25.4.13

Alacakaranlık Serisinin Yaratıcısından Yeni Bir Film Uyarlaması: The Host / Göçebe

Hoşumuza gitsin gitmesin Stephenie Meyer'ın yakın dönem popüler kültüründeki etkisi aşikar. Alacakaranlık serisi, hem kitap satışları hem de film adaptasyonlarının getirdiği gişe başarısıyla sadece Meyer'ı zengin etmekle kalmadı, başımıza bir de Grinin Elli Tonu isimli fanfiction'dan bozma bir seriyi daha peyda etti. Şimdi bir başka büyük Hollywood stüdyosu o seriyi filme uyarlayıp Meyer'ın yarattığı pastadan payını almaya çalışadursun, bir yandan da her gün "Christian Grey'i kim oynayacak?" tartışmalarına bir yenisi daha ekleniyor. Tüm bunlar olurken Meyer da boş duruyor sanılmasın, Twilight filmleri ile sıfatlarına bir de prodüktörü ekleyen Meyer, kendi yazmadığı kitap uyarlamalarının da prodüksüyonuna el altmış durumda. Twilight serisi dışında tek kitabı olan The Host, bizdeki adıyla Göçebe de yakın zamanda yine kendisinin prodüktörlüğünde gösterime girdi. 
Şu yazımda buraya yazdığım yazıları güncel tutamadığımdan yakınmıştım biliyorsunuz. Sanırım yine Meyer'in popülerliğinden olacak, Göçebe internete biraz erken düştü ve bizde de gösterimdeyken izleyebildim. Yoksa bu sefer merakım bile beni filmi sinemada izlemeye itemezdi sanırım, çünkü itiraf edeyim download linkini görene kadar film aklımın ucundan bile geçmemişti. 
Twilight serisini okumuş, ilk ve üçüncü filmlerini de beğenmiş, oyuncularının kariyerlerini (özellikle de Kristen Stewart ve Robert Pattinson'ın) merakla gözlemleyen biri olarak The Host'u birkaç sene önce okumayı denemiştim. Her ne kadar konsept olarak çok yaratıcı bir fikirden yola çıkılmış gibi görünse de Alacakaranlık serisine de hakim olan gereğinden fazla ayrıntılı tasvirler ve aşk obsesyonu beni yıldırmış, ana karakter Wanda'nın sesinin Bella Swan'a yakınlığı rahatsız etmişti. Dolayısıyla filmi hikaye hakkında az çok bilgi sahibi olarak izlemeye başladığımı söyleyebilirim. 



Filmin konusunu özetlemek gerekirse.. İnsanoğlunun fazla şiddet eğilimli olduğunu düşünen pasif ve barışçıl bir parazit uzaylı ırkı dünyayı ele geçirmiştir. Bu ırk insanların vücutlarına yerleştirilerek yaşayan ölümsüz "ruh"lardan oluşmaktadır. Bu ruhlardan biri olan Wanderer, kısaca Wanda, uzaylılar tarafından ele geçirilmek yerine intihar etmeyi seçen Melanie Stryder'ın vücuduna yerleştirilir. Ancak Melanie, Wanda'nın bilincine tamamen yerleşmesine izin vermez, anılarının bir kısmını ondan saklar ve zaman zaman hareketlerini kontrol etmeye başlar. Bu durum, Melanie'nin de dahil olduğu isyankar son insan grubunun da ele geçirilmesini sağlamaya çalışan Seeker'ı (Diane Kruger) rahatsız eder. Bu arada Wanda, Melanie'nin anıları ve kafasındaki sesi sayesinde onun kardeşi Jamie ve sevgisi Jared'i sevmeye başlamıştır ve onlara ulaşma umuduyla çöldeki barınaklarını bulmak için yola çıkar. Melanie'nin amcası Jeb tarafından çölde yarı ölü halde bulunup barınaklara getirildiğinde Melanie'yi ele geçirilmeden önce tanıyan kitle tarafından büyük bir nefretle karşılanır. Ancak Melanie'nin onun içinde hala yaşamaya devam ettiğini anladıklarında ve Wanda'nın iyiliği ve saflığını gördüklerinde her şey değişir ve iyice karmaşık bir hal alır. Wanda'nın yardımıyla hayatları kurtulan, yiyecek bulan ve sonunda dünyayı parazit uzaylılardan arındıran insanlar, Wanda ve Melanie arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. 
Kulağa son derece orijinal ama bir yandan da garip ve film formatında işlenmesi zor gelen bu hikaye, Stephenie Meyer'in aşk üçgeni takıntısıyla olduğundan daha da garip bir hal alıyor. Melanie ve Wanda arasındaki tek vücut içinde gerçekleşen iletişim, filmde ana karakterimizi neredeyse bir şizofren olarak çizer ve istemdışı bir komedi unsuruna dönüştürürken, Melanie'nin Jared ile olan ilişkisi üzerine bir de barınaklarda yaşayan insanlardan Ian ile Wanda arasında başlayan ilişki işin içine dahil olunca işleri iyice karıştırıyor. Aynı vücutta iki bilinç / ruh, bunlara ayrı ayrı aşık olduğunu iddia eden iki adam.. Bu aşklar üzerinden paylaşılan tek bir vücut. Kulağa neredeyse hastalıklı geliyor değil mi? Bunlar hikayenin kendisinde olan (ve de altı çizilmesi gereken bir ruh beden ayrımını içeren) problemler. Uyarlamadaki sıkıntılara geri dönersek..


Öncelikle film 2 saati aşkın bir film olmasına rağmen Melanie ve Jared arasındaki ilişki izleyiciyi bu çiftin hikayesini önemsemeye itecek kadar derinlikli değil. Kitaptan hatırladığım kadarıyla Wanda Melanie'nin anıları sayesinde Jared ile olan ilişkileri hakkında bilgi sahibi oluyor ve bu ilişkiye çok daha fazla yer ayrılıyor, Melanie'nin Wanda'nın bilincine yenik düşmemesinde ve bu anlamda özel olmasında bu ilişki büyük bir rol oynuyordu. Ancak filmde bu ilişkinin geçmişi yine istemdışı komik bir durum yaratan birkaç yağmur altında öpüşme,  ateş başında öpüşme sahnesinden ibaret. Wanda ve Ian arasındaki ilişkinin gelişim zamanlaması ise çok daha iyi ayarlanmış ve başarılı. Ancak bu ikilide de, Ian'ın hislerinin Melanie'ye mi yoksa Wanda'ya mı yönelik olduğunu açıkçası Stephenie Meyer'in vıcık romantizminden nasibini almamış bir izleyici olarak ben çok sorguladım. Belki uzaylı bir ruha aşık olmak mümkün olan bir şeydir ve problem bendedir, bilemeyeceğim :)) Bu, bu konu filmde sorgulanmıyor diye düşünmeye itmesin sizi, aksine Wanda ve Ian arasında sıkça konuşuluyor. Yine de ben bu konuşmaların içeriklerini gerçekçi bulamadım ne yazık ki. Yine bu konuyla bağlantılı olan bir sıkıntı da filmin sonlarına doğru kendini gösteren "Melanie mi Wanda mı?" sorusu. Wanda, Jeb ve diğerlerine parazit ruhları ve işgal ettikleri bedenleri öldürmeden birbirlerinden nasıl ayıracaklarını gösterdikten sonra başka bir vücut bulmak için Dünya'dan ayrılacağını açıklıyor. İnsanlar onu çok sevdikleri için bu kararına karşı çıkıyorlar, karşı çıkanlar arasında Melanie'nin kendisi de var. Ian'ın karşı çıkması yine bir derece anlaşılabilirken bu duruma herkesin (Jamie, Jared de dahil) bu kadar karşı çıkması açıkçası bana "Buradaki hastalıklı durumun farkında olan sadece ben miyim?" sorusunu sordurttu. Bu konu kitapta nasıl işleniyor bilmiyorum ama, böylesine bir kendini feda etme, sırf "ruhu" temiz diye vücudunu ele geçirmiş bir uzaylıyı kendinden önemli görme durumunun nasıl "inandırıcı" varsayıldığını ben açıkçası anlamlandırabilmiş değilim. Ian'ın ruhlardan birini avucuna alıp gülümsediği sahne bile (ruhların görünümü hikayenin romantizmi bozulmasın diye gizemli ve mistik bir hale getirilmeye çalışmış ama komik görünmenin ötesine geçememiş bence) bana bu bölümler kadar "Pes!" dedirtmedi açıkçası. 


Saydığım Stephenie Meyer kaynaklı sıkıntıların dışında filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Hangi stüdyo tarafından çekildiğini araştırmadım ama Summit'in Twilight filmlerine hakim olan ucuzluğun bu filmde bulunmadığını söyleyebilirim. Özel efektler kesinlikle Twilight prodüksiyonlarının gömlek gömlek üstünde. Ana karakterleri oluşturan üçlü de yine Twilight serisi ile karşılaştırıldığında son derece başarılı performanslar sergiliyorlar. Burada Oscar adayı Saoirse Ronan'ın Wanda/Melanie ikilisini, Diane Kruger'ın ise Seeker'ı canlandırmasının ve senaryonun ve yönetmenliğin Oscar adayı Andrew Niccol tarafından üstlenilmesinin büyük bir rolü var elbette. Stephenie Meyer, best-seller listelerinden inmeyen bu tek romanı da üçlemeye dönüştürmek istediğinden bahsetmiş, ancak kitabın akıbeti ne olursa olsun film uyarlamasının devamının geleceği pek parlak görünmüyor. IMDB'deki verilere göre Göçebe bütçesini bile karşılayamamış durumda ve uluslararası pazardaki durumu da pek parlak değil. Eğer DVD satışlarında beklenmedik bir patlama yaşanmazsa bir başka Göçebe filmi görmeyeceğimiz şimdilik garanti gibi. 

Follow on Bloglovin

No comments:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...