11.9.14

Another Earth: Başka Bir Dünya Mümkün


Blogun hareketsizliğinden de tahmin edebileceğiniz gibi bu aralar tembelliğim üzerimde. Özellikle de izleme konusunda. Neden bilmiyorum, yeni şeyler izleme isteğimi bir şekilde yitirdim bu aralar. Hiçbir şey izlemiyor değilim ama bir şekilde eski performansımda da değilim ve izlediklerim de bende "Bunun hakkında kesin yazmalıyım!" hissini uyandırmadı bir türlü. Neyse, demeye çalıştığım şu ki, Mike Cahill'in yönettiği ve senaryosunu başrol oyuncusu Brit Marling ile birlikte yazdığı Another Earth beni o kadar etkiledi ki, tüm yapılacak işlere ve tembelliğe rağmen hakkında bir şeyler yazmak istedim ve de karşınızdayım. 
Another Earth 2011 yapımı bağımsız bir film. Adını ilk kez Sundance film festivalinde aldığı, aralarında Jüri Özel Ödülü'nün de bulunduğu ödüllerle duyurmuş. Konusuna gelince.. Güneş sisteminde Dünya'ya çok benzeyen bir gezegen keşfediliyor. Bu keşfin haberini MIT'nin astrofizik bölümüne kabulünü kutladıktan sonra sarhoş bir şekilde araba kullanırken alan 17 yaşındaki Rhoda, gökyüzünde beliren bu gezegeni izlerken kaza yapıyor ve 3 kişilik bir ailenin hayatının mahvolmasına sebep oluyor. Arabadaki anne ve çocuk hayatını kaybediyor, ünlü bir müzisyen olan baba John Burroughs ise komaya giriyor. Rhoda sarhoş araç kullandığı için 4 yıl hapse mahkum oluyor ve serbest bırakıldıktan sonra başarılı ve parlak bir öğrenci iken geleceği belirsiz eski bir suçlu olarak yaşamaya alışmaya ve iki kişinin ölümüne sebep olmanın verdiği suçluluk duygusu ile başa çıkmaya çalışıyor. 


Komaya giren John'un uyandığını öğrendikten sonra suçluluk duygusunu hafifletmek için ondan özür dilemeye karar veriyor. İkili Rhoda'nın bir türlü cesaret edip kim olduğunu söyleyememesi sayesinde arkadaş oluyorlar. Bu sırada, keşfedilen yeni gezegen Dünya'ya yaklaştıkça Dünya'ya şaşırtıcı derecede benzediği, tıpkı Dünya gibi bir uydusu olduğu öğreniliyor. Uzaya sivil seyahat hizmeti veren bir firma bir yarışma başlatarak kamuoyuna bu yeni gezegene giden ilk insanlar olmayı vaat ediyor. Suçluluk duygusundan, işlediği suçun ağırlığından ve yaşadığı hayattan kaçmanın yollarını arayan Rhoda da bu yarışmaya katılıyor. O hevesle bu yarışmanın sonucunu beklerken ve John'la vakit geçirmeye devam ederken "Dünya II" olarak adlandırılan bu gezegenle ilk iletişim kuruluyor ve de Dünya II'nin her anlamda Dünya'nın aynası, aynısı olduğu keşfediliyor. 
Rhoda ve John'un aynı olayın sonucu olarak yaşadıkları suçluluk ve yas yüzünden darmadağın olmuş hayatlarına ve kurdukları ilişkiye bu gezegenle ilgili öğrendiğimiz her yeni bilgiyle biz de yeni bir gözle bakıyoruz. Rhoda'nın suçluluk duygusu, bu ayna Dünya ile bir nebze hafifliyor ve "belki" bazı şeylerin bir başka dünyada farklı yaşanmış olma ihtimali, o farklı hayatı yaşayan diğer "ben"likle tanışma ihtimali, hepsinden de öte hataları, acıyı, başarısızlığı arkada bırakıp yeninin mümkün olduğu bir yere gitme ihtimali, en az Rhoda'yı olduğu kadar izleyiciyi de cezbediyor. Özellikle de gezegenler arası ilk iletişimin kurulduğu sahne ve de filmin son zamanlarda izlediğim en vurucu sahnelerden biri olan kapanış sahnesi var ki, insan "Benim başıma gelse ben ne yapardım?", ".. nasıl bir his olmalı?" diye düşünmeden, sorgulamadan ve de ister istemez ürpermeden edemiyor. 



Film de, tam da buna benzer bir sorgulamanın sonucu olarak, Cahill ve Marling arasında geçen "Evrende bir yerlerde senden bir tane daha olsa ve onunla tanışma şansın olsa ne yapardın?" diyaloglarından doğmuş. Bağımsız bir film deyince insan bütçenin stüdyo filmlerine nazaran çok çok küçük olduğunu elbette tahmin ediyor ama Another Earth'ün ne kadar kısıtlı bir bütçe ile çekildiğini daha iyi anlatabilmek için iki örnek vereyim: Cahill, akrabaları ve arkadaşlarından yardım alabilmek ve masrafları böylece minimuma indirebilmek için filmi doğup büyüdüğü Connecticut'ta çekmiş ve filmde neredeyse Brit Marling kadar çok görünen oyuncu William Mapother'in maaşı gün başına sadece 100$ imiş. Bütçenin azlığı elbette filmde, özellikle de kamera kullanımında kendini gösteriyor ama bunun dışında film senaryosunun bütünlüğü ve vuruculuğu ve de oyunculuklar sayesinde o kadar iyi ki, bu durum asla göze batmıyor. 
Dünya II'nin arka planda göründüğü sahneler o kadar göze hitap eden ve insanı etkileyen sahneler ki, çoğu negatif eleştiride altının çizildiğini gördüğüm dünyalar arası böyle bir konumlanmanın astrofiziksel sonuçlarının filmde irdelenmemiş olması, yani filmin bilimsel olarak inanılır olmaması beni gerçekten hiç rahatsız etmedi. Özellikle de böyle bir hikaye ve bu hikayeyle sorulan böylesine güzel sorular varken ben açıkçası suspension of disbelief'te hiç sıkıntı yaşamadım. Bilim-kurgu püristi değilseniz sizin de yaşayacağınızı sanmıyorum :) 
Son olarak: Cahill'in oyuncu kadrosunda yine Brit Marling'in bulunduğu ve de yine bir bilim kurgu olan yeni filmi I Origins'in bu ayın 19'unda gösterime gireceğini de hatırlatarak yazıma son veriyorum. 

29.3.14

Where the Wild Things Are / Vahşi Şeyler Ülkesinde: Maurice Sendak'tan Çocuk Öfkesi ve Hayal Gücü Üzerine


Maurice Sendak'ın picture-book klasiği Where the Wild Things Are, 2009 tarihli Spike Jonze uyarlaması sayesinde geçtiğimiz yıllarda epey popüler olmuştu hatırlarsanız. Picture-book düşkünlüğümden ve "Önce kitabı okuyayım," takıntımdan Spike Jonze'u çok sevmeme rağmen filmi izlememiş, her yerde kitabı aramış ve bulamamıştım. Tam bulamayacağıma ikna olmuşken kitap geçtiğimiz haftalarda e-book olarak elime geçti ve tesadüftür ki, Türkçe çevirisi geçtiğimiz günlerde Can Çocuk'tan Celal Üster çevirisiyle Vahşi Şeyler Ülkesinde ismiyle yayınlandı. Tüm bunların üzerine bana da beklediğimden de çok sevdiğim ve özellikle çocuklar tarafından okunması gerektiğini düşündüğüm bu klasik hakkında birkaç kelam etmek düştü elbette :) 
Kitabın kahramanı Max, bir gün kurt kostümü giyip evi birbirine katar. Annesi de onun bu yaramazlıklarını onu odasına akşam yemeği yemeden göndererek cezalandırır. Öfkesi hala yatışmayan Max'in odası birden büyük bir ormana dönüşür ve Max bir kayığa atlayıp vahşi şeylerin ülkesine doğru yola koyulur. Orada onları sindirir, onlardan da vahşi olduğunu kanıtlar, hatta onları odalarına yemek yemelerine izin vermeden gönderir. Ama evini özler, burnuna akşam yemeğinin kokusu gelir ve eve dönmeye karar verir. Döndüğünde hala sıcak bir yemek odasında kendisini beklemektedir. 
İngilizce'si sadece 338 kelimeden oluşan bu kısacık, tanıdık ama tanıdık olmasına rağmen orijinal ve okuması çok keyifli hikayeyi Sendak 31 yaşındayken yazmış ve resimlemiş. Kitabın "Wild Things"ine ilhamı veren, kendi ailesi gibi Polanya göçmeni olan, İngilizce bilmeyen, küçükken kendisine ve kardeşine "Seni yiyip bitiririm," gibi laflar eden, bakımsız ve hastalıklı uzaktan akrabaları olmuş. Max'in annesinin disiplinine karşı gösterdiği öfkenin tasvirinde ve çözümlenmesinde ne kadar çocuk psikolojisini yumuşatmadan yansıtmayı seçen bir yetişkinin öngörüsü varsa, yine onun hayal gücünün ve oyunlarının gerçekliği algılayış biçiminde de bir çocuğun  bakış açısı var. Bu ikisinin bir araya geliş biçimindeki doğallık ve didaktiklikten uzaklık, Where the Wild Things Are'ı farklı ve unutulmaz kılıyor. 


Yayınlandığı 1963'te öğretmenlerden ve ebeveynlerden çizdiği yaramaz çocuk, çocuğunu yemek yedirmeden odasına gönderecek kadar sinirli anne, ve ne oldukları belli olmayan korkunç yaratıklarla dolu bir ülke tasvirleri sebebiyle büyük tepki gören, iki sene sansüre maruz kalan kitap, bu süre sonrasında eleştirmenlerden çocuk öfkesine yaklaşımı, farklı ekollerden okunmayan müsait çok katmanlı hikayesi dolayısıyla büyük övgü toplamış. 1964'te ise çocuk kitapları kütüphanecilerinin verdiği bir ödül olan Caldecott Medal'a layık görülmüş. Kitaptan çocukları uzak tutmaya çalışan öğretmenler ise, çocukların bu kitaba büyük bir ilgi gösterdiğini, kütüphanelerde ısrarla bu kitabı aradıklarını fark etmişler. 
Where the Wild Things Are'ın böyle uç reaksiyonlara sebep olan hikayesinin bir başka güzel tarafı, aynı zamanda edebiyatta karşımıza sıklıkla çıkan yolculuk temasını çok kısa bir hikaye olmasına rağmen büyük bir başarıyla işlemesi. Max, öfkesine çözüm olarak çıktığı yolculukta annesinin onun öfkesine çare olarak kendisine uyguladığı davranışların aynısını vahşi şeylere uyguluyor. Vahşi şeyler onu çok sevmelerine rağmen hem de. Ama yine de mutsuz oluyor, sıkılıyor. Annesiyle farkında olmadan kurduğu bu empatiyle eve dönmeye karar veriyor ve döndüğünde odasındaki hala sıcak yemekle karşılaşıyor. Yolculuk her zaman olduğu gibi Max'in de bakış açısını değiştiriyor, annesini anlamasını ve ona olan sevgisini yeniden keşfetmesini,  öfkesinin yatışmasını sağlıyor. Kendi gerçekliğini, yaramazlıklarına, vahşi şeylere ve onlar üzerinde kurduğu egemenliğe tercih ediyor. 


Daha uzun yıllar boyunca hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından çok sevilerek okunacağına inandığım bu kitabı hazır Türkçe'ye çevrilmişken ve baskısı rahatça bulunurken mutlaka arşivinize ekleyin ve sevdiğiniz bir küçüğe hediye edin derim. Ben Türkçe çevirisini henüz okumadım ama hem bir de Türkçe'sinden okumak hem de şahane illüstrasyonlarına basılı kopyasından bakmak için sabırsızlanıyorum! 

13.2.14

The Fault in Our Stars / Aynı Yıldızın Altında

Young-adult kanser anlatılarından genellikle uzak durmaya çalışıyorum. Bunun da iki sebebi var: Kanser gibi neredeyse herkesin hayatında farklı ölçülerde iz bırakmış acı bir hastalığı çocuk-yeni yetme karakterlerlerin baş ettikleri ya da yenik düştükleri bir bağlamda okumak, izlemek beni gerçekten çok üzüyor. Ve çoğu young-adult hikayesi gibi bu anlatılar da romantize ediliyor, bu da zaten trajik olan bir hikayeyi daha da üzücü, insanı okurken parçalayan bir döngüye sokuyor ve "hastalık" mefhumuna özellikle de bu kitapların hitap ettiği yaş grubunun, bu şekilde yaklaşmasının sağlıklı olup olmadığı konusunda şüphelerim var.
Tüm bunlara rağmen şunu da söylemek lazım ki, kanser bir realite ve insan anlamlandıramadığı, nedenini bulamadığı ve çözemediği her şeye olduğu gibi bu illete de bir anlam, neden ve çözüm bulmak istiyor. O yüzden "sick-lit" denen bu türün ortaya çıkması, bu kadar popüler olması ve karşımıza kansere ya da ölümcül başka bir hastalığa yakalanmış, ama buna rağmen onları yenmiş ya da "anlamlı", "dolu" bir hayat / aşk yaşamış karakterler çıkarmasına şaşırmamak lazım.
Bu türün neredeyse en popüler ve en iyi yorumlar almış ürünlerinden John Green'in The Fault in Our Stars'ını, Türkçe'ye çevrilmiş adıyla Aynı Yıldızın Altında'sını, bu girizgahtan çıkarabileceğiniz üzere okumamak için çok direndim :) Ancak John Green'i kardeşi Hank Green ile birlikte yönettiği Youtube kanalında uzunca bir zamandır izliyor olmam ve bu kitabın bu anlamda benim için bir "başarı hikayesi" sıfatı da taşıyor olması, tüm bu saydıklarımın önüne geçti. Merak kediyi nasıl öldürdüyse beni de sağlam bırakmadı tabii ki. Neredeyse bütün kitap boyunca ağladım.. :-/
Peki nasıldı The Fault in Our Stars? Terminal kanser hastası Hazel'ın gözünden okuduğumuz roman, Hazel'ın yaşamının kanseri yenmiş Augustus ile tanıştıktan sonra nasıl şekillendiğini ele alıyor. Hazel, öleceğini bildiği için başta Augustus'tan uzak durmaya çalışsa da tahmin edebileceğiniz gibi ikili birbirine aşık oluyor. Gerisi, yine tahmin edebileceğiniz gibi, kimsenin kimse için dilemeyeceği bir trajedi.. Bu özete baktığınızda young-adult kanser anlatılarından çok da bir farkı yokmuş gibi görünen romanın en büyük farkı, hastalara, kansere yaklaşımında ve karakterlerinde. Öncelikle romanın ana karakterleri Hazel ve Augustus, genellikle orta yaşlı young-adult yazarlarının günümüz yeni yetmelerinin tüm karakteristik özelliklerinden arındırarak yazdığı yaşından olgun ve bir örnek karakterlerden çok farklılar. Hazel ve Augustus, onlarla karşılaştırıldığında öncelikle çok zeki ve çok bilmişler :) Neredeyse John Hughes'un karakterlerine yaklaşan bir şahsına münhasırlıkları var. Diyalogları da yine Hughes'daki farkındalık, komedi anlayışı ve de karamsarlıkla dolu. Bu anlamda bana yer yer çocuksu gelse de, sırf bende yarattığı bu reaksiyon, ve dili kullanımı (Hazel ve Augustus ne kadar büyük ve zekice laflar etseler de iki laflarından biri "like" ve "whatever" :) ) açısından kesinlikle hitap ettiği okur yaş grubunu iyi tanıyan ve anlayan bir yazarın elinden çıktığı çok belli.
Hazel ve Augustus, yine benzer romanlardaki karakterlerin aksine, kendi trajedileri kadar çevrelerindekilerin de onları sevmenin bir sonucu olarak yaşadıkları trajedinin son derece farkındalar. Toplumun "hasta"yı nasıl ötekileştirdiğinin ve çoğu kültürel ürünün kanseri nasıl çizmeyi tercih ettiğinin ve romantize ettiğinin de.. The Fault in Our Stars, ağırlıklı olarak bir aşk hikayesi olmasına rağmen kanseri tüm çirkinliği, tüm korkunçluğu ile ele alıyor ve romantizm uğruna ne karakterlerinin hastalıklarını ne de maruz kaldıkları davranışları görmezden gelmiyor. Aksine bunların üstüne gidiyor, benzeri romanların bunun tersi olan seçimlerini okurunun fark etmesi için elinden geleni yapıyor.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, kesinlikle aşkın ön planda olduğu bir kanser anlatısı olduğu için göz ardı edilmemesi gereken, John Green'in hem Youtube hem de yazınıyla son yıllarda yakaladığı başarıyı anlamada önemli bir yer tutan ve YA okuyucusu olmayan yetişkinlerin de yadırgamadan ve sıkılmadan okuyabileceği bir kitap The Fault in Our Stars. Başrollerinde Shailane Woodley ve Ansel Elgort'un olduğu film uyarlamasının fragmanı için ise buyurunuz:

21.12.13

The Fall: Cinayetin Psikolojisi Üzerine






















Cinayet anlatıları ile ne kadar ilgiliyiz değil mi? Sadece izlediğim örneklerini bile düşündüğümde aklıma hemen gelen isimlerin çokluğu karşısında şaşırmadan edemiyorum: Dexter, The Killing, Zodiac, Se7en, Insomnia.. Bu anlatıların çoğunun izleyiciyi çeken iki ortak noktası var genellikle: Katilin kimliği ve katilin motivasyonu / psikolojisi. BBC Two yapımı The Fall, çok tanıdık cinayet anlatılarına katilin ve de onun kimliğini açığa çıkarmaya çalışan polisin psikolojisini ele alarak dahil oluyor. Ancak benzerlerinin çoğunun aksine The Fall'da en başından beri katilin kim olduğunu biliyoruz.
Kuzey İrlanda'nın Belfast şehrinde geçen Allan Cubitt imzalı dizi, faili bir türlü çözülemeyen bir cinayeti aydınlatmakla görevlendirilen Stella Gibson'ın (Gillian Anderson) şehre gelişiyle başlıyor. Stella bir yandan kadın bir dedektif olmanın, polis içindeki yolsuzlukların ve bürokrasinin çıkmazlarıyla uğraşırken bir yandan da katilin kimliğini açığa çıkarmaya çalışıyor. Stella ile eşit ölçüde ekranı paylaşan ve dışarıdan son derece normal görünen katil Paul Spector ise işi, eşi ve iki küçük çocuğu ile hayatını idame ettirmeye devam ediyor. Dizi boyunca işlediğine şahit olduğumuz iki cinayet de bu hayatın bir parçası. Paul için çocuklarına banyo yaptırmak, eşiyle ve arkadaşlarıyla dışarı çıkmak ve sonrasında eve gelip internette gözüne kestirdiği yeni kurbanının bilgilerine ulaşmaya çalışmak, günlük hayatın bir parçası. Ve onun bu birbirinden çok ayrı olması gereken iki psikolojik ruh durumunu aynı anda yaşayabilmesini, normal hayatta her anlamda fonksiyonel bir birey olarak var olabilmesini izlemek, gerçekten de insanın hem kanını donduruyor, hem de ister istemez insanı büyülüyor. 




























Bu şaşkınlık ve ilgiyi yaratan, çoğu İngiliz dramasında olduğu gibi bu dizide de karşımıza çıkan realizm. The Fall, ilk sezonu 1'er saatlik 5 bölümden oluşan bir dizi ve derdini olaydan ziyade betimleme ile anlatma derdinde. Katilin kim olduğunu çözmek gibi bir derdi de olmadığından hikayesini anlatmada aceleci davranmıyor. Zaten Stella ve Paul o kadar ilgi çekici karakterler ki, siz de çok ne olduğunu umursamadan onları izliyor ve onları bir anlamda çözmeye çalışıyorsunuz. Ben şimdiye kadar gördüğüm seri katil tiplemesinden çok farklı olduğu için Paul'a odaklandım ama Stella da sanırım şimdiye kadar TV'de gördüğüm en iyi ve gerçek kadın karakterlerden biri. Şiddet ve toplumsal statü paralelliğinde kadının erkek tarafından ne kadar ezildiğini ve ne kadar saçma ve başına buyruk yaptırımlara maruz kaldığını, Stella'nın başına gelenlerde ve çözmeye çalıştığı cinayette izlemek, bende bir TV işinde şimdiye kadar denk gelmediğim bir tatmin yarattı. Stella, mesleğinde cinsiyeti yüzünden sürekli yıpratılsa da karşı cinsin kuralları ve beklentilerine boyun eğmiyor ve işine bunun getirdiği bir hassasiyetle yaklaştığı için çoğu meslektaşının görmek istemediği birçok detayı görebiliyor. Onun Paul ile olan av ve avcı ilişkisi olarak tanımlanabilecek ve konumların ve gücün devamlı el değiştirdiği ilişkisi de, gerçekten yine şimdiye kadar TV'de gördüğüm en iyi çizilmiş dinamiklerden. 
Dizinin ikinci sezonu başrollerdeki Gillian Anderson ve Jamie Dornan'ın yoğunlukları sebebiyle önümüzdeki sene sonunda yayınlamaya başlayacak. Ben X-Files'ı izlememiş ve Jamie Dornan'ı da sadece Marie Antoinette izlemiş bir seyirci olarak ikisinin de performansına hayran kaldım. Özellikle Jamie Dornan, Paul Spector rolünde inanılmaz iyi. Seri katil anlatıları ile az çok ilgilenen herkese gözüm kapalı tavsiye ederim. 

12.12.13

Gravity / Yer Çekimi: İnsan Olmanın Çaresizliği





















Her Şey Aydınlandı'yı az çok okuyan herkesin tahmin edebileceği gibi sinemaya giden bir film takipçisi değilim. Genelde, hem üşengeçliğimden hem de para harcamak istemediğimden çoğu filmi internete düşmesini bekleyip öyle izliyorum. Gravity, hakkında okuduğum olumlu yorumlar sebebiyle bana bu alışkanlığımı bozduracak kadar merak ettiğim bir filmdi; ama yine tahmin edebileceğiniz gibi evde izledim ve sonunda merakımı gidermiş oldum. 

Children of Men ve Y tu Mama Tambien gibi filmlerle tanınan Alfonso Cuaron'un yönetmenliğini yaptığı film, ilk uzay yolculuğuna çıkan tıp mühendisi Dr Ryan Stone'un (Sandra Bullock) hayata yeniden bağlanmasının hikayesini anlatıyor. Deneyimli astronot Matt Kowalski (George Clooney) ile Rusya'nın uzay üslerinden birinin enkazının yarattığı zincirleme reaksiyon yüzünden mekiklerini kaybediyorlar ve Dünya'yla iletişimlerini yitiriyorlar. Filmin en başında izleyicisine ilan ettiği gibi "Uzayda yaşam imkansız" ve Ryan ve Matt, evrenin insanı devamlı yok etmeye çalışan imkansız şartlarına rağmen hayatta kalmaya ve "ev"e dönmeye çalışıyorlar. 
Filmin, karakterlerin içinde bulundukları durumlar ve her adımda karşılarına çıkan imkansızlıklar düşünüldüğünde izleyicide tam bir terör yarattığı söylenebilir. Özel efektlerin CGI yapaylığından tamamen uzak oluşu, Dünya'nın hep astronotların görüş alanında oluşu, filmin realizmini iyice perçinleyen, insanı Star Trek filmlerinden birini izliyormuş hissinden tamamen uzaklaştıran ve çaresizliğinizi ve "küçüklüğünüzü" tokat gibi yüzünüze vuran unsurlar. Özellikle de filmin ilk yarısında Dr Stone'un uzay mekiğinden kopup sürüklendiği sahneler insanın kabuslarına girecek türden. Çünkü, Gravity'deki "korku" unsuru sadece ölüm korkusundan değil hiçlik içinde ölmekten, sınırsız boşluk içinde sonsuza dek sürüklenmekten, herhangi bir yere düşmeden düşmekten, yani bir nevi yer çekiminin yokluğundan besleniyor. Ve tüm bu çaresizliğe rağmen bir türlü ortadan kaybolmayan hayatta kalma güdüsünden. 
Filmin tüm bu terör içinde ana karakterine hayatta kalma motivasyonu vermemesi düşünülemez elbette. Ama tüm iyi filmlerde olduğu gibi Gravity bu motivasyonu da bir dezavantaja dönüştürmeyi başarıyor. Ryan Stone, çocuğunu yakın zamanda kaybetmiş, hayatta kalması için bir sebep olmadığını düşünen yalnız bir kadın. Mekikleri kullanılamaz hale geldiğinde ve Dünya'ya dönmesi imkansız gibi göründüğünde tüm güdülerinin tersini söylemesine rağmen sık sık vazgeçmeyi düşünüyor. Tüm bunlara rağmen ölmemeyi seçiyor, bunun için çok zor şartlar altında eşsiz bir korkuyla savaşarak ve büyük bir mücadele vererek galip geliyor. Bu açıdan bakıldığında Ryan Stone'un yeniden doğduğu da söylenebilir. Filmin sık sık altını çizdiği bu fikir, görsel imgelerde de sıkça destekleniyor. Ryan'ı çoğu kez mekiğin içinde cenin pozisyonunda görüyoruz ve Dünya'ya hayatın başlangıç noktası olan sudan çıkarak dönüyor, örneğin. 
Yarattığı gerilim, insanı başbaşa bıraktığı sorular ve gerçekten nefes kesici görselliğine rağmen Gravity'de "Ah keşke olmasaydı," dediğim bir mesele var ki, o da Amerikan filmlerinin olmazsa olmazı "kendini kutlama", yani bir tür övünme. Ryan'ın, Dünya'ya dönmek için elinden geleni yapmaya karar verdiği ve yaşamayı seçtiği andan itibaren başlayan ve bu övünmeyi içeren monologları, daha beş dakika önce intihar etme kararından vazgeçmiş bir kadının realitesinden çok uzak ve neredeyse bipolar denebilecek bir ruh hali değişimine işaret ediyor. Bu karar değişikliği daha kontrollü bir ruh hali değişimiyle çizilseydi film çok daha başarılı bir yaşam - ölüm, evren - insan dikatomisi yaratabilirdi. Bir de kameranın farklı ülkelere ait dini figürlerin mekikler içerisindeki resim ve biblolarına zoomlaması var ki, filmi açıkçası bence biraz ucuzlatıyor.
Benim kılı kırk yarmamı bir kenara bırakırsak gerçekten gişesini hak eden, iyi oyunculuklu ve efektli bir film Gravity. Özellikle Sandra Bullock, filmi tek başına taşıdığı ve tamamen hayali durumlarda yalnız başına böyle bir terörü böyle bir inandırıcılıkla çizdiği için gerçekten takdir edilesi. 2009'daki The Proposal'dan beri kariyerinin hem gişe hem de ödüller anlamında büyük bir ivme gösterdiği ve orta yaşlı kadın oyuncu sevmeyen Hollwood'da 49 yaşında çok aranır rollerin altından alnının akıyla çıktığı da unutulmamalı. 
Gravity, dün adayları açıklanan SAG (Ekran Oyuncuları Sendikası) Ödülleri ve bugün açıklanan Golden Globes'da En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Drama gibi dallarda aday gösterildi. Yani Bullock'a bir Oscar adaylığı daha geliyor diyebiliriz. Kazanabilir mi, orası apayrı bir konu ama son zamanlarda verdiği röportajlarda mümkün olduğunca az filmde yer almaya karar verdiğini söyleyen bir oyuncu için fena bir durumda sayılmaz, değil mi? :) 

1.12.13

Açlık Oyunları 2: Ateşi Yakalamak

Franchiseların, YA serilerinin popüler kültürü domine ettiği ve satış rekorları kırdığı günümüzde, söz konusu ürünlere karşı önyargılı olmamak elde değil. Malum her yerdeler, sayıları çok fazla ve ağırlıklı olarak yeni yetmelere hitap ediyorlar. Üstüne üstlük bir de öyle vıcık vıcık aşk hikayeleri içeriyorlar ki, sormayın gitsin. Suzanne Collins imzalı Hunger Games / Açlık Oyunları serisinden ilk haberdar olduğumda, açıkçası ben de buna benzer bir şey beklemiştim. Ancak Açlık Oyunları bundan çok daha  fazlası çıkarak beni hem iyi anlamda şaşırttı, hem de benim bu türdeki favorilerim arasına girdi. 
Bildiğiniz üzere seri, bugünlerde ikinci filmi Catching Fire / Ateşi Yakalamak'ın gişe rekorları kırması ile gündemde ve sevinerek söylüyorum ki, gerçekten de kırdığı rekorları hak edecek kadar iyi bir yapım ile karşı karşıyayız. 
Serinin ve filmlerin ana hikayesini özet geçmek istemiyorum, çünkü sanırım hem herkesin artık az da olsa ne hakkında olduklarına dair bir fikri var, hem de bu yazıyı olabildiğince spoilersız tutmak istiyorum. Francis Lawrence imzalı, Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Woody Harrelson, Sam Claflin, Jena Malone gibi isimlerin başrollerinde olduğu film de, bundan önceki filmde neler olduğunu hatırlatmadan ikinci kitabın başladığı yerden, yani oyunlardan birkaç ay sonra başlıyor. Durum kısaca şöyle:
Açlık Oyunları'nda Capitol'ü ters köşeye yatırarak galip gelen Katniss ve Peeta, yaşadıkları korkunç deneyime rağmen hayatlarına devam etmeye çalışmaktadır, ama Capitol peşlerini bir türlü bırakmaz. Her Açlık Oyunları kazananını olduğu gibi onları da, tüm districtleri gezip TV'de röportajlar verecekleri ve böylece Capitol'ün acımasız baskısını sağlamlaştırmaya çalışacakları bir "zafer" turu beklemektedir. Ancak, districtlerde Katniss ve Peeta'nın oyunlardaki başkaldırısını takiben direnişler başlamıştır. Capitol bu durumdan çok rahatsızdır ve Katniss ve Peeta'yı zor günler beklemektedir. 
Katniss'in yaşadığı baskı, korku ve travmayı, Jennifer Lawrence gerçekten insanı şaşkınlığa uğratacak kadar iyi canlandırıyor. Josh Hutcherson da Katniss'i kendini hiçe sayacak kadar çok seven Peeta Mellark rolünde yeterince inandırıcı. Ben ikili arasında pek inandırıcı bir romantizm tutturulduğunu düşünmesem de, filmin ana meselesi aşk olmadığından bu konunun bir sıkıntı yarattığını düşünmüyorum. Districtlerin yaşadığı baskı, zulüm, yokluk ve en sonunda başlattıkları başkaldırı da gerçekten çok iyi yansıtılmış. İzlediğinizin totaliter bir yapıya karşı başlatılan bir devrimin hikayesi olduğu, bunun da sadece zaferden değil, işkence, ölüm ve göz yaşından geçtiği , PG-13, yani 18 yaşından küçüklerin izleyebileceği bir film için o kadar iyi çizilmiş ki, Jennifer Lawrence'ın da performansı sayesinde çoğu sahnede tüylerim diken diken oldu.


Filmin kitabın yarattığı etki (ve de dehşete) bu kadar yaklaşabilmesi, açıkçası beklediğim bir şey değildi. İlk film Açlık Oyunları, ortalama üzeri ve iyi oyunculuklu bir filmdi sadece. Ateşi Yakalamak'ın ilk filmi bu kadar gölgede bırakmasının başlıca sebebi, bence yönetmen koltuğunda yaşadığı değişiklik ve bütçesindeki artış. Gary Ross ilk filmde ortaya fena bir iş çıkarmasa da, muhtemelen izleyiciyi hikayenin içine çekmek için seçtiği sallantılı kamera tekniğiyle filme ucuz bir korku filmi havası katmıştı. Ateşi Yakalamak'ta ise Francis Lawrence öncelikle bundan kurtulmuş. Film yine ilkinde olduğu gibi oldukça uzun, ama bu sefer senaryonun hızının çok iyi ayarlanmış olması sayesinde filmi izlerken vakit su gibi geçip gidiyor. Bunu da yine Gary Ross'un ilk filmin senaryo kredilerinde de yer almasına bağlamadan edemiyorum. Özel efektler, özellikle de oyunlarda ve Capitol'de, ilk filmdekinin gömlek gömlek üstünde ve Capitol terörünü insana iyice hissettiren cinsten. İkinci kitapta karşımıza çıkan serinin önemli karakterleri Finnick Odair ve Johanna Mason'ın, son derece yerinde bir seçimle Sam Claflin ve Jenna Malone'a gitmesi, yeni Game Keeper Plutarch rolünde Philip Seymour Hoffman gibi bir ismin olması da, Ateşi Yakalamak'ın ilk film Açlık Oyunları'na karşı avantajlarından. Açlık Oyunları, bu anlamda Amerika'nın Harry Potter franchise'ı gibi düşünülebilir, "ciddi" ve "ağır" hatta Oscar'lı oyuncuları kadrosunda barındıran bir YA franchise'ı olarak yani. 
Aslında film ve öyküsü üzerine, özellikle de polis baskısı meselesini bizim de toplum olarak yakından deneyimlediğimiz bugünlerde, söylenebilecek çok şey ve kurulabilecek çok paralellik var. Ancak spoilersız bir yazı yazma sözüme sadık kalmak adına, yazımı burada kesiyorum. Kısacası, "Şu YA serilerinden birine bir bakayım bakalım," diyenler için zaman ve paranızı hak eden sayılı yapımdan biri Açık Oyunları 2: Ateşi Yakalamak. Hayranları, hedef kitlesi için fazladan söylenebilecek bir şey yok, onlar zaten kesinlikle bir şekilde izleyecektir diye tahmin ediyorum. Bundan sonraki iki filmi sabırsızlıkla bekliyorum!

31.10.13

Şarkını Söylediğin Zaman: İnci Aral'dan Cinsiyetçilikle Klişe Arasında Bir Roman

Beğenmediğim şeyler üstüne Her Şey Aydınlandı'da yazmak çok adetim değil aslına bakarsanız. Bunun belli başlı birkaç nedeni var ama başında burayı olabildiğince pozitif tutmak istemem ve zaten beğenmediğim bir şeye daha fazla zaman ayırmak istememem geliyor. Ama bazen öyle şeylerle karşı karşıya kalıyorum ki, kültürel ürünlerin alıcı tarafında yer alan biri olarak üzerimde bazı şeylerin dillendirilmesine katkıda bulunma sorumluluğu hissediyorum. İnci Aral'ın 2011'de yayınlanan romanı Şarkını Söylediğin Zaman da ne yazık ki böyle bir ürün.

Bu sıkıcı bir girizgah biliyorum ama romanı tartışmaya başlamadan önce ona ulaşma sürecimi de yazacaklarımı daha iyi bir bağlama oturtacağını düşündüğümden özetlemek istiyorum. İnci Aral, Şarkını Söylediğin Zaman öncesinde lisedeyken okuğum Mor isimli romanı hariç aşina olduğum bir isim değildi. Lisenin de üzerinden epey bir zaman geçtiğinden kendisine ait, yazımına ait herhangi bir fikrim yoktu. Sadece çok okunduğunu biliyordum, o kadar. Şarkını Söylediğin Zaman'ı yayınlandığı dönem metroda, dolmuşta çok sayıda kadının elinde görünce keşfettim ve bunun üzerine merakla satın aldım. Çok kitap alan, okuma hızı alma hızına yetişmeyen ve içinde bulunduğu hissiyata göre okuyacağı kitabı seçen bir okur olduğumdan da geçtiğimiz iki sene boyunca elim kitaba uzanmadı. Geçtiğimiz hafta günümün büyük bir bölümünü toplu taşıma araçlarında geçireceğim bir gün yolda okuyacak kitap ararken Şarkını Söylediğin Zaman'ı hatırladım ve okumaya başladım.

Bu aşamada romanı olay örgüsünü öğrenmeden okumak isteyenleri uyarayım: Yazımın bundan sonrası bolca spoiler içeriyor! 
Şarkını Söylediğin Zaman 50li yaşlardaki Cihan ile 30larına yeni yaklaşan Ayşe'nin aşk hikayesini anlatıyor. 80 darbesi öncesinin çalkantılı siyasi olayları sırasında üniversite okumuş ve o dönemin şanssız bir çok parlak genci gibi hayatının önemli bir dönemi bu olaylardan etkilenmiş olan Cihan, yüksek öğrenimi için yurtdışına gitmiş, uzunca yıllar orada kalmış ve yurda yine bir üniversite bağlantısıyla dönüş yapmıştır. Eski dostlarla görüştüğü bir akşam yemeğinde kendisinden epey genç olan Ayşe ile tanışır. Bir yandan ülkeye dönüşün bir sonucu olarak üniversite döneminde yaşadığı karşılıksız aşkı Deniz'in hatıraları ile yeniden yüzleşir, bir yandan da Ayşe'nin cesur ilan-ı aşk'ı ile kendini hiç beklemediği anda yeni bir aşka yelken açmışken bulur. Ancak Ayşe ile tanışır tanışmaz yaşadığı o "tanıdık" hissin tek sebebi sadece ülkeye dönüşün getirdiği bir his değildir, Ayşe aslında Deniz'in kızıdır! Cihan ve Ayşe genç yaşta ölen Deniz'in hatırasıyla ayrı ayrı hesaplaştıktan sonra her şeye rağmen birlikte olmaya karar verirler. 


Bu Türk filminden hallice olay örgüsü, ne yazık ki Şarkını Söylediğin Zaman'ın tek falsosu değil. Deniz'in bir kızı olduğunu öğrendiğiniz andan itibaren o kızın Ayşe olduğunu zaten anlıyorsunuz. Beni en çok korkutan Cihan'ın Ayşe'nin gerçek babası çıkması olasılığıydı ki, neyse ki yazar bizi o felakete maruz bırakmamış. Gerçi ortaya çıkan durum yerine o olasılığı tercih edip etmeyeceğimden açıkçası çok emin olamıyorum, niye derseniz:
Roman, öncelikle arka kapağında ve çeşitli yayın organlarında karşınıza çıkan özetlerinde iddia ettiği gibi Cihan ve Deniz'in değil, aslında ağırlıklı olarak Cihan'ın hikayesini anlatıyor. Ayşe'nin hikayesi de ön planda elbet ama yazarın aslen Cihan'ın öyküsünü anlatmayı tercih ettiği çok belli. Deniz, romanda Cihan'ın öyküsüne hizmet ettiği ölçüde, kafası karışık, Cihan'dan ne istediği belirsiz, kayıp bir karakter olarak var. "Kırmızı Defter" bölümünde ölmeden önce sakladığı bir deftere yazdığı anılarında, karşımıza babaerkil bir ailede annesinin ezilmesine, aldatılmasına göz yumarak büyümüş, kendine biçilen anne, ev kadını, eş rollerinden kaçmak için ne yapacağını şaşırmış bir halde çıkıyor. Cihan'ın aşkına aslında o da ona aşık olmasına rağmen neden karşılık vermediği çok belli değil. Demin bahsettiğim rollere ait olamadığı için kimlik bunalımı yaşayıp evlenip boşandıktan sonra bile evde baba baskısı görüyor, ama biz "Cihan'a neden yüz vermedi. Ona ne dengesiz davrandı," gibi kaygıları önemsemeye zorlanıyoruz. Deniz, 26 yaşında evlenip boşanmış 1 çocuk annesi, darbe sonrası hapishanede yatmış bir kadın olarak hala "Babam ne der?" kaygısıyla, onun namus ve ahlak anlayışına cevap vermek zorunda kalarak yaşıyor. Hapishanede tecavüze uğramış, işkence görmüş. Sığındığı adamlar tarafından ya yüzüstü bırakılmış, ya da o adamlar öldürülmüş. Tüm bunları anlattığı defter, kendi kızı tarafından okunduktan sonra sırf Cihan'la başladıkları ilişkinin önünü kesmesin diye paramparça edilip çöpe atılıyor.



Ayşe ile Deniz'in arasındaki ilişki elbette çok sorunlu ve zayıf bir ilişki, dolayısıyla Ayşe'nin annesine öfkesi çok anlaşılır. Ancak yazarın Deniz'e karşı tutumu ne yazık ki anlaşılır, hatta inanılır gibi değil. Cihan da Ayşe de aralarındaki Deniz bağını çok kolay görmezden gelip aşklarına gönül rahatlığıyla devam edebiliyorlar. Ne Ayşe annesinin seviştiği, küçükken "Cihan Abi," dediği bir adamla birlikte olmaktan rahatsız, ne de Cihan.. Ayşe, Cihan'a yazar tarafından aralarındaki yaş farkına, Deniz'in kızı olmasına, Cihan'ın küçükken oyuncak aldığı bir çocuk olmasına rağmen, Deniz'in hayatı pahasına resmen bir tepsi üzerinde sunuluyor. Siz de okuduğunuz şey adeta bir ensest hikayesiymiş gibi bir mide bulantısıyla başbaşa kalıyorsunuz. Deniz'in intihar etmeden önceki son satırlarından biri: "Cihan, kızıma sahip çık sevgilim." 
Ayşe, annesinin eski sevgilisini, hatta ona aşık olarak öldüğü adamı, romanın son sayfalarında tıpkı çocukluğunda olduğu gibi "Cihan Abi" diyerek karşılıyor. Ve biz de bunda bir romantizm yakalamaya, Cihan Ayşe'ye "Büyümeni bekliyordum," derken duygulanmaya, hatta ağlamaya davet ediliyoruz. 
Ben, yazdıklarımdan da çıkarabileceğiniz gibi Deniz'in (ve hatta Ayşe'nin) Cihan'a kurban edilmesine, kalan tek hatırasının bile paramparça edilmesine, tüm sıkıntılarının "ne istediğini bilmeme"ye indirgenmesine, kendini açıkça gösteren psikolojik sıkıntılarının üzerine hiç gidilmemesine, çok ÇOK sinirlendim. Özellikle de tüm bu seçimleri yapanın, böyle bir hikayeyle iki kadını bir erkek aşkının geçmişleri değersiz objeleri olarak kurgulayanın, bir kadın yazar olduğunu bilmek, beni hem edebiyatımızın hem de bu toplumun cinsiyet algısının edebiyata yansımasının geleceği adına çok mutsuz etti. "Keşke okumasaydım," çok demem, genelde hiç olmasa merakımı tatmin ettiğime sevinirim en azından ama, keşke Şarkını Söylediğin Zaman'ı okumasaydım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...