21.4.13

20 Nisan 2013 Marissa Nadler İstanbul Konseri

Sevdiği isimlerin mümkün mertebe az insan tarafından bilinmesini isteyen hayranlar vardır ya hani? Ben onlardan değilim sevgili okurlar. Sevdiğim sanatçılar sevildiklerini, desteklendiklerini bilsinler, sevdikleri işleri yaparken geçim derdine düşmesinler istiyorum ben :) O yüzden de bu konuda çok misyoner bir tavrım var, devamlı etrafımdakilere bu isimleri tavsiye ediyor, onları da kendi tarafıma çekmeye çalışıyorum. Sırf bu sebeptendir ki dünkü Marissa Nadler konserine katılımın az olmasına üzüldüm.
Benim gibi Nadler'ı Little Hells albümü ile tanıyıp sevmiş üç arkadaşım ile 15 dakikalık bir gecikmeyle vardık Salon İksv'deki konsere. Salon'un en başarılı taraflarından biri de konserlerinin duyurdukları saatte başlaması. Yani "Nasıl olsa geç çıkarlar," diye oyalanıp İksv'ye geç gitmemek lazım, benden söylemesi. Biz görevlilerin "Daha ikinci şarkıda," rahatlatmalarıyla aceleyle içeri girdiğimizde anladım ki gerçekten de bir avuç izleyiciyle geçecekti konser. Nadler İstanbul'a her daim gelinmeyeceğinin farkındalığıyla bir buçuk saatlik ve karma bir setlist hazırlamış. Sahnedeki hali tavrı, daha önce performanslarıyla ilgili okuduklarıma son derece yakın bir şekilde utangaç ve sıkılgan. Çok fazla seyircilerle göz göze gelmemeye çalışıyor, şarkı aralarındaki diyalog kurma çabaları her söylediğinden pişman olmaya benzer bir utangaçlıkla dolu :) Çoğu zaman utanıp eliyle yüzünü kapıyor, şarkı öncelerinde gerginliğini yatıştırabilmek için derin derin nefes alıyor. Bunlar size sahnede izlemeye değer bir performans sergilemediğini düşündürtmesin. Tüm gerginliğine rağmen mükemmel bir enstrüman kabiliyeti ve sesi var Marissa'nın. Abartı olacak belki ama albümleri canlı performansının gerçekten gerisinde kalıyor bu anlamda. Dün 3 gitarla sahnede tek başınaydı ve çoğu şarkısını kendisinin de sahnede söylediği gibi albümlerindeki prodüksiyondan arınmış bir şekilde gitarıyla seslendirdi. Aklımda kaldığı kadarıyla çaldığı şarkıların bir kısmı şöyle: Thinking Of You,
Famous Blue Raincoat (Leonard Cohen cover'ı), Ghost Lovers, Mr John Lee Revisited, The Sun Always Reminds Me Of You, Daisy, Where Did You Go?, Dying Breed, Diamond Heart. Tam setlist'i hatırlayan varsa merak edenler için diğer şarkı isimlerini de eklemek isterim, lütfen yorum bırakın!
Konsere katılımın az olması, konser sonrası gerçekleştirilen albüm satışı ve imza seasında bizlere yaramış oldu. Nadler ile tanışma, kısa da olsa sohbet etme şansımız oldu. Sahnedekinden çok farklı olmayan, yine çekingen bir hali var. Fotoğraf çektirmeyi sevmemesine rağmen yine de rica edenlere hayır demedi. İstanbul'u çok sevmiş, "Daha önce gördüğüm hiçbir yere benzemiyor," dedi. Gördüğüm kadarıyla, muhtemelen Nadler'ın albümlerinin Türkiye'de satılmamasının da etkisiyle, konser sonrası albümlere ilgi fena değildi, plak imzalatanlar bile oldu. Biz de arkadaşlarımla birer albüm aldık ve anladım ki Marissa hepimizi bambaşka albümlerden yakalamış, ben Marissa Nadler'ı aldım, onlar ise Little Hells ve Songs III: Bird on the Water'ı. Kısacası her şeyiyle beklentilerimizi karşılayan, beni canlı izleyebileceğime hiç ihtimal vermediğim ve çok çok sevdiğim bir isimle buluşturan çok çok güzel bir geceydi. Kendisini tanımayan ve bu yazıyla tanışanlara Little Hells ve Marissa Nadler albümlerini şiddetle tavsiye ederim. Canlı izleme şansını (şimdilik) kaçırmış olsanız da bu güzellikten mahrum kalmayın! Son olarak işte konserden iki video: 



Not:
Fotoğraflar tarafıma aittir ve izinsiz kullanılamaz! Kullanmak istiyorsanız lütfen herseyadinlandi@yahoo.com.tr üzerinden iletişime geçin. 


20.4.13

The Woman In Black: Daniel Radcliffe'den Tüylerinizi Diken Diken Edecek Bir Korku Filmi

Her ne kadar buradaki yazıları güncel tutmaya kalkışsam da bu konuda bir türlü başarılı olamıyorum Her Şey Aydınlandı okurları. Bunda yazdığım hiçbir alanda pek güncel takipçisi olmamamın etkisi var elbette: En son ne zaman sinemada bir film izlediğimi hatırlamıyorum, yeni çıkan kitapları edinsem de canım ne zaman çok isterse o zaman okumayı tercih ediyorum... En son ülkemizde bu aralar gösterimde olan Warm Bodies'i yine internetten izledim, beğendim de, ama yazmaya değer bulmadım :) Dolayısıyla yine ülkemizde geçtiğimiz sene gösterime girmiş ve benim yeni izlediğim bir filmle karşınızdayım. Üstelik de bir korku filmiyle...
Yine yakın zamanda izlediğim ve görece beğendiğim House at the End of the Street ile ilgili yazımda yakın zamanda çekilmiş iyi korku filminin sayıca azlığından bahsetmiştim. Tam da bu sebepten Harry Potter franchise'ının yüzü Daniel Radcliffe'in geçtiğimiz sene gösterime giren filmi The Woman in Black / Siyahlı Kadın'ı hakkında hiçbir şey okumadan, beklentisiz bir şekilde izlemeye başladım. Ve karşıma çıkan filmin güzelliği karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradım :)
Filmle ilgili genel bilgileri öncelikle bir aradan çıkaralım: The Woman in Black, Susan Hill'in aynı isimli romanından uyarlama 2012 yapımı bir film. Roman daha önce 1989'da TV filmi olarak uyarlanmış, bu da Radcliffe'in filmini remake yapıyor. 1989'da yayınlanmış filmin de ciddi bir hayran kitlesi var ve 2012 yapımının çok az ses getirmesini ve IMDB puanının düşük olmasını biraz da buna bağlıyorum.
Filmin hikayesine gelirsek... Genç avukat Arthur Kipps (Radcliffe) karısını oğlunun doğumunda kaybetmiş ve bu olayın üstesinden gelememiştir. Yası hem oğluyla olan ilişkisine hem de işine ket vurmaktadır. Patronunun ona verdiği son bir şansla Cyriphin Gifford isimli küçük bir köydeki Eel Marsh malikanesinin satımını gerçekleştirmek üzere yola çıkar. Ancak köy yabancılara karşı son derece yabanıldır, malikaneye gitmesine yardım etmezler. Sadece köylüleri cahil ve batıl inançlı bulan Daily'den yardım gören Kipps, Eel Marsh evine ulaşır ve evin trajik geçmişini ve köyün lanetini evdeki kalıntılar ve gördüğü siyahlı bir kadın bir kadın sayesinde gün ışığına çıkarır. 




Filmi henüz izlememiş olanlar buradan sonrasını okumasınlar, spoiler içerir! 

Eel Marsh evi, tıpkı köylülerin iddia ettiği gibi hayaletlidir, ancak bu hayalet sadece evi değil tüm köyü kontrolü altına almıştır. Ne zaman biri tarafından görülse köyde çocuklar ölmeye başlamaktadır. Bunun da nedeni, Kipps'in evde bulduğu ailenin gizli tarihini ortaya çıkaran dökümanlar ve mektuplarla ortaya çıkar: Eel Marsh sakinleri Mr ve Mrs Drablow, çocukları olmadığı için Mrs Drablow'un kız kardeşinin oğlu Nathaniel'ı zorla nüfuslarına geçirmişlerdir ve Nathaniel hiçbir zaman annesini tanımamıştır. Bu yeterince büyük bir trajedi değilmişçesine, Nathaniel küçük yaşta evin yakınındaki bataklıkta geçirdiği bir kazada ölmüş ve cesedi hiçbir zaman bulunamamıştır. Nathaniel'in gerçek annesi Jennet, kız kardeşinden gördüğü haksızlığın üzerine bir de bu trajediye dayanamamış ve kendini malikanede asmıştır. Şimdi ise hayaleti Eel Marsh'ı ve Cryphin Gifford'u ele geçirmiştir, kendisine yapılan haksızlığın intikamını köylülerin çocuklarını ellerinden alarak almaktadır. 
Kendi başına bile ortalama bir korku filmi çıkaracak bu öykü, filmde beni çok şaşırtan bir şekilde Radcliffe'in performansıyla çok daha etkileyici bir hale geliyor. Radcliffe, öncelikle genç ve yasta bir koca ve baba rolünde henüz yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen son derece inandırıcı. Onun kendi geçmişinden yola çıkarak Eel Marsh'ta olanları çözme ve onu ziyarete gelecek oğlunu kurtarma çabası, filmin hali hazırdaki hem yürek burkan hem de insanı koltuğundan zıplatan öyküsüne bir katman daha ekliyor. Jennet'in huzura kavuşmasını, adaletin yerini bulmasını ve çocukların bu lanetten kurtulmasını istediğiniz kadar Arthur'un da oğlunu kurtarmasını istiyorsunuz. Jennet'e ve  çocukların zavallı ailelerine üzüldüğünüz kadar Arthur'a da üzülüyorsunuz. Bu anlamda, Radcliffe'in performansı şaşırtıcı derecede iyi. 
Tabii, tüm bunlarda izlediğimiz filmin (ve de tabii ki romanın) bir dönem filmi olmasının büyük etkisi var. Tüm bu öykü 19. yüzyıl sonunda geçiyor, dolayısıyla mekanlara büyük bir Gothik hava hakim. Bu da hikayenin korkutuculuğunu yüzde yüz artıran, ortalama bir hayalet öyküsünün üzerine çıkaran bir etmen. Kostümler, makyajlar, filmin renk seçimleri... Bunların hepsi Gothik etkisi altında. Özel efektler de buna bağlı olarak artık görmeye çok alıştığımız CGI etkisinden son derece uzak ve inandırıcı.
Filmi ortalamanın üzerine çıkaran bu unsurların hiçbiri, karşımızdakinin çok orijinal bir hikaye olmadığı gerçeğini değiştirmiyor elbette. Filmin özellikle de sonu, böyle hikayelerde ve filmlerde karşılaşmaya alışkın olmadığımız bir şekilde bağlansa da kadın hayalet ve çocuk unsuru yakın dönem korku filmlerinde tekrar tekrar işlenmiş unsurlar. Bu filmi benzerlerinden kısmen daha farklı kılan, hayaletin intikamının iyi / kötü ve suçlu / suçsuz ayrımı yapmaması ve sonunda ona yardım edeni de cezalandırması. Yine de korku filmi seven izleyicinin, arada bir korku filmi izleyip korkmak isteyenlerin ve de Harry Potter severlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film karşımızdaki. Daniel Radcliffe'in gelecekteki film seçimleri adına bu rol bence büyük umut vadediyor.

4.4.13

Say Anything...: 80'ler Klasiği Bir Gençlik Filmi


80'lerde çekilmiş gençlik filmlerinin başka bir büyüsü olduğu konusunda neredeyse herkes benimle hemfikirdir sanırım. Ağırlıklı olarak John Hughes tarafından yazılmış ve/veya yönetilmiş bu filmler (The Breakfast Club, Pretty in Pink, Sixteen Candles, Ferris Bueller's Day Off) genelde Hughes'un adıyla birlikte anılırlar. Bu size Hughes'un  80'leri tekeline aldığını düşündürtmesin, Fast Times at Ridgemont High, Dazed and Confused, Heathers gibi 80'lerin bize bağışladığı son derece eğlenceli Hughes imzasını taşımayan filmler de mevcut. İnternet henüz icat edilmediği için midir, diskodan mıdır nedir bilemeyeceğim (malum 80ler sonu doğanlardanım :) ) günümüz filmlerinde olmayan bir naiflik ve umut taşıyan bu filmlerden biri de çok uzun zamandır adını duyduktan sonra sonunda izlemeye karar verdiğim Cameron Crowe imzalı Say Anything. Say Anything'in, çoğu günümüzde unutulmuş 80'lerin oyuncu kitlesi dolayısıyla bu filmleri izlemeye eli varmayanları motive edecek bir de büyük oyuncusu var: John Cusack. 
Say Anything'in hikayesi, çoğu John Hughes filmine benzer bir şekilde son derece romantik: Cusack'ın canlandırdığı herkes tarafından sevilen, ortalama öğrenci, kızlarla daha iyi anlaşan Lloyd Dobler, okulun en çalışkan ama kimsenin doğru düzgün tanımadığı kızı Diane Court'a abayı yakmıştır. Diane ile herhangi bir tanışıklığı olmamasına rağmen, mezun olduğu gün tüm arkadaşlarının tavsiyelerini göz ardı ederek ilk hamlesini yapar ve onu mezuniyet partisine davet eder. Bir şekilde Diane'den eveti koparır ve tahmin edebileceğiniz gibi ona sırılsıklam aşık olur.

Buraya kadar özetimin kulağa son derece sıkıcı ve klişe geldiğinin farkındayım :) Ama durun, devamı var. Diane herhangi bir kız değildir. Annesi ve babası boşandığında babasıyla yaşamayı seçmiştir ve onunla çok özel bir bağı vardır. Okuldaki başarısı sayesinde kazandığı bursla 4 ay sonra İngiltere'ye taşınacaktır, babası hayattan ne istediğini bilmeyen Lloyd ile takılmasını istememektedir. Bir de ortaya Diane'in babasına atılan bir iftira da peyda olunca Diane daha fazla baskıya dayanamayıp Lloyd'dan ayrılır. Her şeyiyle kusursuz, hayatını şimdiden Diane'e adamaya hazır Lloyd kahrolur, kendini kaybeder. Tabii ki bu bir gençlik filmi olduğu için gençlerimiz tekrar bir araya gelecektir, ama nasıl ve ne pahasına? :)
Filmle ilgili spoiler okumak istemeyenlerin buradan sonrasını okumamasını salık veriyorum. Uyarmadı demeyin! 


Filmin en büyük albenisini diyalogları, müzik kullanımı ve oyunculukları oluşturuyor. Say Anything, baştan sona ezberleyip arkadaşlarınızla karşılıklı birbirinize söylemek isteyeceğiniz türden diyaloglarla dolu. Özellikle Lloyd karakteri, gelecekte ne yapmak isteyeceğini bilmez tembel davranışlarına rağmen filmdeki en derinlikli ve anlamlı diyaloglara sahip. Onun Diane üzerinden kurduğu gelecek hayali, her ne kadar ayakları yere basmayan bir hayal olsa da onun olumluluğuna ve bu olumluluk üzerinden verdiği sava inanmamak mümkün değil. Lloyd, bu anlamda hem hayalci hem de yaşıtlarından bir hayli bilinçli davranışlarıyla son derece kendine özgü bir karakter. Diane de aynı şekilde Amerikan sineması gençlik filmlerinin esas kızlarından çok farklı. Bir kere popülerlik derdinde ya da sığ değil. Ama "alternatif" kız da değil. Yine çoğu kadın karakter gibi filmin arzu nesnesi ama kendini bu şekilde konumlar bir hali, kendini objeleştirir bir davranışı yok. Ha, bu Diane tamamen sorunsuz demek değil tabi. 



Diane'in babasıyla son derece co-dependent bir ilişkisi var ve bu ilişki, özellikle babasının davranışlarında rahatsız edici bir şekilde karşımıza çıkıyor. İlk bakışta "korumacı baba" bahanesiyle geçiştirilebilecekmiş gibi duran bu davranışlar, Diane'in hayatına Lloyd girdiği andan itibaren neredeyse kıskançlığa varan bir hal alıyor. Beni baba-kız arasındaki ilişkinin aynen bu şekilde çizildiğine iyice ikna eden, "Ben mi çok yakından bakıyorum?" sorumu geçersiz kılan sahne, Diane'in babasına "Lloyd'u seviyorum" dedikten sonra gördüğü empati ve öz eleştiri ile gizlenmiş hırçınlık oldu. Diane'in o sahnede Lloyd ile birlikte olduğu sürece babasını üzeceğine karar verdiğini, hemen akabinde tam da babasının istediği bir biçimde ondan ayrılmasında görüyoruz. Her ne kadar bu durum babasının sahtekarlıkla suçlanması ve bu yüzden zor zamanlar geçirmesi ile geçiştirilse de, Lloyd ve Diane ilişkisi, ikilinin neredeyse her diyaloğunun "Babama söyledim,", "Baban mesajımı dinliyordur belki," , "Kim bilir benden ayrılmanı belki de baban istemiştir," gibi lafların sıklığıyla kendini 3 kişilik bir ilişki olarak çiziyor. Diane'in evde neredeyse bir yetişkin gibi söz sahibi olması, babasıyla olması gerekenden çok daha eşit, bir eşe yaraşır bir düzlemde dürüstlük, hayal kırıklığı gibi konularda kavgalar etmesi ve ona darılması bu durumun başka örnekleri.. En can alıcı olan da, filmin sonunda Lloyd ve Diane'in mutluluğa ermelerinin ancak Diane'in babasına küsmesi, onu affedemeyeceğine karar vermesi ve tıpkı Lloyd'a yaptığı gibi onu bir kalemle terk etmesiyle mümkün olması.. 
Eğer bu son derece sağlıksız baba-kız ilişkisini ve Lloyd'un babadan kalan boşluğu doldurmak için bir ebeveyn gibi hayatını Diane'e adamaya karar vermesini göz ardı ederseniz, Say Anything gerçekten zamanını aşan ender gençlik filmlerinden biri. Liseden yeni mezun olan dönem gençliğini döneme ait referanslarla, izleyicinin orada olmak isteyeceği bir cazibeyle çiziyor. Ben izlerken çok çok keyif aldım, ve itiraf edeyim John Cusack'in Lloyd Dobler'ına hayran kaldım :) 80ler ya da John Hughes / Cameron Crowe sempatiniz varsa kaçırmayın!

30.3.13

Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu: Erken Fransız Sinemasının Büyüsünden Doğmuş Bir Öykü

Eski işim sayesinde iki sene önce güncel çocuk edebiyatıyla tanışmamın bana en büyük faydası, çocukken okuyup çok sevdiğim kitapların arasına yenilerini katmak oldu kesinlikle. Çocuk sahibi olmayan biz yetişkinler güncel çocuk kitaplarının büyüsünden ne yazık ki habersiziz ve çok şey kaçırıyoruz :)
Kaçıranların pişman olması gereken bu kitaplardan biri de 2007 tarihli The Invention of Hugo Cabret, Türkçe'ye çevrilmiş ismiyle Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu. Martin Scorsese tarafından sinemaya Hugo adıyla geçtiğimiz sene uyarlanan ve 11 dalda Oscar'a aday gösterilen kitap, Artemis Yayınları tarafından muhteşem bir pazarlama stratejisiyle yine geçtiğimiz sene Oscar'a yakın bir zamanda basıldı. Ben de tam o zamanlarda, çevirisi konusunda tereddütlerim olmasına rağmen, filmden önce kitabı okumak arzusuyla kendime bir kopya satın aldım. İyi ki almışım, iyi ki -gecikmeli de olsa- filmden önce kitabı okumuşum :) Filmi hala izlemedim, o yüzden karşılaştırma yapamayacağım ama ilk izlenimi kitaptan edindiğim, Hugo'nun dünyasını Selznick'in çizimleri ile hayal etmenin tadını çıkarabildiğim için mutluyum.
Kitaba dönmek gerekirse.. Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu, öksüz ve kimsesiz Hugo Cabret'nin Paris'teki bir tren istasyonunda başlayan macerasını anlatıyor. Babası öldükten sonra saat tamircisi amcasıyla istasyonda yaşamaya başlayan ve onun çıraklığını yapan Hugo, amcası da öldükten sonra onun yerine istasyondaki saatleri tamir etmeye, onların bakımını yapmaya başlar. En büyük tutkusu mekanikler eşyalardır ve babasıyla bağını koparmamanın tek yolunun onun ölmeden önce tamir etmeye başladığı robotun tamirini tamamlamak olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncenin yol açtığı obsesyon, onu istasyondaki oyuncakçı Papa Georges ve onun manevi kızı Isabelle ile tanıştırır. Hikayenin devamı Hugo'nun geleceğini şekillendirecek ve de Fransız sineması ile ilgili çok önemli bir sırrı gün ışığına çıkaracaktır. 

Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu bir roman değil, bir resimli kitap da değil, bunların ikisi arasında bir noktada. O da ne mi demek? Selznick, çocuk edebiyatında bir ilki gerçekleştirerek hikayesini neredeyse eşit derecede illüstrasyon ve metinle anlatıyor. Kitapta 300'e yakın illüstrasyon var ve bu illüstrasyonlar, hikayesinde çok önemli bir yere sahip dönem Fransız sinemasına uygun olarak siyah-beyaz resmedilmişler. Çok heyecan verici değil mi? :) Bu illüstrasyonların yanı sıra hikayede adı geçen bazı filmlerden alınan görseller de cabası.
Selznick'in metnindeki bu yenilikçi form, heyecan, gizem ve sır dolu macera ve en önemlisi Hugo ve Isabelle karakterlerinde karşımıza çıkan çocuklara özgü merak ve umut, çocuk kitaplarını ödüllendiren kurumların da gözünden kaçmamış. Hugo, 2008 yılında, resimli kitapları (çocuk yayıncılığı jargonuyla konuşmak gerekirse picture book'ları :) ) ödüllendiren Caldecott'un onur ödülünün sahibi olmuş. 

Bu yazı için kitapla ilgili araştırma yaparken kitabın resmin sitesine denk geldim. Selznick ile ilgili haberlerin de yer aldığı sitede, Selznick'in Hugo öncesi illüstrasyonlarını içeren kitapları, en önemlisi de yeni çalışmaları ile ilgili bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Selznick'in yeni kitabı Wonderstruck'tan da bu sayede haberdar oldum. Hugo gibi illüstrasyon ve metinlerden oluşan bu kitap, Selznick'in Hugo ile başlattığı metin ve illüstrasyon dengesini bir adım öteye taşıyor. Duyma engelli iki çocuğun farklı zaman dilimlerinde geçen hikayelerini anlatan kitap, bu hikayelerden birini metin ve illüstrasyonlarla, diğerini ise sadece illüstrasyonlarla anlatıyor. Hugo ile ortaya son derece başarılı bir çeviri ve baskı çıkaran Artemis Yayınları'nın Wonderstruck için de aynı özeni göstermesini, bu kitabı yayınlamak için Hugo kadar beklememesini umut ediyorum. Nitekim Hugo'nun orijinalini bir türlü bulamamıştım, Wonderstruck için de durumun çok farklı olacağını sanmıyorum. 
Son olarak, Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu'nu tüm yetişkinlere ve özellikle de 11 yaş üstü tüm çocuklara tavsiye ederim. Karşınızdaki filminden bağımsız olarak sizi heyecanlandıracak, son derece orijinal ve başarılı bir öykü. Fiyat olarak ortalama çocuk kitaplarından pahalıca olsa da kesinlikle satın alınmayı ve desteklenmeyi hak ediyor. 

29.3.13

House at the End of the Street: Jennifer Lawrence'dan Ortalamanın Üstünde Bir Korku Filmi

Korku filmi severler için verimli bir dönemde yaşamıyoruz maalesef. Şaşırtan, mantık hataları ile sinirlendirmeyen, karakterlerinin aptallıkları ile insanı izlediğine pişman ettirmeyen çok az korku filmi gösterime giriyor. Bu düşük beklentinin etkisiyle muhtemelen insan kendinde ortalamanın üstündeki bir korku filmini diğer türdeki bir filme nazaran daha çok tavsiye etme, tanıtma ihtiyacı hissediyor :) O kadar ki, her zaman yaptığımın aksine ülkemizde Sokağın Sonundaki Ev adıyla gösterime giren, baş rolünde taze Oscar'lı Jennifer Lawrence'ın olduğu House at the End of the Street'i tamamen spoiler'sız yazmak niyetindeyim. Takip edenler bilir pek yaptığım bir şey değil bu, nitekim eleştiri içermeyen tanıtım yazıları yazmak pek keyifli bir şey değil. Ancak bu filmden keyif almanın tek yolu spoiler'sız izlemek ve çoğu okurumun da filmi henüz izlemediğini varsayıyorum :)
Sokağın Sonundaki Ev, küçük bir Amerikan kasabasına yeni taşınan ve ilişkileri oldukça problemli olan anne-kız Elissa ve Sarah'nın hikayesini konu ediniyor. Elissa ve Sarah'nın yeni evlerinin karşılarındaki evde Carrie Anne isimli bir genç kız anne babasını öldürmüştür ve kendisinin yaşayıp yaşamadığının bilinmemektedir. Kasabada Carrie Anne'in ormanda yaşamaya devam ettiğine dair dedikodular dolaşmaktadır. Bu dedikodular yüzünden evlerini oldukça ucuza kiralayan Elissa ve Sarah'nın hayatı, Elissa bu trajik ailenin cinayet mahalli evde yaşayan oğlu Ryan ile arkadaş olana kadar sorunsuz ve olağan devam eder. Elissa'nın her zaman "problemli" çocuklarla arkadaş olup onları iyileştirmeye eğilimli karakterinden çekinen Sarah, ikilinin ilişkisine müdahale etmeye çalışır tabii ki. Ama Elissa liseli bir yeni yetme olduğundan annesini dinlemez ve filmin asıl insanı şaşırtan gelişmeleri de bu noktada patlak verir. 

Şimdiye kadar yaptığım özetin kulağa bir korku filmi özeti gibi gelmediğinin farkındayım. Ancak film de bilinçli bir şekilde türler arasında gidip gelip izleyicisine izlediği hikayenin ne tür bir hikaye olup olmadığını sorgulatıyor. Carrie Anne'in malum öyküsü yüzünden bir cinayet ya da paranormal durum olasılığını sorguluyorsunuz. Ryan'ın trajik hikayesi, izlediğinizin bir küçük kasaba acımasızlığı öyküsü olabileceğine de işaret ediyor. Ne yazık ki bu kararsızlık, bilinçli olsa da filmin tonuna da yansıyan bir kararsızlık. Yaklaşık ilk 40 dakika boyunca House at the End of the Street'ten sıkılmanız, klişe bulmanız ve izlememeye karar vermeniz yüksek bir olasılık. Ama sabrederseniz karşınıza çıkacak sürprizler, filme ayırdığınız zamana değiyor.



Sanırım filmle ilgili en büyük şikayetim de bu kararsızlık ve yönetmenin yaptığı bazı tercihler oldu. Film esasında bir psikolojik thriller iken kamera ve müzik kullanımları çoğu sahnede size bir müzik videosu ya da slasher izliyormuşsunuz hissi veriyor. Bu da izleyiciyi ana hikayeden ve onun tonundan kopartıyor, ve açıkçası filmi biraz ucuzlaştırıyor. Jennifer Lawrence'ın, Elisabeth Shue'nun ve Max Thieriot'ın böyle bir film için fazla iyi performansları bu seçimler yüzünden de biraz güme gidiyor açıkçası. Filmin fazla ilgi görmemesini (gerçi gişesiyle bütçesini 5'e katlamış, bu da filmin stüdyo gözünde "başarı" olduğu anlamına gelir) ve IMDB puanının çılgın Jennifer Lawrence hayranlarının oylarına rağmen bu kadar düşük olmasını buna bağlıyorum.
Kısaca toparlamak gerekirse, iyi oyunculuklu, bol süprizli ve ortalamanın üstünde bir korku filmi House at the End of the Street. Jennifer Lawrence seviyorsanız izlememezlik etmeyin, "Korku filmi olsun da ne olursa olsun" diyorsanız kesin izleyin, "Orijinal korku filmi izlemek istiyorum," diyorsanız da es geçin (ve The Cabin in the Woods'a göz atın :) ) ama daha fazlasını da beklemeyin :) 

27.3.13

Homeland'in 1. Sezonunun Ardından


Evet, evet, biliyorum.. Homeland 2. sezonunu tamamladı, 3. sezonu bu yılın Eylül'ünde başlayacak. Ancak ben dizinin ilk sezonunu henüz bitirdiğimden, yani Homeland trenini biraz geç yakaladığımdan hakkındaki yazım da gecikmeli oluyor haliyle. Yine de niyetim 2 sezonu da bitirdikten sonra hakkında bir şeyler yazmaktı ama 1. sezonu o kadar beğendim ki, yazmadan duramadım :) Şimdiden izlemeyenleri uyarayım, bu yazı spoiler içerebilir! Ve de Homeland'i spoiler'sız izlemek diziden aldığınız keyfi ciddi ölçüde etkiliyor.
Yayınlanmaya başladığı 2011'den beri Golden Globe, Emmy gibi başlıca dizi ödüllerini bolca kategoride silip süpüren ve Mad Men gibi bu açıdan insanları bıktıracakmış gibi görünen Homeland Amerika için hassas ve neredeyse hep güncel olan Orta Doğu kaynaklı terörü konu ediniyor. Irak'ta kaybolan ve öldü zannedilen asker Nick Brody 8 yıl sonra Amerikan askerleri tarafından kurtarılıyor ve ülkesine kahraman olarak geri dönüyor. Irak'ta görev yapmış başarılı (ama bir o kadar psikolojisinden şüphe edilecek kadar işine "bağlı") CIA ajanı Carrie Mathison ise, kaynaklarından birinden seneler önce aldığı bir duyum yüzünden Brody'nin  terörist Abu Nazir için çalıştığından şüpheleniyor. Dizinin ilk sezonu (tahminimce 2. sezonu da) boyunca Carrie'nin CIA üssünde ona güvenen neredeyse tek ajan Saul'ün desteğiyle şüphelerini mesleki etiğe uymayacak yolları da zorlayarak araştırmasını izliyoruz.
Carrie Mathison'ı, bir ölçüde de Homeland'i izlemeye değer kılan, onun bu son derece sorunlu metotları ve karakteri aslında. Diğer Hollywood yapımlarının aksine CIA (ya da FBI) Homeland'de olağanüstü işler başaran, her yerde, her olayda gözü kulağı olan ve felaketleri önleyen bir örgüt değil. İlk sezon boyunca Carrie'nin sadece iç güdüleri (belki de paranoyak/obsesif yapısı demek daha doğru) ile Brody hakkında birçok gerçeği öngördüğüne, ama bu öngörüler yasal metotlar ya da somut delillerle desteklenmediği için kaale alınmadığına şahit oluyoruz örneğin. Dizinin klişe Hollywood CIA / FBI yapımlarından bir farklılığı da "düşman"ı öcüleştirmemesi ve mutlak kötü olarak göstermemesi. Yanlış anlaşılmasın, dizide El Kaide'nin ve terör eylemlerinin sorumlusu olarak karşımıza çıkan Abu Nazir hala terörist. Ama karşımıza Brody'nin sempati gösterdiği, hatta sevdiği bilgili ve kültürlü bir adam olarak çıkıyor. Hem İngilizce hem de kendi dilini konuşuyor. Dini ve ibadetleri karikatürize ya da yüzeysel olarak yansıtılmıyor. Carrie'nin bulunduğu CIA birimi de Orta Doğu konusunda son derece bilgili ve önyargısız.
Dizinin Orta Doğulu karakterlerine ve terör meselesine yönelik bu "ilerici" yaklaşımı ne yazık ki kendini Carrie'ye ve Tom Walker'a yaklaşımında göstermiyor. Carrie, dizideki ve CIA'deki tek etkin kadın karakter ve devamlı etrafındaki insanlar tarafından ciddiye alınmayan, fikirlerine, teorilerine "abartı", "saçmalık" yaftası yapıştırılan, ve nasılsa (?!!) bu durumu senaristler tarafından psikolojik bir problemle desteklenen tek karakter. Etrafında dönen olaylar konusunda neredeyse her seferinde haklı çıktığını gördüğümüz, yediği içtiği işinden ibaret olan Carrie Mathison, sezon sonunda etrafındaki erkekler (bunlardan biri de aşık olduğu Brody) tarafından "iyi" olmadığına inandırılarak şok terapi görmeye itiliyor.
Tom Walker meselesi ise ne yazık ki birçok kültürel üründe çok daha sık karşımıza çıkan bir mesele. Irak'ta beyni yıkanmış, El Kaide tarafına çekilmiş iki askerden bir diğeri olan Tom Walker, senaristler tarafından Brody'den çok daha farklı bir şekilde çiziliyor. Brody'nin motivasyonlarına dair (Issa'nın ölümü) açıklamalar karşımıza sunuluyor, onun Irak'taki anılarına geri dönüyoruz, ülkeye döndükten sonra ailesi ile birlikte geçirdiği süreci yakından gözlemliyoruz... Ama Tom Walker'ın ülkesine ihanet edecek hale nasıl geldiğini bilmiyoruz. Ve de ne tesadüftür ki, Tom Walker, bu ikilinin zenci olanı (?!).. Brody devamlı özdeşleşilebilir bir karakter olarak karşımıza çıkar, hatta son bir-iki bölüme kadar Carrie'nin paronayasının kurbanı, örnek vatansever, örnek asker olarak çizilirken, Tom Walker hep korku kaynağı ve suikast girişiminde bulunması korkuyla beklenen bir tetikçi. Ve Brody'nin aksine Abu Nazir'in verdiği görevi harfiyen yerine getirmesine rağmen sezon sonunda saçma sapan bir açıklamayla Abu Nazir'in emriyle Brody tarafından öldürülüyor. Walker'ın dizi boyunca ettiği laf sayısını saymak bile mümkün, karakterine verilen derinlik ve gösterilen ilgi bu kadar az.
Üzerinde yeterince konuşulmadığını, tartışılmadığını düşündüğüm için Homeland'deki bu problemli/ayrımcı noktalara ağırlık verdim, ancak bunlar sizi karşınızdakinin kötü bir TV dizisi olduğu yanılgısına itmesin. Aksine, çok başarılı bir hikaye anlatımı ile, çok derinlikli ve üzerinde iyi çalışılmış karakterlerle karşı karşıyayız Homeland'de. 1. sezonun bir buçuk saatlik son bölümü yakın zamanda izlediğim çoğu filmden (yakın bir konuyu izleyen ve ödüle boğulmuş Argo'dan örneğin) çok daha başarılı bir işti. 2. sezonuna başlamak için sabırsızlanıyorum.

14.2.13

Argo: Orta Doğu'nun Bitmeyen Sancıları Arasında Geçen Bir Amerikan Milliyetçiliği Öyküsü Daha

Her sene ödül sezonunda popüler kültürü takip edenler aday filmlerin en azından birkaçını izlemeye çalışır. Bu çaba eğer sıkı popüler film takipçisi değilseniz de genelde bir-iki filmle sınırlı kalır, diğer filmler de ilerleyen senelerde izlenmeye mahkum olur, çoğu zaman da unutulurlar. Ben de tam bu kategoridenim çünkü canım bir şeyi çok izlemek istemiyorsa sırf Oscar'a/Golden Globe'a/BAFTA'ya aday diye (ne kadar o disiplinde olmak istesem de :) ) oturup izleyecek enerjiyi kendimde bulamıyorum. Bu sene arkadaşlarla Oscar ödül törenini beraber izlemeye karar vermiş olmamızın verdiği gazla her zamankinden daha çok aday film izledim ve bugün hakkında yazmak istediğim en iyi film kategorisi de dahil yedi dalda Oscar adayı Argo da bu filmlerden birisi. 
Oyunculuktan yönetmenliğe geçiş yapmış Ben Affleck'in üçüncü yönetmenlik denemesi Argo, 1979 Amerika-İran rehin krizinde İran'da saklanan 6 diplomatın bir Hollywood filmi süsüyle CIA ajanı Tony Mendez tarafından İran'dan sağ salim kurtarılıp Amerika'ya getirilmesini konu ediniyor. Argo, bu Hollywood filminin ve de Ben Affleck imzalı filmin ismi :)
Amerika ve Amerika'nın Orta Doğu müdahaleleri hakkında söylenebilecek ve söylenmiş elbette çok şey var biliyorsunuz. Neyse ki Türkiye gibi Orta Doğu'ya hem coğrafya hem de kültürel olarak çok yakın ve de Amerika müttefiki  bir memleketten olunca bu konuda dünyada egemen bakış açısından ve ötekileştirmeden daha farklı, daha bilinçli bir bakış açısı geliştirebilmek görece daha kolay (ve de gerekli) oluyor. Argo da bu bakış açısıyla izlediğinizde hem olduğundan daha da ilginçleşen, hem de insanı ödüle/övgüye layık görülen yönlerini sorgulamaya iten bir film.
Öncelikle film tabi ki bir başarı öyküsü, Mendez ucu ucuna da olsa İran'da sıkışmış ve hayatları her geçen gün daha da tehlikeye giren 6 diplomatı ülkeden sağ salim kurtarmayı başarıyor. Söz konusu olanın gerçeğe dayalı bir Amerikan başarı öyküsü olduğu da düşünülürse filmin bu başarıyı Amerikan filmlerinde görmeye çok alıştığımız "Başardık, çok çalıştık, bu iş nasıl yapılır herkese gösterdik, kötü adamları yendik!!" gibi bir kendini tebrik eden ve öven bir tonu olduğunu söylemek sanırım kimseyi şaşırtmayacaktır. Bu sahneleri izlemek, ne kadar klişe ve -birazdan değineceğim gibi İran halkını ötekileştirme pahasına da olsa- beni de şaşırtmadı ve de açıkçası çok da rahatsız etmedi. Nitekim karşımızdaki bir Hollywood ve Ben Affleck filmi. Aksine, filmin "ucu ucuna başarı"nın ve biraz da kaderin altını çizen "Telefonu son dakikada açtı,", "Pilot son dakikada uçağı havalandırdı," gibi insanı filmin başına kilitleyen, filmin temposunu son derece yüksek tutan ve de tahmin ediyorum ki bu kadar çok izlenmesine neden olan kör göze parmak thriller halinden çok daha fazla rahatsız oldum. Bu hal izlediğim filmin derinlikli ve çok yönlü bir anlatı yaratmaktan bilinçli olarak kaçmış kolaycı bir Amerikan milliyetçisi film olduğu gerçeğini iyice gözüme soktu. 

Filmin olay akışına hız kazandırmada seçtiği bu kolaycılık, filmi Amerikan milliyetçisi yapan tek unsur değil elbette. 6 diplomatın İran'dan kaçırılma öyküsü bu kadar ön plandayken 444 gün boyunca İran Amerikan konsolosluğunda rehin kalan 52 Amerikalının bu kadar göz ardı edilmesi beni açıkçası çok şaşırttı. Film, elbette ki bu kaçırılma öyküsünü işliyor ve ön planda tabi ki bu 6 diplomatın kaçırılması olmalı, ama bu topluluğun Tony Mendez'le olan tüm diyaloglarında bir kez bile bu 52 kişinin akıbetiyle ilgili soru sormaması, daha doğrusu filmin öykünün bu tarafını bir başarı hikayesi uğruna feda etmesi çok çok ilginç ve de kendi kendini tebrik etmeye meyilli Amerikan milliyetçiliği savımı ne yazık ki destekler bir seçim. 
Tabii asıl Amerikan milliyetçiliği ve her tür milliyetçiliğin temelindeki ötekileştirme filmdeki İranlıların nasıl çizildiğinde yatıyor. Öncelikle, İran'ın Shah'ın kendilerine teslim edilmesi ve yargılanmasına izin verilmesi isteğinin ne kadar haklı bir istek olduğu, filmde sanırım bir kez o da rehin krizinin patlak verdiği ve anlatının zaten diplomatların kaderine odaklandığı bir anda zikrediliyor. Bu konuyla ilgili kimisi İngilizce demeç veren, kimisi de isyanlarda kameraya nefretle bakarken gösterilen şeytani, hatta "öcü" olarak çizilen İranlı kadınların ve de ne dediği anlaşılmayan dolayısıyla dilsiz, irrasyonel ve korkulanı simgeleyen, hepsi birbirine benzeyen kitlelerin bulunduğu sahneler ise izleyicide herhangi bir ilkel kabileyle ilgili bir belgesel izliyormuş hissi uyandırıyor. İranlılar filmde sadece bir korku unsuru olarak varlar, ve de Amerikalılar'a yardım eden tek İranlı Sahar ise filmin sonuna doğru karşımıza İran'dan Afganistan'a kaçarken çıkıyor. Buradan da çıkarmamız gereken sonuç sanırım Sahar'in iç işlerine müdahale edildiği için isyana başvuran, yani aslında zaten haksızlığa uğramış "ilkel" İran yerine "insancıl" Amerika'nın yanında olmayı tercih ettiği, "vahşi, barbar" İran'da barınamayacağı...
Tüm bunlar adı üstünde bir Hollywood filmi için her anlamda "fazla" detaya odaklı yorumlar diyebilirsiniz, haklısınız da aslına bakarsanız, ortada yeni hiçbir şey yok. Ancak, Türkiye'deki sahnelerinde bile Sultan Ahmet Camii ile Ayasofya'yı aynı binaymış gibi gösterecek derecede "bizden olmayan her şey birbirinin yerine geçebilir, önemli olan egzotik arka plan ve anlaşılmayanın yarattığı korku unsuru" bakış açısını benimseyen bir filmin bu kadar alkışlanması, ödüle boğulması, boğulacak olması dikkatten kaçmamalı diye düşünüyorum. Sadece heyecanlı bir film izlemek istemiş ve bu yazıya denk gelip morali bozulmuş olanlardan da şimdiden özür diliyorum :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...