oluyor.


Ne yazık ki bize dayatılan kadın vücudunu görmeye o kadar alışmışız ki, bu konunun ne kadar problematik olduğunun farkında olmama rağmen film boyunca gözlerim Carano'yu çok yadırgadı. Bunu yazarken ben de bir anlamda bu önyargı ve ayrımcılığı besliyorum, farkındayım, ancak böyle bir konuyu tartışmadan da aşmamız maalesef mümkün olacak gibi görünmüyor. Kilo, vücut tipi stereotype'ı sorunsalının yanı sıra, Carano, Haywire'da yine bize dayatılan kadın savaşçı / dövüşçü görüntüsünden çok farklı dövüşüyor. Erkeğe benzetilen, erkek gibi hareket eden, erkek fizikalitesinde çizilen ve realist olmayan bu dövüşçülerden farklı bir stili var Carano'nun. Doğal olan da bu zaten :) Ama film formatında görmeye alışkın olmadığımızdan bunu da yadırgıyoruz ister istemez. Mallory, öncelikle, dövüştüğü kendinden iri ve kas yapısı güçlü erkekler karşısında vücut ağırlığını kullanıyor, ya da onların vücut ağırlığını kendi safına çeviriyor. Pis dövüşüyor, eline geçirdiği vazo vs'yi kafalarında parçalamaktan, kaslarının en fazla olduğu bacaklarıyla onları boğmaktan aşağı kalmıyor. Duvardan güç alıp düşmanına tekme attığında bunu bizi gaza getirmek değil hız kazanmak için yaptığını görebiliyorsunuz. Bu anlamda gerçekten de önemli Carano ve Soderbergh'in Haywire ile başardığı. Açıkçası ben "güçlü kadın" rolünde böyle bir karakter ve oyuncuyu izlemekten büyük bir haz aldım. Mallory, filmde kimsenin karısı, sevgilisi vs değil, aşk / sevgi / koruma içgüdüsü gibi kadın karakterlerin ana motivasyonları ilan edilmiş stereotypelarla hareket etmiyor. Ayrıca bir süpermodele de benzemiyor. Tüm bunlara rağmen güzel, seksi ve de çok güçlü. Bu anlamda Haywire önemli bir film, Gina Carano'nun bu filmlerde karşımıza çıkması önemli bir mesele ve Soderberg berbat bir senaryoyla da olsa en azından bunu başardığı için takdir edilesi. 
Umarım Carano'yu Hollywood'da daha büyük prodüksiyonlarda kilo vermeden, kendi stilinden uzaklaşmadan dövüşürken görmeye devam ederiz. Ben bu anlamda Hollywood'dan umutlu değilim ama Carano'dan umutluyum. 
Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...