14.7.13

Skins Fire: Effy Stonem Tekrar Ekranlarda!


Skins'i çok sevdiğim sanırım çoğunuz için aşikar :) Üçüncü ve son jenerasyonu ile 2012 baharında sona eren dizinin ilk iki sezonundan beri sinemaya uyarlanacağı dedikoduları internette dolanıyordu. Ancak ilk jenerasyonun oyuncuları sinema ve TV'de çok başarılı olunca (akla ilk gelen isimler Nicholas Hoult, Dev Patel ve Joe Dempsie) bu dedikodular hiçbir zaman gerçeğe dönüşmedi. Benim de izlenimim, çok başarılı olmuş bu jenerasyonun oyuncularının Skins adı ile daha fazla anılmak istemedikleri yönünde oldu hep. Çünkü Skins, her ne kadar son jenerasyonu çok ilgi görmese de, dünyada büyük bir izleyici ve hayran kitlesi edinmiş bir proje ve oyuncuları hala büyük prodüksiyonlarda rol kapmaya devam ediyorlar.
6. sezon sona erdikten sonra bu dedikodular yerini haberlere bıraktı ve ikinci jenerasyondan Effy, ilk jenerasyondan Cassie ve yine ikinci jenerasyondan Cook'a odaklanan televizyon filmleri çekileceğine dair açıklamalar yapılmaya başlandı. Sonunda da ikişer bölüme yayılmış bu filmler Haziran başından itibaren yayınlanmaya izleyicilerle buluşuyor. Skins'in 7. sezonu olarak lanse edilen bu bölümler, karakterlerin yetişkinlik dönemlerini ele alacak ve günümüzde nerede olduklarını, geçmişle bağlantı kurmaya çalışmadan çizecek. Bu sezonun ilk chapter'ını oluşturan Effy'nin hikayesini içeren Skins Fire'dı ve bu chapter'ın son bölümü geçtiğimiz Pazar yayınlandı.
Öncelikle yazımın bundan sonrasının SPOILER içerdiği uyarısını yapayım :) Sonra da bakalım Skins'in en "sorunlu" karakterlerinden olan Effy Stonem nasıl bir yetişkin olmuş..
Artık 20li yaşların başında olan Effy, hisse senedi alım satımı yapan son derece ciddi bir yatırım şirketinde asistan olarak çalışmakta ve Naomi ile birlikte yaşamaktadır. İşini çok ciddiye alan, hırslı bir profil çizen Effy'nin bu halini ben de çoğu Skins-sever gibi önce hiç inandırcı bulmadım. Özellikle de okulda çok daha başarılı olan Naomi'nin işsiz güçsüz olması, Effy'nin ise başarıdan başarıya koşması bana hiç inandırıcı gelmedi. Ama, Effy ilk "Effy'ye yaraşır" olayına bulaşır bulaşmaz taşlar benim için yerli yerine oturmaya başladı. Effy'nin "gerçek dünyada" cezasız ve geridönüşsüz kalmayacak ergen davranışlarının yetişkinliğe yansıması tabii ki kaçınılmazdı, ancak senaristler muhtemelen onun bu davranışlarının sonucunun bir yetişkin için ne kadar büyük sorunlar yaratabileceğini gösterebilmek (ve de izleyicide en büyük etkiyi bırakabilmek) için böylesine ciddi bir iş ortamına ihtiyaç duydular. Biraz yakından bakarsanız, hayatındaki ona ilgi duyan erkekleri manipule etmek (zavallı Dom ve patronu Jake), bu erkeklerin onayını almak için cinselliğe başvurmak, kendini göstermek için etrafındakiler adına ne kadar zarar verici olacağını bile bile (adı üstünde) ateşle oynamak, bu durumlar haricinde tüm duygu belirtilerinden yoksun olmak (Naomi'ye olan yaklaşımı) gibi tipik Effy davranışları yetişkinliğinde aynen devam ediyor. Bu anlamda, yazarların inandırıcı olmayan bir Effy portresi yarattıklarına inanmıyorum. Ancak Effy'nin böyle bir işe girecek akademik başarıyı nasıl kazandığı, onu da geçtim başına büyük bir bela açmadan üniversiteyi nasıl bitirmiş olabileceği konusunda bir fikrim yok, ama Effy'yi sokakta yaşayan, işşiz güçsüz bir yetişkin olarak çok beklenir bir durumda çizmektense bu senaryonun daha ilginç ve malzemesi bol bir seçim olduğunu düşünüyorum.



Effy'nin Skins Fire'daki gönül ilişkileri hakkında da söylenebilecek çok yeni bir şey yok. Freddie ve Cook'un bu bölümde adlarının hiç zikredilmemesi çoğu dizi hayranını şaşırtmış ve kızdırmış; ama beni açıkçası bu seçim de şaşırtmadı ve bende diziye dair bir hayalkırıklığı yaratmadı. Bu iki karakter Effy'nin bölümünde yer almasa da onun hikayesindeki etkileri o kadar belirgin ki.. Effy'nin yine onun için iyi olan Dom (Freddie) yerine Jake'i (Cook) seçmesi, Jake'in Freddie acayip benzemesi gibi etmenler bence bu iki isimin onu nasıl şekillendirdiğine dair önemli ve büyük işaretler. En sonunda Jake'in ismini ifadesinde vermesi ise Effy'nin ne kadar büyüdüğünün göstergesi aynı zamanda. O yüzden bu anlamda Skins Fire'ın beni hayalkırıklığına uğratmadığını söylemeliyim.



Skins Fire ile ilgili beni hayalkırıklığına uğratan, hatta açıkçası sinirlendiren tek bir şey var ki, o da Naomi ve Emily'nin hikayesinin gördüğü muamele.. Emily ve Naomi, Skins tarihinde (ve de tabii ki LGBT kültüründe) çok önemli iki karakter ve Skins'in dördüncü sezonu sonunda hikayeleri güzelce bağlanmış az sayıda karakterden ikisi. Onları, Skins Fire'da hala aşık ve birlikte çizmek, ikincil karakterler olsalar da, son derece zayıf hikayelerle figüran gibi kullanmak, en sonunda da sırf Skins'in ikinci kısımda karakter öldürme geleneğini devam ettirmek adına Naomi'yi kanserden öldürmek bence çok ucuz ve kötücül bir seçim. Tamam, söz konusu olan Skins ve öncelikli olan her zaman drama, ama ikonik, lezbiyen bir karakteri, yalnız başına, son anlarında bile sevgilisini üzdüğü için kahrolur bir şekilde rahim kanserinden öldürmenin bu hikayeye nasıl bir katkısı olduğunu gerçekten anlamlandıramadım. Emily'nin neredeyse sadece Naomi için ağlamak için diziye dahil edilmesi, Naomi'nin kendi durumundan çok Emily'ye üzülmesi.. Bunların hepsi bana izleyicinin duygularıyla oynamak amaçlı gibi geldi. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi duymayı gerçekten çok isterim. 
Son olarak, Dom rolünde çok sevdiğim Submarine'den Craig Roberts'ı görmek çok güzel bir sürprizdi, umarım bundan sonraki bölümlerde de böyle başarılı isimleri ilginç rollerde görürüz ve de çok sevdiğimiz karakterlerin ucuz ölümlerle harcandığına şahit olmayız. 
Bugünkü Cassie'li Skins Pure'un ilk bölümü öncesi sizleri Ellie Goulding'in Skins Fire için yayınladığı, bu hafta bolca dinlediğim You, My Everyhting'i ile başbaşa bırakıyorum :)

Follow on Bloglovin

9.7.13

Man of Steel: Superman'in Günümüz Dünyasında Varolma Çabaları


SPOILER İÇERİR!

Superman, en çok bilinen süper kahramanlardan olmasına rağmen 26 sene önce 4. ve son filmi gösterime giren ilk franchise'ın sonlanmasından beri büyük ekranda başarılı olamamış bir karakter. Superman'in kaderini benimsemeden önceki yıllarını işleyen Smallville'i bir kenara bırakırsak, bu böylesine popüler bir karakter için oldukça uzun bir süre. Tabii bunun sebebi film takipçilerinin Superman'i sinemada görmek istememesi, ya da stüdyoların Superman'e para yatırmaktan çekinmeleri değil.. Superman 2006'da Superman Returns adıyla Bryan Singer yönetmenliğinde tekrar sinemaya uyarlandı. Ancak film en ince tabirle gişede patlayınca hem bir franchise ihtimali, hem de Superman'in sinemada yakın bir zamanda tekrar görünme ihtimali rafa kalkmış oldu. O filmden 7 yıl sonra Superman yeni bir uyarlama, yönetmen ve oyuncu kadrosuyla tekrar karşımızda. Ve de bu sefer son derece hırslı bir proje olarak.
Man of Steel, 1978'deki ilk sinema uyarlamasında olduğu gibi Superman'in gezegeni Krypton'da başlıyor. Krypton, doğal kaynaklarını tüketmiş, ölmek üzere olan bir gezegendir. Jor-El ve karısı Lara, yeni doğan oğulları Kal-El'i kurtarmak için onu Dünya'ya gönderirler. Amerika'nın kırsal eyaletlerinden birine iniş yapan Kal-El, onun "özel" olduğunu bilen Jonathan ve Martha Kent tarafından evlat edinilir, Clark Kent ismini alır. 1978 tarihli filmde Superman'in hikayesinin bundan sonrası, Clark'ın The Daily Planet'te sakar, ürkek bir alter-ego ile herhangi biriymiş gibi davranıp bir yandan da Superman kostümü içinde kötülerle "savaşması"ndan ibaret. Bir de Daily Planet'teki iş arkadaşı Lois Lane'e olan aşkı var tabii ki. Bunların dışında, sadece 78 tarihli filmde değil, bu franchise dahilindeki 4 filmde de, Clark Kent doğuştan iyilik timsali, insancıl, kriptonit haricinde yenilmez, devamlı gülümseyen, herkesin sevgilisi bir iyi niyet maskotu olarak çiziliyor. Yani Superman bu uyarlamalarda açıkçası baya sıkıcı. 


Zack Snyder yönetmenliğindeki Man of Steel projesi, karakterin bu tek boyutluluğunu yenmek, onu 2010'larda ciddiye alınabilecek derinlikte bir karakter olarak yeniden tanımlamak için büyük bir çaba sarf etmiş. Öncelikle, orijinal franchise'daki Superman'in kahraman olma hikayesinden çok daha ayrıntılı bir arka plan hikayesi ile karşı karşıya kalıyoruz Man of Steel'de. Bu Clark Kent'in sorgusuz bir insan sevgisi ve iyilik yapma güdüsü yok. Kimliği ile, güçleri ile ciddi sıkıntıları var. Henüz pelerini üzerine kuşanmamış. Etrafında olan kaza, facia gibi durumlarda güçlerini kullanarak insanlara yardım ettiği durumlar kendisine pahalıya mal olmuş, sürekli yer değiştirmek, kimliğini saklamak zorunda kalmış. Sırf kimliği açığa çıkmasın diye babası Jonathan'ın ölümüne göz yummak zorunda kalmış. Kendini "Superman" olarak adlandırmayan, kendi rızasıyla tayt giyip pelerin kuşanmayacak bir adam karşımızdaki. Peki ne oluyor da Superman, Superman oluyor? İşte filmi çekici ve izlenmeye değer kılan da, karakterin kendi içinde yaşadığı, ancak günümüz dünyasında mümkün olabilecek (70ler'de olamayacak örneğin) bu karamsar ikilem ve maruz kaldığı durumlar. 
Man of Steel'de Superman'e bu üç boyutluluğa kazandırmaktan sorumlu iki isim var: İlki, Batman franchise'ında da bu filmde de senaryo öykülerinden sorumlu David S. Goyer, diğeri de Batman'in can damarı, bu filmde de senaryo üzerinde çalışmış olan Christopher Nolan. Bu ikiliden beklenebileceği üzere filmin en başından itibaran, Krypton'dan Dünya'ya uzanan bir distopya söz konusu. Krypton, sadece doğal kaynakları tükenmiş bir gezegen değil. Gezegende doğal yollarla çocuk yapılmıyor, "üretilen" çocukların toplumda benimseyecekleri roller onlar doğmadan belirleniyor. Kal-El, yani Superman, yüzyıllar sonra Krypton'da doğal olarak dünyaya gelmiş ilk çocuk. Krypton yok olmadan önce, gezegenin yönetiminden memnun olmayan ordu generali Zod bir darbe teşebbüsünde bulunuyor ve gezegenin en büyük suçlarından birini işleyerek konsül üyelerinden birini öldürüyor.
Clark Kent de, içinde yaşadığı toplumun kendisini nasıl karşılayacağından emin değil. Bu yüzden kimliğini uzunca bir süre gizliyor, ancak Zod, onun Dünya'da olduğunu öğrenip gezegeni tehdit edince insanlara teslim oluyor. Giydiği Superman kostümü, kendini bir kahraman, kurtarıcı olarak gördüğünden değil. O kostüm, Krypton vatandaşlarının zırhlarının altına giydikleri sıradan bir kostüm ve Superman'in kahramanlığından çok nereden geldiğine işaret ediyor. Göğsündeki "S" de yine gezegenin simgelerinden biri ve "umut" anlamına geliyor. 


Tüm bunların yanı sıra, Man of Steel'in bir başarısı da Clark Kent ve Lois Lane arasındaki ilişkiyi işleme biçimi. İlk franchise'da Lois ne kadar başarılı, aklı selim bir gazeteci olarak çizilse de Superman'in karşısında devamlı ayılıp bayılıyordu. Ayrıca tüm zekasına rağmen Superman ve Clark Kent'in aynı kişi olduğunu çözmesi epey bir vakit alıyordu. (Bu arada bu konuyu Man of Steel'in ikinci filminde nasıl işleyeceklerini çok merak ediyorum. Umarım yine "Gözlüklerle tamamen tanınmaz birine dönüşüyor" masalına maruz bırakılmayız.) Amy Adams'ın Lois Lane'i çok daha ayakları yere basan, insanı izlerken utandırmayacak bir Lois Lane. Clark Kent'in sırrını ilk kez o çözüyor ve buna rağmen onu afişe etmiyor. Gezegenini ve Clark'ı kurtarmak için uzaylılarla karşı karşıya gelecek kadar cesur ve onları alt edecek kadar zeki. Tabii yine birçok kez Superman tarafından kurtarılıyor, ancak aralarındaki ilişki tamamen eşit ve adil bir ilişki. Bunu görmek, kadın-erkek ilişkilerinin son derece problemli çizilmeye devam edildiği günümüz popüler sineması adına beni çok mutlu etti. Filmin sonunda Clark Kent, diğer uyarlamalardan bildiğimiz üzere The Daily Planet gazetesinde çalışan Clark Kent'e dönüşüyor. Onun sırrını Lois'in nasıl taşıyacağı, aralarındaki dinamiğin nasıl olacağı da, bundan sonraki film için bir merak unsuru. 
Ağırlıklı olarak hikayeye odaklandım, farkındayım, ama oyunculara da hakkını teslim etmek lazım. Henry Cavill, Superman rolü için gerçekten karakterinin insan olmadığına inandıracak kadar fiziğini değiştirmiş. Böyle bir değişimin nasıl bir çalışma gerektirdiğini düşünmek bile istemiyorum. Diğer tüm rollerde de çok ve büyük ödüllü isimler var. Lois Lane'i Amy Adams, Superman'in babası Jor-El'i Russel Crowe, Dünya'lı babasını Kevin Costner, Dünya'lı annesini Diane Lane, bu filmin kötüsü General Zod'u ise Michael Shannon canlandırıyor. Daha burada sayıp kafanızı şişirmek istemediğim başka birçok rolde de hep tanıdık ve başarılı isimler var. Bu da filmin çıtasını gerçekten çok yükseltiyor. Ben özellikle Michael Shannon'ın General Zod portresinden çok etkilendim. Shannon kendi jenerasyonunun en iyilerinden, hatta belki endüstrisinin en iyilerinden, ama nihayetinde bir çizgiroman uyarlamasında böyle bir performans sergilemek çok az oyuncunun harcıdır diye düşünüyorum. Sırf onun için bile izlenir Man of Steel. Ama siz yine de bence tüm bu bahsettiklerim, Henry Cavill'in "insan olamaz" güzelliği :) ve Hans Zimmer'ın şahane besteleri için de izleyin!
Follow on Bloglovin

29.6.13

Stoker / Lanetli Kan: Chan-wook Park'ın İlk İngilizce Başyapıtı

Stoker'ı ne kadar beğendiğimi sizlere anlatamam. Chan-wook Park'ın izlediğim ilk filmi olan bu film, yönetmenin şimdiden kült ve klasik işlere imza attığının benim için kanıtı oldu resmen. Daha önce herhangi bir şeyini izlemediğime, "Oldboy" dışında hiçbir filminin ismini bile duymadığıma çok hayıflandım. Bu da İngilizce konuşmayan dünyanının sinemasına ne kadar az aşina olduğumu / olduğumuzu gözler önüne seren durumlardan biri sanırım. 
Stoker, Türkçe'ye çevrilen adıyla Lanetli Kan, Chan-wook Park'ın ilk İngilizce filmi. Kadrosunda Mia Wasikowska, Nicole Kidman, Matthew Goode gibi isimlerin olması, İngilizce ilk filmini yöneten bir yönetmen için son derece etkileyici. Senaryo da süpriz bir şekilde Prison Break'in başrol oyuncusu Wentworth Miller'a ait. Peki nedir bu her yönüyle sıradışı filmin konusu?
Film, 18'ine yeni girmiş India'nın bir trafik kazasında babasını kaybetmesiyle başlıyor. Nicole Kidman tarafından canlandırılan annesiyle malikhanelerinde yalnız kalan India'nın farklı bir genç kız olduğunu hemen fark ediyoruz. Çok zeki, yaşıtları gibi giyinmiyor, dokunulmaktan hoşlanmıyor. Babasına ve onun anısına çok bağlı. Ancak babasının cenazesinde hayatında ilk kez gördüğü amcası Charlie'nin yanında bir türlü rahat olamıyor. İşte tam bu noktada da filmi "thriller" yapan öğeler kendini göstermeye başlıyor. Filmin konusu ile ilgili daha fazla şey yazıp izleme zevkinizi elinizden almak istemiyorum, o yüzden konusuyla ilgili söyleyeceklerimi bundan ibaret tutacağım :) Çünkü Stoker, hakkında ne kadar az şey bilerek izlemeye başlarsanız size o kadar çok zevk verecek bir film. Ben sonuna dek büyük bir heyecanla, ne bekleyeceğimi bilmez bir şekilde izledim ve de anlatılan hikayeden gerçekten inanılmaz etkilendim.

Wentworth Miller, India'da gerçekten çok detaylı, ele aldığı psikolojiyi tüm hastalıklarıyla benimseyen bir yetişkin olma hikayesi anlatmış. India ile yeni dul annesi Evelyn arasındaki ilişki de en az India'nın karakteri kadar karmaşık. Wasikowska, bu rolde gerçekten de sıradışı. Film, türü sebebiyle muhtemelen büyük ödüller (Oscar, Golden Globe) tarafından es geçilecektir; ama bu bir drama olsaydı, bu performans ona mutlaka bir adaylık olarak geri dönerdi diye tahmin ediyorum. Aynı şekilde Nicole Kidman da Evelyn'in kırılgan, güvensiz ve acınasını ruh halini çok iyi benimsemiş. Charlie ve India karşısındaki çaresizliğinin gözler önüne serildiği sahnelerde gerçekten de sizi ele geçiriyor. İzleyici olarak özdeşleşebileceğiniz tek karakter olduğu da düşünüldüğünde onun yaşadığı dehşete kapılmamak elde değil. 



Oyunculuklardan bu kadar bahsedip Matthew Goode'u es geçmek olmaz. Goode Uncle Charlie rolünde mükemmel. Gerçekten de o rolü daha iyi canlandırabilecek başka bir isim düşünemiyorum. Kendisini bu film öncesi sadece sima olarak biliyordum ama bu film yüzünden başka işlerine de gerçekten göz atmak istiyorum. Ama Stoker ile ilgili beni kesinlikle en çok vuran, Chan-wook Park oldu. Park, kompozisyona önem veren bir yönetmen ve film boyunca çok güzel kareler yakalamış. Filmin kompozisyonlarının güzelliğine, ayrıntılardaki zekaya ve inceliğe kapılıp hikayeden uzaklaşmanız son derece olası. Ben, açıkçası renk kullanımına ve kompozisyonlara hayran kalırken yer yer Polanski'yi andım, bu da neyi kastettiğim konusunda bir fikir verir diye tahmin ediyorum. Evet, gerçekten böyle büyük bir yetenek karşımızdaki :)
Son olarak, filmle ilgili söylemek istediğim birçok şey olmasına rağmen yazımın başındaki sözümden caymamak adına, Clint Mansell'in film için hazırladığı score'a da övgülerimi sunmak istiyorum. Bilmiyorum evde dinleyip gerim gerim gerilecek kadar sevdim mi, ama film sırasında gerçekten de görüntü ve hikayeyi çok iyi bütünleyen bir unsurdu benim için. Altını çizmekte o yüzden fayda görüyorum :) İzlerseniz bana mutlaka yorum bırakın, olur mu? Filmi birileriyle tartışmak için sabırsızlanıyorum! 

Follow on Bloglovin

Gameboard of the Gods: Vampir Akademisi'nin Yazarından Yeni Bir Seri

Richelle Mead, birkaç sene önce Twilight ile patlak vermiş vampir fenomeni sırasında Vampir Akademisi ile tanıdığım bir yazar. Vampir Akademisi de young adult vampir serileri arasında kesinlikle favorim. Mitoloji ve din üzerine eğitim görmüş, çok üretken bir yazar Richelle Mead ve serilerinde kurduğu dünyalar kesinlikle çok orijinal. Kadın karakterleri de YA romanlarında görmeye alıştığımız zayıf, silik, varoluş nedeni aşk olan karakterlerden çok uzak, çok yönlü karakterler. Hal böyle olunca yeni serisi The Age of X'in ilk romanı Gameboard of the Gods internete düşünce çok heyecanlandım ve hemen okumaya koyuldum. Gezi olayları yüzünden gece gündüz bilgisayar başında olduğum bol stresli ve üzüntülü günlerde, Gameboard of the Gods'ın dünyasına kaçmak bana inanılmaz iyi geldi.
Öncelikle, The Age of X bir YA serisi değil. Yeni bir Vampir Akademisi ya da Bloodlines serisi bekleyenleri bu anlamda baştan uyarmakta fayda var :) Gameboard of the Gods, dis/ü-topik, dinin tamamen yasaklandığı, dünyanın castal, plebian gibi sınıflara ayrıldığı ve teknolojinin çok ilerlediği bir gelecekte geçiyor. Dinsel farklılıklar yüzünden büyük savaşlara sahne olan dünya bölünmüş, bu süreçte ortaya çıkan ve kısırlık, astım ve yaralara yol açan Mephistopheles isimli bir virüs insanlığı vurmuştur. "Decline" adı verilen bu dönemde ise şu anki Birleşik Devletler gibi büyük bir devlet olan Republic of United North America (RUNA) kurulmuştur. RUNA, teknolojinin, gücün merkezidir, praetorian adı verilen, implantla güçlendirilmiş, uyumayan bir askeri topluluk tarafından korunmaktadır.
Romanın ana kahramanları, lisansı olmayan ve "tehlikeli" dini toplulukları incelemek ve gerekirse kapatmakla görevli servitor Dr Justin March ve preatorian Mae Koskinen. Roman başında March, nedenini bilmediğimiz bir sebepten RUNA'dan sürgün edilmiştir, Panama'da yaşamaktadır. Kafasının içinde seslerini duyduğu Magnus ve Horatio isimli iki kuzgun vardır. Tam bir kazanovadır, içki ve uyuşturucu konusunda zayıftır. Tam RUNA'ya dönme hayallerinden umudu kesmişken Mae ile tanışır, birlikte olurlar, ancak işler (konu gönül işleri olunca her Mead romanında olduğu gibi) karışır. Mae, castal bir savaşçıdır, inanılmaz güzeldir, ancak kendisini kontrol etmeye çalışan karanlık bir güç olduğunun bilincinde değildir. Bu paranormalden büyük ölçüde etkilenmiş ama onun da etkilerini yok saymak için ellerinden geleni yapan ikili, kendilerini bir seri cinayet davasını araştırmak üzere birlikte çalışırken bulurlar. Justin, bu davayı çözmesi koşuluyla tekrar RUNA'ya girmeye hak kazanır. 
Romanın ana meselesi aslında bu cinayetin çözülmesi. Ancak serinin ilk romanı olduğundan dünyasını ve karakterlerini de okuyucuya tanıtması ve de sevdirmesi lazım. Gameboard of the Gods da tam bu iki önemli işlev arasında sıkışmış bir roman. Öncelikle, bu yeni dünyanın sınıfsal ve politik yasalarını kavramak, terimleri ile haşır neşir olmak epey bir vaktinizi alıyor. Bunlar seri için önemli unsurlar olduklarından olsa gerek, Mead de bunları ön plana alıp zaman zaman cinayetler ve açıklanamayan paranormal olayları arka plana atabiliyor. Ben romanın dünyasına girmekte epey bir zorlandım. Çoğu okuyucu ilk 100 sayfadan sonra romanın kendilerini cezbetmeye başladığını yazmış, benim için bu 100 sayfadan da fazla sürmüş olabilir :) Ama yine de romanın paranormal unsuru üzerindeki mitoloji etkisi beni inanılmaz cezbetti. Gameboard of the Gods dünyasında insanların sırtlarını döndüğü tanrılar, kendilerine birer "elect" seçiyorlar. Bu "electler" yoluyla kendilerine takipçi kazanmaya çalışıyorlar. Tıpkı mitolojideki tanrılar gibi ibadet, altar bekliyorlar, altarları yıkıldığında güçsüzleşiyorlar. Çoğu tanrı da romanda mitolojideki isimleriyle geçiyor. 
Romanın diğer bir unsuru da, yine diğer Richelle Mead romanlarında olduğu gibi, ana karakterler arasındaki karmaşık aşk ilişkisi :) Justin ve Mae birbirlerine yanık ve takık ama aralarında ulvi ve ruhani engeller var :) Neyse ki bu yetişkinler için yazılmış bir seri olduğundan, aralarındaki bu engeller de vıcık bir romantizmle değerlendirilmiyor ve dramatik öğelerden uzak. Okuyucuların Goodreads gibi sitelerde yine şikayet ettiği konulardan biri de bu ikilinin tutulur, özdeşleşilir bir yanının olmaması. Mae, fazla mükemmel, Justin de malum bağımlılıkları dolayısıyla itici bulunmuş. Mae'nin mükemmel olduğuna katılmasam da karakter olarak biraz daha derinleştirilmesi gerektiğine ben de inanıyorum. Justin, komedi anlayışıyla bana Vampir Akademisi'nden Adrian'ı hatırlattı biraz. Bu size nasıl bir karakter olduğuna dair fikir verecek bir karşılaştırmadır diye düşünüyorum :) Kısacası ben kendisini itici bulmadım, ama romantik bir kahraman olduğunu da düşünmüyorum. Olması da gerekmiyor bence. Roman hitap ettiği kitle dolayısıyla böyle bir kahramana ihtiyaç duymuyor; ama muhtemelen bu sebepten de Vampir Akademisi kadar büyük bir takipçi kitlesine ulaşamayacaktır. 
Gameboard of the Gods, The Age of X serisinin ilk kitabı ve Richelle Mead'in "Yazarken en çok zorlandığım kitap" dediği bir kitap olarak yer yer tekleyen, yeterince rahat akmayan bir olay örgüsüne sahip. Ancak yarattığı dünya Mead'e yakışır derecede orijinal ve umut vadedici. Ben beni çok vurduğunu söyleyemem ama bundan sonraki kitabı okumamı sağlayacak kadar meraklandırdı. Vampir Akademisi'nin ilk romanını da çok güçlü bulmadığımdan, bundan sonraki romanların daha derli toplu olacağına dair umutluyum. Kitap henüz Türkçe'ye çevrilmiş değil. Mead'in diğer kitaplarını Türkçe'de yayımlayan Artemis Yayınları bu romana el atar mı şimdilik bilemiyorum ama İngilizce konusunda sıkıntısı olmayanlar kitaba internet üzerinden erişebilirler. 

Follow on Bloglovin

19.6.13

The White Queen: BBC One'dan Yeni Bir Tarihi Drama


Tarihi dramalarla pek aram yoktur. The Tudors'ı iki sezon izleyip bıraktım, düşününce de başka bir örneğiyle pek haşır neşir olduğum söylenemez. Bugün sizlere tanıtacağım The White Queen'i de sadece içinde Freya Mavor (Skins) olduğu için izlemeye başladım ve beğenmeme ben de şaşırdım. 
The White Queen, Philippa Gregory tarafından yazılmış ve 2009'da yayınlanmış aynı isimli romandan uyarlama. The Cousins' War isimli serinin ilk kitabı olan bu roman, İngiltere tarihinde War of the Roses olarak bilinen 30 senelik 1455-1485 arası dönemde yaşamış Kral Edward IV'ün commoner karısı Elizabeth Woodville'in Edward'la tanışmasından itibaren hayatını konu ediniyor. 


Elizabeth Woodville, Edward IV ile tanıştığında kocasını 9 yıldır süregelen savaşlarda kaybetmiş 2 çocuklu bir duldur. Kral adına ele geçirilen topraklarının iadesi için Edward'ın yolunu keser. Edward, Elizabeth'e ilk görüşte aşık olur, ancak Elizabeth evlenmeden kendini bu genç ve yeni krala teslim etmemekte kararlıdır. Gizlice evlenirler, Edward son savaştan da galip çıkar ve Elizabeth kendini İngiltere kraliçesi olarak bulur. 
Philippa Gregory'nin Woodville için kurguladığı hikaye tabii ki bu kadar basit, olaysız ve aşktan ibaret değil. Tüm kurgulaştırılmış tarihi eserlerde olduğu gibi bu eserde ve uyarlamada drama için eklenmiş birçok detay var. Örneğin kaynağını gerçek dedikodulardan alsa da, Elizabeth'in annesi, The White Queen'de iki Oscar adayı Janet McTeer tarafından canlandırılan Jacquetta Woodville büyücü olduğunu iddia etmekte, güçlerinin Elizabeth'de de olduğunu öne sürmektedir. Bu kurguda gördüğümüz gibi de Elizabeth, büyünün yardımı ve yönlendirmesiyle İngiltere tacını seçer. Edward'la tanıştığı andan itibaren Edward'ın kendisine olan ilgisinde de yine büyüden kaynaklanan bir yoğunluk olduğu gözlemlenebilir. 


Gregory'nin romanı ile ilgili okuduğum ve diziye dair röportaj ve yazıların işaret ettiği (ve ilk bölümde çok kısa da olsa görebildiğimiz) üzere, Gregory'nin Elizabeth için ördüğü kurgu, onun Edward'la olan ilişkisine olduğu kadar da royal court'ta maruz kalacağı entrikalara, ve iki tarihi karakterle yaşadığı çekişmelere de odaklanacak. Bu karakterler, The War of the Roses döneminin diğer etkili court kadınları Lady Margaret Beaufort ve Lady Anne Neville olacak. 
The White Queen Elizabeth Woodville rolünde İngilizce konuşan dünya için yeni bir isim olan İsveçli Rebecca Ferguson var. Ferguson, İsveç'te 15-18 yaşları arasında rol aldığı soap operalar ile tanınan, oyunculuğa bir süre ara vermiş '83 doğumlu bir oyuncu. Böyle büyük bir prodüksiyonun başrolüne (bölüm başına 1 milyon euro harcanmış!) seçilmesi yeteneği konusunda size bir fikir verecektir, ancak ben kendisini rol için gerçekten çok uygun buldum. Elizabeth'in hikayesi gereği çaresiz bir kadın olarak İngiltere kralının karşısına çıkıp court'a kadar yükselişini, masum bir kadının aşkı olarak da, büyücü bir annenin büyücü ve stratejik kararlarla sınıf atlamaya çalışan kızının davranışları olarak da okumak mümkün. Ferguson karakterdeki bu belirsizliği çok iyi canlandırıyor. Gerçekten de Edward'a olan aşkından mı yoksa güç tutkusundan mı beslendiğini çözemiyorsunuz. Ferguson, Ridley Scott'ın Showtime için hazırladığı The Vatican'ın da oyuncuları arasında. Kendisini başarılı bir kariyer bekliyor gibi görünüyor. 


Edward rolünde de benim (ve de muhtemelen çoğunluğun) en son Stephenie Meyer uyarlaması The Host'ta izlediğim Max Irons var. Jeremy Irons'ın oğlu Max beni The Host'ta çok vurmamıştı ama The White Queen'de genç ve aşık kral Edward olarak bence çok başarılı. Her ne kadar dizi ağırlıklı olarak Elizabeth ve entrikaları etrafında dönecek gibi görünse de ikilinin ilişkisi, Elizabeth'in Edward üzerindeki etkisi düşünüldüğünde Irons'ı dizinin temel taşlarından olacağını söylemek yanlış olmayacaktır diye düşünüyorum. 
İlk bölüm üzerine yazılmış yorumlar, genellikle İngiliz medyasından yorumlar ve diziyi tarihsel olana yakınlığı üzerinden değerlendiren yorumlar. Hem Gregory'ye hem de uyarlamaya bu açıdan gelen yorumlar oldukça negatif. Diziyi Game of Thrones severlerden faydalanmak için çekilmiş ortalama bir iş olarak yorumlayanlar bile var :) Ben de Game of Thrones'un popülerliğinin romanın uyarlanmasında etkisi olduğunu düşünsem de açıkçası ikisinin de krallar, kraliçeler, iktidar ve entrika içermesinden başka bir ortak noktaları olduğunu düşünmüyorum. Tarihi olarak ne kadar "doğru" olduğu da açıkçası benim için bir eleştiri noktası değil. O yüzden ilk bölümde yakaladığı tonu devam ettirebilir ve olayların ilerleyişi açısından biraz daha hız kazanırsa bundan sonraki 9 bölümü daha izlerim diye düşünüyorum. The White Queen, 10 bölümlük bir proje ve serinin diğer kitapları farklı karakterlere odaklanıyor. Onların uyarlanıp uyarlanmayacağı konusunda şu an herhangi bir haber söz konusu değil. 
Son olarak benim gibi Freya Mavor bağlantısından diziye göz atacaklara küçük bir hatırlatma: Mavor dizide Edward ve Elizabeth'in kızı Princess Elizabeth of York'u canlandırıyor ve 3 bölümde rol alıyor. Dizinin Elizabeth ve Edward'ın hikayesinin henüz başlarında olduğu düşünülürse kendisinin son bölümlere doğru görebileceğimizi söyleyebiliriz sanırım. İzleyenler, siz ne düşünüyorsunuz? İzlemeye devam edecek misiniz? Dizi sizde de kitabı da okuma isteği uyandırdı mı? :) Yorumlarınızı bekliyorum! 

Follow on Bloglovin

7.6.13

Terminatör 1 & 2 : James Cameron'dan Bilim Kurgu Klasiği Bir Franchise

Son zamanlarda ağırlıklı olarak bilim kurgu ve akopoliptik türünde filmler izliyorum. Yine bu türden bir şeyler izlemek için IMDB'de bakınırken aklıma birden en son ilkokuldayken bazı bölümlerini çok korkarak izlediğim Terminatör geldi. Küçükken izlediğim ve bende iyi kötü etki bırakmış şeyleri tekrar izlemeyi de sevdiğimden tam istediğim gibi bir şey bulduğumu düşünüp '84 yapımı ilk filmi indirmeye koyuldum.
James Cameron'ın yönetmenliğini yaptığı filmde Arnold Schwarzenegger, Linda Hamilton ve Michael Biehn başrolde. Makinelerin dünyayı yönettiği bir gelecekten dünyaya, insanlığın direnişini başlatacak John Connor'ın daha doğmadan yok edilebilmesi için bir Terminatör ve bu Terminatör'le savaşabilecek bilgiye sahip bir savaşçı gönderiliyor. Schwarzenegger'in canlandırdığı Terminatör'ün görevi, John'un annesi olacak kadın Sarah Connor'ı öldürmek ve makinelerin geleceğini kurtarmak.




Bu hikayenin en önemli unsurlarından biri de, filmde çok yer kaplamasa da, Sarah Connor ve Kyle Reese arasındaki aşk. Filmin sonunda John Connor'ın babası olduğunu ve gelecekteki Connor tarafından bu bilgiyle geçmişe gönderildiğini öğrendiğimiz Reese, günümüze zaten Sarah'ya aşık ve onu korumak için kendisini feda ederek geliyor. Bu anlamda filmin her zaman gezisi hikayesinde olduğu gibi "tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan"a benzer bir neden-sonuç karmaşıklığı söz konusu. 
Bilim kurgu, apokoliptik ve aksiyon türlerini biraraya getiren film, James Cameron'ın tüm işlerindeki ihtişamdan nasibini almış. '84 yapımı ve sınırlı bir bütçesi olduğundan özel efektleri bugün için çok basit, hatta yer yer rahatsız edici. Terminatör'ün gözünün çıktığı sahnede Schwarzenegger'in yerine kullanılan "robot" özellikle. Ama bunun ötesinde, son noktasına kadar inanılmaz heyecanla izlenecek, şiddet, patlama, çarpışma vs gibi konularda aşırıdan kaçınmayan bir film kesinlikle. Terminatör'ün çok az konuşması, Schwarzenegger'in bu roldeki performansı vs. de filmin gerilim unsurunu tetikliyor. 


'91 yapımı devam filmi Terminator 2: Judgement Day, Terminatör'ü bir franchise'a dönüştüren, arkasından gelecek iki filme zemin hazırlamış, yine James Cameron imzalı bir film. İlk filmden 10 yıl sonra geçiyor. John Connor 10 yaşındadır, üvey anne ve babasıyla yaşamaktadır. Sarah Connor, Terminatör ve makinelerin dünyayı yönettiği bir dünya iddiaları yüzünden akıl hastanesine kapatılmıştır. John'u elimine etmek için bu kez sıvı metalden üretilmiş T-1000 model bir terminatör günümüze gönderilir. Robert Patrick'in canlandırdığı bu terminatör bu filmin kötü adamıdır, günümüz John'unu korumak içinse gelecekteki John tarafından ilk filmin kötüsü terminatör, yani Arnold Schwarzenegger gönderilir. Terminatör önce John'u T-1000'in ilk saldırısından kurtarır, sonra da beraber Sarah'ya yardıma koşarlar. T-1000'inden kurtuldukları arada da gelecekte gerçekleşecek makine hükmünü engellemek için tüm bu gelişmelerden sorumlu SkyTech'i elimine etmeleri gerekmektedir.
Bu devam filmi benim küçükken bölüm bölüm izlediğim ve inanılmaz korktuğum film işte :) Robert Patrick, gerçekten de T-1000 model terminatör rolünde çok ürkütücü. İlk filmin kötü adamı Terminatör'ün bu filmin iyi adamı olması, gelecekteki John tarafından gönderilmesi ve bu konuda herhangi bir açıklama yapılmaması filmin hikayesinin tek falsolu tarafı bence. Bu filmde günümüzün 10 yaş John'u ile Terminatör arkadaş oluyorlar, hatta Sarah onu John'un hayatında olabilecek en iyi baba figürü olarak tanımlıyor. Sarah Conor'ı bu filmde bu kadar güçlü, kendinden emin ve ilk filmdeki Reese gibi bir savaşçı olarak görmek, kurtarılandan kahramana dönüşmesi bu filmle ilgili favorilerimden. Bir diğer favorim ise kesinlikle John Connor rolündeki Edward Furlong. Filmde Furlong kesinlikle 10 yaşından büyük ve olgun görünmesine rağmen John'u 10 yaşında çizme ısrarını çok anlamlandıramadım, ama Furlong gerçekten çok çok başarılı bir John Connor portresi çiziyor. Gerçekten de John'un önemi konusunda izleyiciyi ikna ediyor ve gelecekte yapacaklarını merak ettiriyor. 


Judgment Day'den sonraki iki filmi, James Cameron filmleri olmadıkları için çok izlemek niyetinde değil(di)m. Nitekim seri uyarlaması olmayan franchise'lar (hatta bazen onlar da) ilerleyen filmlerde mutlaka çıtayı düşürüyorlar (bkz: Superman) ve 3. filmde Sarah Connor'ın olmadığını okudum. Gerçi bu konuda henüz %100 kararlı olduğum söylenemez çünkü 3. filmin kadrosunda Claire Danes ve Nick Stahl var ve bu kez evil terminatör bir kadın! 4. filmde de Christian Bale ve Sam Worthington var :) 
Kısacası.. Bilim kurgu ya da James Cameron seviyorsanız ve de The Sarah Connor Chronicles'a kaynaklık eden bu filmleri merak ediyorsanız mutlaka serinin bu iki filmini tavsiye ederim. Karşınızdaki günümüz franchise'larına yol açmış, türünün en iyi örneklerinden olan iki film ve günümüz örneklerinin karşısında geçerliklerini hala koruyorlar. 

Follow on Bloglovin

30.5.13

Laura Marling'in Yeni Albümü Once I Was An Eagle Üzerine İlk Notlar

Laura Marling, yaptığı her şeye kulak kabartacağım, üşenmeden oturup röportajlarını okuyacağım, canlı performanslarını izleyeceğim sayılı müzisyenden biri. Kendisini ve müziğini gerçekten çok ilginç buluyorum ve günümüzde folk icra kadın müzisyenler arasında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. O yüzden yeni çıkan yeni ve dördüncü albümü Once I was an Eagle'ın beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edersiniz. Bu yazım daha çok bu albümle ve bu albüm için yapılmış birkaç röportaj üzerine olacak. Marling hakkında daha genel bir yazı okumak isteyenleri şuraya alayım. 
Adı Bill Callahan'ın Sometimes I Wish We were an Eagle'ına gönderme olan Once I was an Eagle, 16 şarkılık bir albüm. Marling, bu albümde de tıpkı I Speak Because I Can ve A Creature I Don't Know'da olduğu gibi Ethan Johns ile çalışmış. Tüm albümü 10 gün içinde Johns'un Bath'daki evinde kaydetmişler. Johns tüm enstrümanları çalmış. Johns'la olan müzikal ortaklıklarını "Rahat ve iyi bir iletişimimiz var, beni ve ne yapmak istediğimi çok iyi anlıyor," diye anlatıyor Marling. 
Tüm albümün iki kişinin elinden çıktığı kendini başka bir noktada da gösteriyor: Once I Was an Eagle, Marling'in bir grup ile birlikte kaydetmediği ilk albümü. "Önceki albümlerde diğer müzisyenler şarkılara yeni ve kendilerinden tatlar eklediler, bu da onları değiştirdi. Bu o albümler için gerekliydi de, ancak bu albümde şarkıları olabildiğince yalın ve öngördüğüm gibi tutmak istedim," diyor bu kararıyla ilgili. 
Yalınlık, Marling'i seven, dinleyen, hatta kendisinin bir iki fotoğrafını görmüş herkesin onunla ilgili çıkarabileceği bir özellik aslında. Önceki iki albümüyle de ilgili buna yakın şeyler söylemiş olsa da bu albüm gerçekten de prodüksiyon anlamında yalın bir albüm. Çoğu zaman şarkılar sadece viyolonsel, gitar ve perküsyondan oluşuyor. Bu yalınlık, şarkıları benim adıma daha vurucu ve daha sakin kıldı. Çoğunun nefes aldığını, bir acelesi olmadığını ve söylemek istediği şey için gitardan ve Marling'in sözlerinden fazlasına ihtiyaç duymadığını hissettim. Sanırım, albümle ilgili şimdilik en sevdiğim şey de bu. Özellikle de vurmalıların bu albümde bu kadar ön planda olması çok hoşuma gitti. 



Once I was an Eagle'a özgü olduğunu düşündüğüm bir başka şey de Marling'in şarkı sözlerinde mitlerden ve arketiplerden biraz uzaklaşıp kendini biraz daha açık etmesi. "Biraz"ı özellikle vurguluyorum çünkü İngiliz basınının bile "reserved" diye tanımladığı Marling, hiçbir zaman hayatında olanları şarkılarında ya da röportajlarında açık edecek bir müzisyen olmadı ve de muhtemelen olmayacak. Ama ben Master Hunter'da "If you want a woman who will follow your name, it ain't me babe," diyen, "Take me somewhere I don't know, Give me something let me go, Tell me something I can grow" diye onu geliştirmeyen ve değiştirmeyen sevgiliden dert yanan Laura'yı I Speak Because I Can ya da A Creature I Don't Know'daki kadından daha ulaşılır, daha direkt, daha cesur buldum. Master Hunter aklıma ilk gelen örnek aslında, Once I Was an Eagle tıpkı Master Hunter'daki gibi söz yazarını spot altına alan önermelerle dolu. Favorilerim kesinlikle I Was an Eagle'daki "I will not be a victim of romance. I will not be a victim of circumstance. Chance or circumstance or romance, or any man", ve Saved these Words'deki "You weren't my curse. Thank you naivety for failing me again. He was my next verse," dizeleri. 


Söz yazarlığındaki bu yenilik, Laura Marling'in hayatındaki tek yenilik değil. Guardian'a verdiği röportajda Los Angeles'a taşındığını öğrendiğimiz müzisyen, bu kararıyla İngiliz basınında büyük bir şaşkınlık yaratmış. "Neden?" sorusuna da yine her zamanki gibi yaşından beklenmeyecek bir içgörüyle cevap veriyor: "İngiltere benim gibi kendi başına olmayı seven ama yalnız hissetmek istemeyen biri için ideal bir yer değil." Amerika'nın genişliği de onda büyük bir heyecan uyandırmış, daha fazla keşfedilecek yer, insan olmasının keyfini çıkarıyormuş. Once I Was an Eagle'daki Americana etkisi, onun bu yeni Amerikan toprağı merakıyla ne kadar ilintili bilemiyorum, kendisi de mekanın söz yazarlığına çok etkisi olmayacağını söylüyor yine Guardian'la yaptığı röportajda. Ama bu Amerikan ve de belki bir Amerikalı sevgisi bize Once I Was an Eagle'daki gibi bir yenilik sunacaksa ben açıkçası büyük bir merak ve şevkle kendisinden gelecek yeni ürünü beklemede olacağım. Şimdilik hepimize bu yepyeni albüm için keyifli dinlemeler! 

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...