14.2.12

Adele'in Alamet-i Farikası: Elçiye Zeval Olmaz

Aslında buradaki ilk müzik yazımın gittiğim bir konserle ilgili olmasını istiyordum, hatta geçen haftaki Cat Power konseri için böyle umutlarım vardı, çektiğim fotoğrafları da kullanırım diye düşünüyordum ama konser sırasında başımıza gelen rezilliklerin haddi hesabı olmayınca o umutlarım maalesef suya düştü. Bu konser hakkında başka platformlarda yeterince yazdığımdan bu konuyu daha fazla uzatmayayım, hatta mümkünse o günü tamamen unutayım istiyorum :) Ama konudan habersizlere şu ve şu yazıları tavsiye ederim.


Bu yazının konusu başlıktan da çıkarabileceğiniz üzere Adele. Öncelikle en baştan söyleyeyim: Ben Adele'i çok seviyorum. Albümleri kendi alanında çok başarılı, bize olmayan bir şeyi pazarlama derdinde değil, kendi şarkılarını kendi yazıyor dolayısıyla vokalden ibaret değil, sahnede görmeye alıştığımız insanlar gibi görünme derdinde değil, röportajlarını izlediğinizde son derece eğlenceli, celebrity tribi olmayan mis gibi bir insan... 
Ancak Pazar günkü Grammy töreninde aday olduğu her kategoride ödüle layık görülmüş bu 23 yaşındaki güney Londralı hakkında dün çıkan Grammy haberlerini okurken ve bugün de Vogue'da çıkan fotoğraflarına bakarken kendisi hakkında uzun zamandır dikkatimi çeken ama adını koyamadığım sıkıntının ne olduğunu sonunda fark ettim. 
Adele'i neden bu kadar seviyoruz, hiç düşündünüz mü? Aslında "seviyoruz" demek de doğru değil, şöyle diyeyim, Adele'i neden medya bu kadar çok seviyor ve bizim de sevmemizi istiyor? Tabi ki Türk medyasından değil Amerikan medyasından bahsediyorum :) Yukarıda kendisi ile ilgili saydıklarımın eminim bunda etkisi büyüktür, ancak bu sempati propagandasının, Julia Roberts'ın Entertainment Weekly'ye Adele imajı üzerine bir güzelleme döktürmesinin, her dergi kapağında karşımıza çıkan yüzünün altına bir aşk acısı başlığının atılmasının, obsesife yaklaşan eski sevgiliye ithaf edilmiş şarkı sözlerinin bu kadar yüceltilmesinin tek sebebi sizce Adele'in başarılı bir müzisyen ve vokal olması mıdır? 


İsterseniz meseleye bir de yakın zamanda hayatını yitiren, bir başka İngiliz Amy Winehouse'u Adele'in yanına koyarak bakalım. Adele kadar başarılı, kendi müziğini kendisi yapan, vokaliyle ön planda olan, şarkılarında aşk acısından bahseden ama kendini kurban rolüne belki daha az dramatik bir şekilde yerleştiren bir başka kadın.. Aradaki fark, medyaya sunuluşlarındaki, aldıkları alkışlardaki fark ne kadar belirgin değil mi? Satış rakamları arasındaki farktan bahsetmiyorum bile, nitekim Vogue'da okuduğum kadarıyla 21 sadece Amerika'da 7 milyon satmış.


Açıkçası konuyu böyle enine boyuna düşününce ortaya çıkan tablo Amerikan medyasının gelenekselci ve erkek egemen tutumunun dolaylı da olsa Adele promosyonuna ne kadar fayda sağladığının bir göstergesi. Adele'in müziği üzerinden çizdiği imaj, aşık olmak için yaşayan, kendini sevgilisi ya da kocası üzerinden tanımlayan, tek amacı mutlu son olan kitle psikolojisinin kültür-sanat ayağı için biçilmiş kaftan. Bu aşkla mutluluk projesinin 19 ve 21'de başarısız olması da tabi ki en başta bahsettiğim sempatiyi körükleyen bir "trajedi". Tüm bu albümler sonunda ortaya çıkan hak ettiğini bulamayan, aşkından olan sevgilisi olmadığı için yarı-başarılı ve nihayetinde mutsuz kadın portresi de cabası. 


Burada, medya destekli kitle sempatisi meselesini bu kadar açmışken işin daha çirkin kısmına da değinmeden geçmek istemiyorum. Bu konuyla ilgili ister beni elçiye zeval olmaz diyerek hoş görün, ister kötü niyetli deyip geçin ama altını çizmeden de geçmek istemediğim bir şey bu: Adele kilolu bir kadın. Dolayısıyla, medyanın ana kitlesi, okur kitle, medya ürünlerini satın alan kadın kitle için tehdit ya da kıskançlık unsuru olmayacak, aşk acısı çeken, çoğu dergiye sadece yüzüyle (bikinili ya da çıplak vücuduyla değil) kapak olan, sevgilelerinin/kocalarının fantazilerini süslemeyecek bir kadın. Her ne kadar bu özellikleri altı çizile çizile övülüp göğe çıkarılsa da, vücudu üzerinden kendi müziğini satmaya uğraşmadığı için övülse de, özellikle Amerikan ünlü dünyasından gördüğü bu sempatinin, medya tarafından İngiliz bir vokalistin bu kadar desteklenmesinin ve ne yazık ki bu başarısının altında bu çirkin diskurların olabileceğini de, Amy Winehouse, hatta daha da yakın zamandan Whitney Houston örnekleriyle yanyana bir düşünelim. Sizce bunların hepsi sadece bir tesadüf mü? :) 

Bu arada Adele'in mükemmel ve bence yine çok eğlenceli Vogue röportajını okumamazlık etmeyin! Vogue'u çoğu rezil derginin yaptığı gibi sadece portre fotoğraflarını değil kısmen de olsa boydan fotoğraflarını da kullandığı için takdir ediyorum.

29.1.12

The Artist: 2012'de Sessiz Filmden Altın Çağa Geçiş

Bu ara hem Oscarların yaklaşması hem de izlemek istediğim filmlerin çoğunun aday gösterilmesinden dolayı internete düşmüş Oscar adayı filmleri izliyorum. Arkadaşlarım için de benzer bir durum geçerli ve dün onlardan biriyle yaptığımız konuşmada iyi filmlerin genelde ne kadar iç karartıcı olduğundan bahsettik. O bana Tinker, Tailor, Soldier, Spy'da ne kadar sıkıldığından bahsetti, ben de The Tree of Life'da içime sinmeyenleri buraya yazıyordum o an. Tüm bunların The Artist ile ne alakası var diyeceksiniz.. Alakası şu ki, The Artist, tıpkı Midnight in Paris gibi izlerken ve izledikten sonra sizi psikolojik olarak tüketmeyecek, son derece iyi vakit geçirtecek hatta güldürecek bir film. Üstelik bu "hafif" tonu güzelliğinden, zekasından ve performanslarından hiçbir şey kaybetmesine neden olmuyor; yeme de yanında yat bir durum kısacası! :)
Fransız yapımı film, Hollywood'un Hollywoodland olduğu 20ler sonunda geçiyor. Sessiz film starlarından George Valentin'in hayatında her şey mükemmel gidiyor, kariyerinin zirvesinde, alkışlar hiç peşini bırakmıyor, kıskananları, etrafında pervane olanları var. Kendisi de bunun farkında ve inanılmaz keyifli, bu keyif filmin ilk yarım saati boyunca size de bulaşıyor, o güldükçe siz gülüyor, köpeğinin ve aynı zamanda rol arkadaşının yaptıklarıyla da keyfiniz ikiye katlanıyor. Her şeyin böyle mükemmel gitmesi mümkün değil tabi ki. Valentin tam kariyerinin zirvesindeyken sesli filmler tek tük kendini göstermeye başlıyor ve Valentin'in hayatı alt üst oluyor.

Çünkü bu yeni formatın seyircisi eski starları "konuşurken" görmek istemiyor ve Valentin'in filmlerinde figüranlık yaparak kariyerine başlamış Penny Miller gibi yeni oyunculara gün doğuyor. Valentin bu yeni formatı kabullenemiyor, gururuna yenik düşüyor, bir yandan da Penny'ye aşık oluyor. Yani The Artist'in formatı sessiz film gibi içeriğindeki temalar da klasik filmlerdekiler gibi. Hatta bu gurur, aşk, şöhret üçgeni Türk filmlerini bile hatırlatır cinsten. Ancak bu size filmin sadece eski bir formatı yeniden ele alıp onunla 2012 yılında nostalji yapmaya çalışan bir film olduğunu düşündürtmesin. Artist, bu nostaljinin de ötesinde, kendi formatının çöküşünü işleyen, bu anlamda son derece metafiktif ve yaratıcı bir film. Örneğin, Valentin'in sesli filmlerin gelişi yüzünden yaşadığı kaygıyı gösteren, sadece kendisinin sesinin çıkmadığı sesli rüyasının filmde yer alması, filmin sonunda, yeni bir film çekilirken verilen sesli aranın filmin sesli tek anı olması.. Bunlar, çok yerinde, filmin hikayesine hizmet eden, çok zeki nüanslar. 


The Artist'ten bahsedip de oyunculuklarından bahsetmemek olmaz. Sessiz filmlerde oyunculukların önemi tartışma götürmez; ancak 2012'de çekilmiş bir sessiz filmde, bir Charlie Chaplin taklidine dönüşmemek gibi bir engeli de var The Artist'in ve film, bu engeli tereyağından kıl çekercesine bir doğallıkla aşıyor. Hiçbir sahne fazladan oynanmış değil, hiçbir mimik sizde bir skeç izliyormuşsunuz hissi uyandırmıyor. Bunların da üstüne eklenen, ele alınan dönem dolayısıyla filmlerdeki dans bölümü meselesi var ki, açıkçası benim en çok eğlendiğim sahneler bunlar oldu. Jean Dujardin ve Béreénice Bejo, tüm film boyunca öylesine eğleniyorlar ki dans ederken... Neredeyse tap dance'in çocuk oyuncağı olduğunu düşünecek oluyorsunuz! Aynı şey aralarındaki uyum için de geçerli. Kesinlikle ikisinin de başka işlerini izlemek, o ekrandan fışkıran enerjilerini başka işlerde de görmek çok isterim. 

Kısacası, böyle bir formatla parodiye dönüşmeden son derece başarılı bir iş ortaya çıkardığı, oyunculukları ve son derece eğlenceli tonu ile gözüm kapalı herkese tavsiye edebileceğim bir film The Artist. Sessiz film olması kesinlikle sıkılacağınızı düşündürtmesin, hatta imkanı olanlar sinemada izlesin, bir daha böylesine iyi bir sessiz filmi sinemada izleme şansı bulamayabiliriz nitekim :) 

The Tree of Life: Malick'ten Evren, İnanç, Baba-Oğul İlişkisi ve Daha Fazlası Üzerine


Terrence Malick sinemasına aşina değilim; filmografisine baktığımda da sık film çekmediğini, en son işinin 2005'te (The New World) vizyona girmiş olduğunu görüyorum. Dolayısıyla eğer film kurdu değilseniz adını benim gibi duymamış olma ihtimaliniz yüksek. Bu durum, Cannes'dan beri basında dönen filmle ilgili yorumları da okumadıysanız tamamen yargısız bir şekilde bu filme yaklaşmanızı sağlayabilir, ki açıkçası benim için öyle oldu ve bu yargısızlığın böyle bir filme objektif olarak bakabilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne yazık ki bazen bir filmin ya da eserin yaygarası kendisinin önüne geçebiliyor ve ne o işe adam gibi bakabiliyor ne de farklı şartlarda o işten alabileceğiniz zevki alabiliyorsunuz.
Tree of Life, 50ler Amerika'sındaki orta sınıf O'Brien ailesinin hikayesini oğul Jack'i odak olarak işliyor. Bu hikayenin belli düğüm noktalarına paralel olarak evren ve gezegenin geçmişi ile inanç/din/tanrı meseleleri de herhangi bir linear anlatı kaygısı güdülmeden hikayeye dahil oluyor, hikayenin katmanlarına eklemleniyor. O'Brien'ların duaları, iç sesleri ve birbirlerine söyledikleri zaman zaman dinozorların ya da kara deliklerin, gezegenlerin görsellerine karışıyor. Zaman zaman da, Jack'in çocukluğu ve ergenliği üzerinden ailenin günlük hayatını, babanın kendi hayatının aldığı yön ile ilgili hayal kırıklığını evine nasıl yansıttığını, buna karşılık ise annenin sessiz kabullenişini izliyoruz.
Bu özete, yani elimizdeki görselden arınmış malzemeye baktığımızda Tree of Life, 50ler Amerikan orta sınıfı temel alan bir dram gibi duruyor. Yani, kendi potansiyelini hayatına taşıyamamış mutsuz, mutsuzluğunu çocuklarını terbiye/disiplin ederek onların hayatlarının kendisininki gibi olmamasını sağlayarak aşacağını sanan korkunç bir baba, bu babanın karşısında öfke patlamaları yaşayan oedipal bir oğul, oğullarını babanın gazabından korumaya çalışan ve çok iki boyutlu bir anne ve acımasız 50ler ekonomisinde ayakta kalmaya çalışan bir aile... Bu hiçbir tarafıyla kulağa orijinal/heyecan verici gelmeyen hikaye anlatılmaya değmez değil elbette. Önemli olan hikayenin nasıl anlatıldığı ve Malick Tree of Life'ta hikayeden çok bununla ilgileniyor.


Jack'in anılarını onunla birlikte tecrübe etmeye seyirci olarak ne kadar yakınlaşabiliyorsak o kadar yakınlaştırıyor bizi Malick. Çekimlerde, kameranın davranışında, kompozisyonlarda hep o andaki başına buyrukluğu, olağanlığı yakalamaya yönelik bir çaba var. Ama Dogma'daki gibi bir yalınlığı/yapay olandan soyunmayı aklınıza getirmesin bu. Her ne kadar Malick ve sinematograf Lubezki bu film için Dogma'yı hatırlatan bazı parametreler (yapay ışıktan kaçınma örneğin) belirlemiş olsalar da, oyuncusuz çoğu sahnenin tasarlandığı, tasarlanmayanların da şiirsel olduğu için oyuncu performansına tercih edildiği çok belli. Bu durum kendi başına negatif bir unsur yaratmasa da, Jack'in yetişkin halini canlandıran Sean Penn'e ait sahnelerin çoğunda kendini gösteriyor. Sean Penn'in tüm sahneleri, "Jack'in babası ile olan ilişkisi yetişkin hayatını şekillendirmiş ve onu mutsuz bir birey kılmıştır," önermesi için çekilmiş gibi. Penn'in Le Figaro'ya verdiği bir röportajda söyledikleri de bunu destekler nitelikte. Penn, daha geleneksel bir anlatının filme etkisini kaybettirmeden hikayesini anlatmada yardımcı olabileceğini, filmin bu halinde kendisinin hikayeye ve hikayenin bağlamına bir katkısının olmadığını düşündüğünü söylemiş. 


Penn'in oyunculuğuna yani Jack'in yetişkinliğine olan bu yaklaşım aslında sadece ona ve karakterin bu durumuna özgü değil. Tree of Life, geleneksel Hollywood sineması araçları ile hikaye anlatmaktan çok daha fazlasına kalkışan bir film. Emmanuel Lubezki, Malick'in filme yaklaşımı ile ilgili "Sinematografi bir performansı ya da diyaloğu görsele taşımak için değil, bir koku ya da parfüm gibi tonlarca anıyı izleyene hatırlatmak için kullanılır," demiş, ki bence Tree of Life'ı ve onu izleme deneyimini en güzel özetleyen de bu. Dolayısıyla Oscar için geçtiğimiz Cannes'dan beri büyük bir kampanya yürüten Brad Pitt'in ya da bence Pitt'in de önüne geçen Jessica Chastain ve Hunter McCracken'in performansları ile adaylık bile almamaları hiç şaşırtıcı değil. Tıpkı filmin adaylık almasının şaşırtıcı olmadığı gibi. Çünkü Tree of Life, oyuncu performansını tamamlayan senaryosu ve yönetmenliği ile değil, yönetmene ve sinematografına en iyi malzemeyi sunan ve bunun üzerinden izleyicisine tek bir hikaye anlatmaya değil kendi hikayesini hatırlatmaya ve farkında olmadan da olsa onda hayranlık uyandırmaya çalışan bir film. Tamamen görsel, son derece etkileyici ve açıkçası uzun vadede başyapıt mı odaksız ve deneysel bir çaba mı olarak görüleceği pek belli olmayan ama defalarca izlenesi bir film kısacası karşımızdaki. Keşke çok daha fazla film aynı anda bu kadar çok soruya, kararsızlığa itebilse ve izleyicisine bu kadar çok -belki de gereksiz- güvenebilse. 

15.1.12

Episodes: Friends Mezunu Matt LeBlanc Usülü İngiliz Komedisi



Friends gibi TV tarihinin en başarılı işlerinden birinde yer aldıysanız, o işin adınızın önünde adeta bir sıfata dönüşmesi kaçınılmaz. Friends cast'ından bu sıfattan şimdiye kadar kaçabilen sadece Jennifer Aniston oldu; ama onunki de başarılı bir kariyerden ziyade Brad Pitt'le olan evliliği ve malum magazin basını malzemesi özel hayatı ile ilgili bir durum. Dolayısıyla, böyle başarılı bir projenin CVnizde bulunması büyük bir şans olduğu kadar büyük de bir lanet. Hal böyle olunca da böyle işleri arkasında bırakmış isimlerin yeni projeleri bende her zaman büyük bir merak yaratmıştır. Jennifer Aniston ve Lisa Kudrow'un bağımsız filmleri haricinde, bu meraktan geçtiğimiz yaz Courtney Cox'un Cougar Town'ını izlemiş ve açıkçası son derece ortalama bulmuştum. Cast'tan karakteri 10 sezon boyunca en az gelişmeyi göstermiş Matt LeBlanc'ın sessiz sedasız başladığı dizisi Episodes'un Matt LeBlanc'a hem Emmy hem de  Golden Globe adaylığı getirdiğini okuyunca da her zamanki merakım ve Friends hayranlığım ağır bastı ve diziyi izlemeye başladım. 
İyi ki de başlamışım. Dizi, İngiliz komedi dizisi senaristleri  karı-koca Sean ve Beverly Lincoln'un Amerikalı bir yapımcının baskılarıyla Los Angeles'a gelip dizilerinin Amerikan versiyonu üzerinde çalışmaya başlamalarını konu ediniyor. Tabi ki İngiliz-Amerikan kültürü farkları, Amerika'nın son derece dejenere ve acımasız eğlence sektörü, Amerikan televizyonunun klişeleri gibi etkenler, Sean ve Beverly'nin İngiliz komedisi yani ironi ağırlıklı komediye dayanan dizilerini "ünlü komedyen", "Joey" Matt LeBlanc'ın başrolünde oynadığı ortalama bir Amerikan komedisine dönüştürüyor. Sean ve Beverly'nin dizisinin Amerikan pilot bölümünün çekimini izlediğimiz yedi bölümlük ilk sezon boyunca karı kocanın yaşadıkları çılgınlıklara, evliliklerinin sarsılmasına ve tabi ki Matt LeBlanc'ın yaşadığı son derece absürd TV yıldızı hayatına tanık oluyoruz.


Anlayacağınız üzere Matt LeBlanc dizide kendisini oynuyor. LeBlanc'ı oynadığı tek bir karakter üzerinden tanımlanan, yollarda dönüp "How you doin'?" diye bağırılan, çılgıncasına zengin, son derece sığ ve absürd-komik yani tipik bir Amerikan TV oyuncusu olarak çizen bu rol, çok büyük bir cesaret gerektiren bir rol. Öncelikle, hiçbir zaman Friends kadar başarılı olmayacak, küçük ama zeka işi böyle bir proje içinde kendinizle böylesine dalga geçebilmek açıkçası "başarısız" kariyerinizle yüzleşmeyi ve üzerinize yapıştırılan tüm sıfatları benimseyebilmeyi gerektiriyor, ki bu da şöhretin getirdiği egodan sıyrılabilmek demek. Dolayısıyla, sırf bunun için bile Matt LeBlanc açısından önemli ve takdiri hak eden bir proje bu. Diğer yandan, Amerikan TVsi için çok yaygın olmayan 30 dakikalık bölümlerden oluşan 7 bölümlük bir sezon, 10 sene boyunca TVde belli bir rutini takip etmiş, dolayısıyla izleyicisinin belli başlı beklentileri olan bir isim için çok rahat bir kariyer seçimi olmasa gerek. Bunun üzerine bir de ne kadar Amerikan TVsi için yapılmış olursa olsun İngiliz komedisi odaklı, Amerika'da tanınmayan İngiliz iki ana oyuncuyla dizinin odağını paylaşmak da cabası. 
Gerek dizinin konusu, gerek de saydığım bu özellikleri düşünülürse, Episodes Matt LeBlanc gibi bir oyuncu için çok büyük bir şans. Bu proje, LeBlanc'ın persona'sının altını oymaya hazır, cesur ve kendini ciddiye almayan bir oyuncu olduğunu kanıtlarken ortaya çok da başarılı anlatılmış bir hikaye çıkarıyor. Burada tabi ki, İngiliz oyuncular Stephen Mangan ve Tamsin Greig'in de hakkını teslim etmek lazım. Ağırlıklı olarak tiyatroda oyunculuk yapmış bu iki isim, Los Angeles'ın sığlığı, dejenerasyonu ve TV sektörü içinde alçak gönüllülükleri ve zekaları ile sırıtan, bir yandan da Amerika'nın sunduğu zenginlik karşısında  aralarına kara kedi giren karı koca rollerinde gerçekten mükemmeller. Her ne kadar dizi Matt LeBlanc'in Amerika'ya tanıttığı enteresan bir dizi olarak ön plana çıksa da, dizinin bu kadar başarılı bir izlenme yolculuğunun olmasında bu isimlerin çok başarılı oyunculuklarının etkisi çok büyük. Özellikle de sahne sürelerinin Matt LeBlanc'tan çok çok fazla olduğu düşünülürse. Aynı şekilde, şimdi ismini sayamadığım ama Episodes'daki oyunculukları yüzünden başka işlerine de mutlaka göz atmak istediğim yan oyuncular da gerçekten rollerinde çok başarılılar. 
Kısacası, Episodes, İngiliz komedisi seven, Friends seven, kısa ama çok eğlenceli yeni bir şeyler izlemek isteyen herkese tavsiyemdir ve bugün (bizde gece) gerçekleşecek Golden Globes'daki adaylığını sonuna dek hak ediyor. Her ne kadar Episodes'un karşısında The Bing Bang Theory ve 30 Rock gibi çok izlenen diziler olsa da, bu sene Matt LeBlanc'ın bu diziyle yapabileceği bir sürprize de hazırlıklı olalım derim ben :) 

Güncelleme: Matt LeBlanc gerçekten de bu rolüyle bir Golden Globe kazandı! İşte ödülüyle ilk fotoğraflarından biri: 

26.12.11

American Horror Story Tüylerinizi Diken Diken Edecek!


DİKKAT: BU YAZI SPOILER İÇERİR!

Ağırlıklı olarak Glee ile tanınan Ryan Murphy'nin yeni bir dizinin yapımcılığını yaptığını okuduğumda açıkçası pek umursamamıştım. Glee'yi 2. sezonunun ortasında son derece sıkılarak izlemeyi bırakmış, Nip/Tuck'a ise hiç bulaşmamıştım; dolayısıyla bu yeni proje ile ilgili başlangıçta beni tek çeken şey adı oldu. Ancak yine merakıma dayanamayarak ilk bölümünü izledim ve resmen vuruldum. Sonrasında da her hafta düzenli olarak indirerek izlemeye devam ettim ve her hafta bir diğer bölümü beklerken daha da heyecanlandım. 
Şimdi burada diziyi izlememelerine rağmen, hatta spoiler uyarısına rağmen, bu yazıyı okuyanlara ufak bir not düşeyim; bu söylediklerim size American Horror Story'nin bir başyapıt olduğunu filan düşündürtmesin, çünkü kesinlikle değil. Dizinin konusu, karakterleri, tüm sezon boyunca işledikleri, aile dinamikleri, bunların hiçbiri yeni değil. Orijinal değil demiyorum, malum kaypak kavramlar bunlar, ama kesinlikle dizinin malzemelerini tek tek düşündüğünüzde ortada sizi şaşırtacak bir şey yok. Hatta dizinin Rosemary's Baby ve The Shining referanslarını görmezden gelmek mümkün değil. Ancak buna rağmen hikayesi çok bütünlüklü, en başından beri ne anlatacağını, hikayesini nereye götüreceğini bilen insanların elinden çıktığı çok belli ve karakterler arasındaki ilişkiler çok başarılı işlenmiş.


Filmi başa sararsak, American Horror Story, Los Angeles'taki, hatta Amerika'daki, nadir karakterli binalardan birinde geçiyor ve 1920lerde inşaa edilmiş, bu anlamda neredeyse tarihi eser muamelesi gören bu ev ve eve yeni taşınan, problemli Harmon ailesinin hikayesini anlatıyor. Yani dizi boyunca hem evin hem de Harmon ailesinin hikayelerini izliyoruz. Değerinin çok altına satılan, Los Angeles'taki "murder tour"ların bir parçası olan, içinde sayısız cinayet işlenen bu ev, başına gelen trajedilerle evil bir enerji alanına dönüşmüş, içinde ölenleri kendine hapsetmeye başlamıştır. Her biri büyük acılar çekmiş, haksız ve eceli gelmeden ölmüş bu hayaletler ya öldüklerinin farkında değillerdir, ya da kendi acılarını başkalarına da yaşatmaya kararlılardır, bu da Harmon ailesinin başına gelenlerle bize aktarılır. 
Dizinin en başarılı taraflarından biri de kesinlikle bu çok katmanlı anlatısı. Harmonlar'ın ihanet-ergen çocuk-orta yaş bunalımlı çift ekseninde gelişen kendini çabuk tüketmeye meyilli hikayesi, evin hikayesi ile birleşince izleyiciyi sıkmıyor. Evin öyküsü Harmonlar'ın öyküsüne bazen ayna tutuyor, günümüzden ve sıradan problemleri olan bir ailenin "trajedisine" gerçek trajedilerle karşıt bir anlatı oluşturuyor. 


Ayrıca, Harmon ailesinin nevrotik dinamiği, Constance'ın adeta eski Yeşilçam aktristi davranışları, entrikaları, evde yani diğer adıyla murder house'da "yaşayan" hayaletlerin trajedileri, o hayaletlerin kurbanları ve bunların hepsinin bir araya getirdiği curcuna.. Bunlar, o kadar başarılı bir drama yaratıyor ki, ve bu drama o kadar başarılı, old-school bir korku öğesi ile işleniyor ki.. Sizi bilmem ama ben uzun zamandır bu kadar başarılı bir korku işi izlememiştim televizyonda. Genelde TV'de başarılı drama ve bilim-kurgu & korkuyu bir araya getirmek zordur. Yani bir diziyi izlerken bunlardan birinden birini diğerine yeğler, ve ağırlıklı olarak onun için izlersiniz. American Horror Story öyle bir ton yakalamış ki, korkuyu yaratan öykünün yanı sıra karakterlere de bağlanıyor, yaptıklarının arkasında yatan motivasyonu merak ediyor ve yaptıkları korkunç şeylere, saçma kararlarına rağmen onları önemsemeden edemiyorsunuz. Tate ile Violet'in ilişkisi, normal şartlar altında tüylerinizi diken diken edecek, üvey babasını ateşe vermiş, lisesindeki öğrencileri tüfekle vurmuş Tate gibi bir sosyopata sempati ile yaklaşmaya, Constance'ın asla istediği ve hak ettiği hayata, üne ve tabi ki eve sahip olamaması, normal şartlar altında kibirli, yaşlı ve yaptıklarının cezasını çektiğini düşüneceğiniz bu kadının şanssızlığına üzülmenize, Larry'nin Constance'a olan karşılıksız aşkı ise, kendi çocuklarını öldürmüş bir caniyi bile anlamaya çalışmaya itiyor sizi. Hatta bazen bu iç içe öyküler ve Jessica Lange, Evan Peters, Denise O'Hare gibi mükemmel oyuncuların performansları dizideki korku öğesinin önüne geçiyor. O bölümde nasıl bir katliam, vahşet (abartmıyorum inanın :) ) ile karşı karşıya kalacağınızı değil, bu kimisi ölü kimisi diri karakterlere neler olacağınızı düşünerek ekran karşısına geçiyorsunuz.


Ben bir korku-sever olarak açıkçası dizinin korku öğesinden çok etkilenmedim. Yani hiç ışıkları açık bırakıp uyumaya ya da izlerken gözlerimi kapatmaya yeltenmedim. Bu benim bu anlamda kaşarlanmış olmama ya da dizinin demin bahsettiğim gibi oyuncu performanslarının daha ön plana çıkmasına yorulabilir. Ancak bir gerçek var ki, çok fazla görsel efekte yaslanmayan ve geçmiş, yaşanmış trajediye odaklı bir öyküsü olduğundan American Horror Story'nin izleyenleri zaman zaman rahatsız etmesi, gece izlemekten kaçınmaya itmesi çok doğal. Dolayısıyla yazımı buraya kadar ısrarla okumuş diziye yabancılara önerim bu anlamda temkinli olmaları, hiç olmadı izlerken yanlarına birini almaları yönünde olacak. Yine de, korku lafının kendisi bile aklınızın çıkmasına sebep olmuyorsa, mutlaka bir şans verin izleyin derim kesinlikle. Çünkü, dizinin bu oyuncu ve karakter kadrosuyla serüveni bu 12 bölümle sona erdi ve ne yazık ki American Horror Story bu 12 bölümde tıkır tıkır işlemiş dengeyi tekrar tutturamayabilir. Ryan Murphy geçtiğimiz günlerde dizi izleyicilerini büyük bir hayalkırıklığına uğratarak önümüzdeki sezonun başka bir lokasyonda (bu ev olmak zorunda değilmiş!) farklı karakterlerle devam edeceğini açıkladı. Bazı oyuncuların geri dönmesi söz konusuymuş; ancak tamamen farklı karakterleri canlandıracaklarmış. O ne mi demek? Valla Ryan Murphy bu. Glee'ye yaptıklarından sonra bu adamdan her şey beklenir! :) 


Son not: Violet'i canlandıran Taissa Farmiga ve Tate'i canlandıran Evan Peters'ı Twitter'da da takip edebilirsiniz.

24.12.11

Misfits'in 3. Sezonunun Ardından

DİKKAT: BU YAZI SPOILER İÇERİR!

BAFTA ödüllü İngiliz dizisi Misfits'in 3. sezonu geçtiğimiz pazar sona erdi. Son bölümü dün izleyebildim ve dizinin büyük bir hayranı olarak bu sezona dair fikrim tamamen pekişmiş oldu: Hayalkırıklığı. 
Öncelikle, Misfits hayranlarının gazabına uğramamak adına en sonda söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: 3. sezon çok başarılı bir sezondu, iyi bir televizyon işiydi ve yine iyi yazılmış, iyi işlenmiş bölümlerle buluşturdu bizi. Ancak bunların hiçbiri, bundan önceki iki sezonda karşımıza çıkan, Misfits'i Misfits yapan tonu yakaladığı, bir adım ileriye taşıdığı ve bize baş rolündeki oyuncuyu yitirmiş bir dizi olduğunu unutturduğu anlamına gelmiyor. 
Ne kadar başarılı bir iş olursa olsun, her TV projesi, ana karakterlerinden birini oyuncunun seçimi dolayısıyla kaybetmek zorunda kaldığında tökezler. Nathan, Misfits için önemli bir karakterdi, dizinin absürd-sinir bozucu- ama yaratıcı-komik tonunu neredeyse kendi başına sırtlanıyordu ve onun diziden ayrılması bu tona büyük bir sekte vurdu. "Yerine" gruba dahil olan Rudy, her ne kadar bu anlamda başarılı bir karakter olsa da, sanırım "neden böyle olduğunun" hiç açıklanmaması sebebiyle, dizinin en iyi işlenmiş, öyküsü enine boyuna işlenmiş yegane karakterlerden birinin eksikliğini dolduramadı. Ve yine sanırım bu sebepten olacak, dizi yazarları, bu anlamda iyi işlenmiş karakterlerine yaslandı. Kelly başlıca olmak üzere, Simon ve Curtis'e odaklanan yine oldukça iyi bölümler izledik. 


Burada küçük bir parantez açıp bir karakter olarak Alisha'ya ve dolayısıyla da Antonia Thomas'a yapılan haksızlıktan bahsetmek istiyorum. Iwan Rheon ile bu sezon diziyi bıraktığını açıklayan bir diğer oyuncu olan Antonia Thomas, aslına bakarsanız geç bile kaldı. İlk sezondan beri kendisine ait, karakterinin motivasyonunu ortaya koyan doğru düzgün bir bölüm izleyemediğimiz, sadece cinselliğini silah olarak kullandığı için o "güç"e sahip olduğunu bildiğimiz Alisha, hep ilişkileri ile diziye dahil edilen tam bir stereotype kadın rolünü üstlendi dizi boyunca. Zaten bu dizinin kadınlara verdiği "güç"leri şöyle bir düşününce karşınıza çıkan güçten ziyade lanet tablosu, Alisha'nın önce Curtis sonra da Simon ile olan ilişkisinden öte kendini gösterememesi ile de iyice pekişiyor ve işi Misfits'deki cinsiyet rolleri dağılımındaki soruna kadar götürüyor. Ben oraya şu an çok fazla bulaşmadan, dizinin bu sezondaki dram tonuna ve bunun bence neden bir hayalkırıklığı unsuru olabileceğine geri dönmek istiyorum.
Bölümler, Kelly, Simon ve Curtis'e odaklanınca, ve bu karakterler, malumunuz Kelly'nin dürüstlüğü, Simon'ın Alisha ile ilişkisi yüzünden trajik geleceği, Curtis'in yetenekli ama yolunu kaybetmiş atlet gibi yolu son derece kompleks ve dramatik çizilmiş karakterler olunca, dizi de ister istemez böyle bir ton kazandı. Rudy'nin malum çift karakterliliği, kadınlarla olan ilişkileri üzerinden başına gelen son derece komik durumları, Kelly'nin Hitler'i öldürmesi, Curtis'in kendisinden hamile kalması, lezbiyen ilişkisi vs gibi çok çok yaratıcı olduğu  hiçbir şüphe götürmeyen yan hikayeleri bile, ne yazık ki ağırlıklı dramayı dengeleyemedi. 


Bunu aşan, "Hah işte böyleydi bu dizi ya!" dedirten tek bölüm, benim açımdan 7. bölüm, yani Kelly'nin sonunda sevgilisi olmuş "power guy" Seth'in sevgilisini dirilttiği zombi bölümü oldu. Bu bölüm, bir yandan Seth'in ve bir trafik kazasında kaybettiği eski sevgilisinin içler acısı halini işlerken, bir yandan da başka bir dizide yan hikaye bile olamayacak cheerleaders ve zombi kedi meselesiyle insanı gülmekten ağlatacak kadar komikti. Bu bölüm,  dizi yazarlarının Robert Sheehan'ın ayrılması, efsanevi This is England'ın oyuncularından Joseph Gilgun'un izleyiciye doğru tanıtılması gibi kaygılardan arındıklarında eski-doğal elementlerini hala yakalayabildiklerini gösteren çok umut vaadedici bir bölümdü. Ta ki, son bölümde olanlara kadar.. 


Simon ve Alisha'nın ilişkisinin dizinin en büyük süprizlerinden ve geçtiğimiz sezonun en heyecan verici gelişmelerinden biri olduğunu kabul ediyorum. Ancak, geçmişe geri dönme, time-loop gibi meseleler, açıkçası hiç doğru düzgün dizide açıklanmadığından biraz havada kalmış ve ucu açık meselelerdi. Yani, Superhoodie Alisha'yı ölümden kurtarmak için gelecekten geliyor ve Alisha'nın Simon'a yani kendisine aşık olmasını sağlıyorsa, Simon ile Alisha'nın birlikte oldukları ve Alisha'nın ölmediği bir ana alternatif geçmiş/gelecek olması gerekir, değil mi? Kafanız mı karıştı? :) Karışması çok doğal, çünkü ne yazık ki bu hikaye örgüsü, dizi boyunca izleyiciye sadece inanılması gereken, rasyonel bir temele oturtulmayan, romantizmle süslenmiş bir hikaye olarak sunuldu. Son bölümdeki, Alisha'nın "bok yoluna gitti" denilecek kadar saçma ölümü, onun ölümüyle Simon'ın da bizim izlediğimiz zaman akışından bu şekilde çıkması, belki yazarların cesur ve başladıkları hikayeye sadık bir kararları olarak açıklanabilir. Ancak nihayetinde şöyle bir gerçek var ki, bu oyuncular diziden ayrılmasaydı, bu hikaye örgüsü, yine bir yere varmadan ve kaynağı hiç açıklanmadan sürüp gidecek, biz izleyicilerden de sadece "inanmamız" ve bu trajik aşk öyküsünün tadını çıkarmamız beklenecekti. Dolayısıyla, yazarlara bu kadar güvenemiyor ve bu gelişmeyi de dizinin geleceği adına kaygı verici bir adım olarak görmeyi tercih ediyorum ben. 
Önümüzdeki sezon diziyi bu bahsettiğim alanlarda kendini toparlamasını umarak izlemeye devam edeceğim; ancak sanırım ilk iki sezondaki yayınlandıktan sonraki gün büyük bir heyecanla izlemek için saat sayar halime pek kavuşmam mümkün olacak gibi görünmüyor. Sizlerin bu anlamda benden daha umutlu olduğunu ve bu sezonu çok daha keyifle izlediğini umarak American Horror Story'nin son bölümünü izlemek için huzurlarınızdan çekiliyorum :) Onunla ilgili yazım için de beklemede kalınız. 

19.12.11

Tam Bir Pazar Günü Filmi: Rocket Science


Genelde bir film, kitap ya da albüm ile ilgili bir şey yazma sürecim iki şekilde gelişiyor: 1) İzleyip, okuyup, çok beğeniyorum. Hakkında bir şeyler okuyorum -tamamen kendi keyfim için, yazı için gibi anlaşılmasın, o kadar disiplinli olabilsem keşke :)- sonra da birilerine anlatmak, hakkında konuşmak yetmeyince hemen oturup bir yerlere bir şeyler çiziktiriyorum. Bunların büyük çoğunluğu burada. 2) İzleyip, okuyup, dinleyip beğeniyorum, ama tam olarak ne hissettiğimden emin olamıyorum, hakkında pek laf etmiyorum, yine okuyorum bir şeyler hakkında, ve ondan sonraki gün hala etkisindeysem oturup bir şeyler yazıyorum. Bunların da büyük çoğunluğu burada yer alıyor/alacak.
Rocket Science, ikinci kategoriye giren bir film. Dün öğleden sonra izlemiş, hatta üstüne bir de Woody Allen'ın Manhattan'ını izlemiş olmama rağmen, bu pazartesi sabahı aklımda o Woody Allen klasiği, ya da biraz önce iş için okuduğum kitap değil de bu film var ve bunun bir sebebi olmalı diye düşündüğümden buradayım :)
2007 yapımı, son derece küçük bir film Rocket Science. Varlığından Anna Kendrick Twilight'ta ilgimi çekince haberdar olmuştum. (Catherine Hardwicke, bir röportajında Kendrick'i bu filmdeki performansı yüzünden Jessica rolü için seçtiğini söylemişti yanlış hatırlamıyorsam.)


Konuşma problemi olan Hal ile sevgilisi- takım partnerinin bir münazara sırasında tekleyip kalması sonucu kendine yeni bir partner arayan ve bu partnerin "sorunlu" birilerinden çıkacağına inanan Ginny'nin hikayesini ele alan film, Hal'in Ginny'ye aşık olmasıyla bambaşka bir ivme kazanıyor. Zaten Hal'in hayatı duygusal anlamda ailesi ve kardeşi yüzünden o kadar problemli ki, Ginny'ye aşık olmaması pek mümkün değil :) Ancak bu aşk, kekelemesini aşıp ülke çapında bir münazara yarışması (hızlı konuşma demek daha doğru aslında) kazanmasına, hatta onu da bırakın sınıfın önüne geçip konuşmasına ne yazık ki yetmiyor ve hırslı Ginny, istediğini elde etmek için münazara takımı çok iyi olan başka bir okula geçiyor. Filmin büyük bir kısmını da, Ginny'nin kendisini kullandığını anlayan Hal'in bu ihanetle başa çıkma hikayesi oluşturuyor. Ginny'yi can evinden vurmak isteyen Hal önce münazara işinde başarılı olmaya çalışıyor, olamayınca Ginny'nin evine bir çello fırlatıyor, kazandığı kupalardan birini çalıyor, en sonunda bir türlü onu unutamayınca eski sevgilisi-partnerini ikna edip ona karşı bir takım kuruyor. 


Filmin soundtrackinden sonra en güzel tarafı da, Hal'in bu aşık/gözünü intikam bürümüş hali. Lise birinci sınıf öğrencisi Hal, ilk aşkın sancılarını, ailesinden, kekeleme sorunundan dolayı son derece agresif bir şekilde yaşıyor ve de eline bu süreçte hiçbir şey geçmiyor. Tamam biraz kabuğunu kırıyor, kendine olan güveni yerine geliyor ama ne Hesher'deki gibi bir sabah kalkıp bambaşka biri oluyor, ne de Adventureland'deki gibi bir gece yarısı yağmurda New York'a gidip sevdiği kızla birlikte oluyor. O çok alıştığımız, çok da sevdiğimiz, hatta bize kendimizi iyi hissettiren film numaralarının hiçbiri yok bu filmde. Belki de bu yüzden çok az biliniyor, hakkında imdb'de bir trivia bile yok ve tumblr'da aradığınızda karşınıza bol efektli, benim de kullanmayı çok sevdiğim görseller çıkmıyor. Negatif algılanabilecek bu özellikler, neyse ki bu filmi çok daha gerçekçi, çok daha candan kılmış. Karakterleri gerçekçi, hikayesi gerçekçi, bunu da karamsara ya da dramaya bulaşmadan başarmış ve şahane soundtrackli küçük bir pazar günü filmi Rocket Science. İndie coming of age hikayeleri sevenlere duyurulur.

Clem Snide'dan Eef Barzelay'in bestelediği ve grubundan şarkılar kullandığı soundtrack'i için de buyurunuz: Rocket Science OST


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...